10 Ocak 2022 Pazartesi

ÜSTAD NECİP FAZIL VE BÜYÜK DOĞU İDRAKİ...

 

Yahya DÜZENLİ


Osmanlı’nın her alanda kemal devri olan Kanuni’den sonra kendi köklerinden ilk büyük kopuşun habercisi Tanzimat Dönemi aydınlarının, batı dünyasının fikrî müktesebat ve teknolojik keşifleri karşısında gözleri kamaştı. Arayışlarına çare olarak Batıya açılan kapılardan sızan tortular, “ne Doğulu kalabilmiş, ne de Batılı da olabilmiş” bir mecrada şaşkınca sayıklamalar, ezilmişlik, hayranlık ve her alanda geri çekilmenin zeminini oluşturdu.

 

Bu zemin giderek yaygınlaştı ve müthiş bir aydın yabancılaşması rüzgârıyla zihinlerin kavrulmasına yol açtı.

 

Tanzimat’ın açtığı yabancılaşmayı takiben Cumhuriyet’le birlikte kurulan yeni rejim, köklerle büsbütün irtibatı kesme cinnetiyle tarih ve toplumsal dokumuzla olan irfan ve idrak yollarını tıkadı, imha etme yoluna gitti.

 

Bu hâlin sorgulamadan kabullenilmesine Osmanlı münevverlerinden az da olsa eleştiri getirenler ve feryat edenler olsa da Tanzimat ve Cumhuriyet iklimi eskiye ait, tarihî hafızayı harekete geçiren, kök telakkiye dair ne varsa reddederek müthiş bir şuur katliamının girişti. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle… ruh planında helâk edici”[1] bir çığır açıldı.

 

Tanzimat’tan (1839) tam yüz yıl sonra, 1939 yılında 35 yaşında, tezatsız bir bütün halinde oluşmaya başlayan fakat henüz fikrî tezahür zemini olarak yeni yeni tebarüz eden Büyük Doğu’nun ilk ayak seslerini Üstad Necip Fazıl, manifesto niteliğindeki bir yazısıyla ilk defa, coğrafî sınırları aşan bir idrakle şöyle özetler:

 

“Asyacı olmak da ne demek mi?

 

Bu, kitaplık mikyasta bir koca dava! Fakat ben bu davayı bir iki basit cümle çerçevesi içinde özleştirmekten korkmayacağım.

 

Benim kafamda Asyacılık, eski Yunan’dan beri seyrini, istihalelerini bildiğimiz Avrupa medeniyeti dışında ve ona rakip ayrı bir medeniyet tasavvurudur. Bütün peygamberlere ve ruhî fenomenlere yataklık eden büyük Asya, şenliği tükenmiş mazisiyle olduğu kadar, onu zenginliklere boğacak şahsiyetli ibdaların davet edeceği istikbaliyle de ayrı ve tam bir varlıktır….”[2]

 

Daha sonra 1943’te başlayan Büyük Doğu ile “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!”[3] diye haykırarak “neyin yok edildiğine” ve “neye ihtiyaç olduğuna” dair tezatsız, sistematik bir fikrî örgü halinde İdeolocya Örgüsünü inşa eder. Üstad, “Büyük Doğu”isminin ötesinde delalet ettiği mana ve muhtevayı hayatı boyunca misyon haline getirir. İdeolocya Örgüsü tezatsız bir bütün halinde yayınlandığında Üstad’ın önsözündeki ifadesi bütün bir hayat, manâ ve gayesini açıklamaktadır:  “Bu eser, benim bütün varlığım, vücut hikmetim, her şeyim… Ben, arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunmasa gibi, bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikâyeleri de, ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım ‘müştemilât’tan aşka bir şey değil..”[4]

 

Üstad Necip Fazıl’ın fiilen 1943’te başlayan ve 1983’te vefatına kadar devam eden 40 yıllık toplumsal mücadelesinin “tez” olarak ifadesi olan İdeolocya Örgüsü ve etrafındaki örgüleştirici eserleriyle “…Kendi kendine hiçbir istiklali olmayan ve temel gayenin, aslından nokta feda etmeksizin yeni zaman ve mekana tatbikinden ibaret olan Büyük Doğu İdeolocyası…..”[5] “işlerin de en değerli ve pahalısı..”[6] misyonuyla temellendirir.

 

Üstad, “Büyük Doğu” olarak hayatını adadığı büyük dava ve mücadelesini kendi ifadeleriyle bir cümle ile “… İslam davasını (ideolojik) çapta ve eksiksiz bir (sentez) plânında dünün ve bugünün dünyalarına tatbiki ve Doğu-Batı arası mahsup sırlarını çözme ehliyetinde ‘Büyük Doğu’ mektebini bu ölçüye göre kıymetlendiriniz ve başka davranışlarla kıyaslayınız!” der.

 

Büyük Doğu’nun içeriye ve dışarıya doğru kuşatıcılığına dair de devamla şunları söyler: “İşte böyle başlayan ve asırlardır İslam âleminin muhtaç bulunup da hiçbir yerinde en küçük kıpırdanışına şahit olunamayan büyük hamle; küfrü kendi diyalektiği içinde yıkma ve İslâmı pazarlıksız ve muvazaasız olanca saffet ve asliyetiyle bina etme hamlesi, günümüzde, hedefi, yolu, usulü ve esası bile güme getirici ve telif haklarını karartıcı bir karışıklığa düşmüş ve işte bu hazin manzara, dâvayı zıt cepheye karşı değil de kendi öz cephesi içinde hizaya davet etme zarureti doğmuştur.”

 

Üstad, bir röportajında kendisine sorulan soruya, kendi misyonunu ifade ederek ”Bütün dünya bu davayı tezatsız bir örgü halinde dokuyacak olan fikirci sanatkârı bekliyor….”cevabını vererek ancak şair[7] ve sanatkâr kimliğiyle inşa edilebilecek olan bu diyalektik örgüyü fikrî ve fiili mücadelesinin her yönünde aksettirir.

 

‘Medeniyet Tasavvuru’ literatürümüze ilk defa Üstadla girdi…

 

Tanzimat’tan 100 yıl sonra ilk defa Üstad Necip Fazıl, “neyin yok edildiği?”nin ve neye sahip olunması gerektiğinin ifadesi olarak ilk defa “Medeniyet Tasavvuru” kavramını kullanır. Henüz Osmanlı’nın tarihten çekilip dar bir coğrafyaya adeta hapsedildiği edildiği, yeni rejimin banilerince köklerinin kurutulmaya çalışıldığı 1930’lu yıllarda “Avrupalı Olmamak Şerefi” başlıklı manifesto niteliğindeki yazısıyla, ilk defa “Medeniyet Tasavvuru”ndan bahseder.[8]

 

Şu hususa da işaret etmek yerinde olur: Yüzyılımızdaki modern İslamcı Hareketler, İslam’ın bütün bir tecelli olarak meseleyi kendilerinden başlatan bir pratik olarak algılarlar. Oysa ki Üstad, halka halka geriye giderek, İdeolocya Örgüsünde vurguladığı gibi “Bu ruh ve sistem ve ismin, bağlı olduğu iman mihrakına göre hiçbir istiklali yoktur; ve bu ruh, sistem ve isim, ancak başbuğ imanın her iradesini yeni insan ve yeni dünya üzerinde zerre zerre nakşedici köle bir emir subayından ibarettir..”[9] hükmüyle Büyük Doğu’yu çerçeveler.

 

“Büyük Doğu İdeali”ne dair sorulan bir soruya verdiği cevapta; “Büyük Doğu ideali, tek zerresini feda etmeksizin İslâma yol açmanın sistemidir. Ve bu sistem ‘metbu’, yani tâbi olunan bir nizam değil, tâbi olan, kendi özüyle hiçbir istiklali olmayan; herşeyi, bu cihanda ne varsa hepsini İslâmda bulan, toplayan, gösteren ve asrın meselelerine tatbik eden bir dünya görüşü…Bu bakımdan İslâma köleliğine rağmen, ‘metbu’luk iddiasındaki hiçbir sistemle kıyaslanmaya razı olmayacak bir ideolocya manzumesi… O kadar yeni ve üstün… ‘Yeni’nin ezel kadar eski olması ve zamanı ezelden ebede kadar kuşatması, birleştirmesi, ölçüsüyle yeni ve üstün…”[10] olarak Büyük Doğu’yu tanımlar.

 

Bu manada, Büyük Doğu İdeolocyası’na gerek kavram gerekse de muhteva (muhteva olarak bugüne kadar ciddi ve tutarlı hiçbir eleştiri getirilememiştir.) yapılan eleştiriler, köksüz ve idraksizlikle malûldür. Büyük Doğu İdeolocyası, Üstadın kurduğu örgü, zamanımızdaki bütün modernist kavram, kurum ve tasarımların karşısındadır.

 

İslam dünyası ve Necip Fazıl’ın memuriyet ve mes’uliyetini anlamak…

 

Özellikle günümüzün Müslüman entelektüellerinin Üstad Necip Fazıl’a bakıştaki yanılgıları veya göremedikleri temel mesele; 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında İslâm dünyasında yaşanan siyasi hadiseler ve gelişmeler, yeniden varoluşlarına ilişkin İslâmi arayışların ekseninde temel belirleyici olmuştur. Sömürgeleştirilen Ortadoğu, Osmanlı sonrası “ulema” eksenli arayışları “sömürgeleştirilmiş ülke uleması” konseptinin dışına çıkamamıştır. Bu yıllarda öne çıkan hareketler bütünüyle bir “tecdit-yenileme” arayışları değil, “reformist” arayışlardır.

 

İslâmî birikiminin yeni dünya şartlarında, bütünlüğü korunarak “yorumlanması” yerine, sömürgeci zihniyetin etkisinde eklektik-reformist bir çizgi benimsenmiştir. Bu “akım”ın önemli temsilcileri; Muhammet Abduh, Cemalettin Efgani, Reşit Rıza, vs. gibi isimlerdir. Daha sonra Seyyid Kutup, Mevdudî ve en son Fazlurrahman’la devam eden, asla İslâm coğrafyasında doğru bir karşılık bulamayan ve bulamayacak olan, kendi dar, sığ, tarihî tecrübeyi doğru okuyamayan ve ‘sığınmacı’ şablonlara mahkûm, ideolojik plana çıkmaktan çok, psikoloji olarak varlığını devam ettirmek isteyen reformcu bir anlayışa saplanmışlardır.

 

Ortadoğu kaynaklı, Pakistan sıçramalı bu reformist arayışların en üst algı ve anlayış seviyesi, o dönemin çalkantılı şartlarında bile Osmanlı ulema ve aydınlarının idrak düzeylerine, entelektüel seviyelerine ulaşamamıştır. Örnek olarak Ahmet Cevdet Paşa ve Sait Halim Paşa’yı göstermek yeter.

 

Şu gerçeğin altını özellikle çizmek gerekiyor: Osmanlı sonrası İslâm dünyasında Abduh, Afgani, Reşit Rıza, vs. gibi reformcu isimlerin bu dönemde ortaya çıkış şartlarını belirleyen; sömürge zihniyetidir. Yâni Orta doğu’daki İslâmi varoluş çabalarının kaynağı da büyük ölçüde İngiliz ve Batı sömürge zihniyetinin dinamikleridir. İslâm dünyasında “tedavüle sunulan” İslâm algısı sömürgeci zihniyet tarafından “reformist karakterli” düşünceler ışığında yaygınlaştırılmaya çalışılmış, bizzat batılılar tarafından servis edilmiştir. Türkiye’de çok fazla etkilerinin olamayışında imparatorluk mirası, medeniyet arka planı, Osmanlı İslâmî düşünce geleneğinin sürekliliği Ortadoğu menşeli “İslam algı”larına itibar ettirmemiştir. Üstad Necip Fazıl’ın mücadelesi ve eserleri de bu yayılmayı önlemede önemli bir set oluşturmuştur.

 

Tarihî derinliği olmayan bu reformist karakterli düşünceler, hareketler, bütünüyle bir “dönüştürücü” mahiyetten uzaktır. Özgün’ bir nitelikleri yoktur. Hatta böyle bir ihtiyacın farkında bile değillerdir.  

 

Oysa ki; Osmanlı-Anadolu coğrafyasının bütün zaman dilimlerinde özgün nitelikli bir potansiyeli, muhtevası, bunun ortaya konulduğu zeminler vardır. Ancak bunları görebilecek, anlayabilecek düşünce parametrelerinin söz konusu reformist zihniyette olmayışı; “kendi idraklerinden ibaret” bir algıya saplanmalarına da sebep de olmuştur.

 

İslâm dünyasında özgün nitelikli, dönüştürücü, tutarlı bir bütünlükte yeni bir “dünya görüşü” oluşturma “ihtiyacı”nı görememe, anlayamama giderek bugünlere kadar gelmiş ve bugün bile bu anlayış yüzyıl öncesindeki reformist şablonların egemen olduğu “seviye”dedir.

 

Bu noktada, içeriden birisi olan Cezayir eski Devlet Başkanı Ahmet Bin Bella, Ortadoğu’daki İslami düşünce ve hareketlere ilişkin şu önemli eleştirileri getiriyor:

 

 “..Onların mükemmel bir ideolojilerinin bulunmaması ve herhangi bir programlarının olamayışı gibi olumsuz yönlerinin çok önemli rolü vardır. Onların İslamiyet ve Müslümanlığın durumu, hakkında herhangi bir analiz veya düşünceleri yoktur. Onlar mevcut dünya düzeni hakkında veya bu düzenin hedefleri, gayeleri, karakteri ya da bize yaptığı etkileri, yahut bünyesi hakkında herhangi bir düşünceye de sahip değildirler. Sonra, tabii olarak bu düzenden kurtulmak için onların uyulması gereken herhangi bir düşünce modelleri de yoktur. Bu saydıklarımızdan hiçbir şeyi onların yaptığını görmüyorum…”[11]

 

Ahmet Bin Bellâ, devam ediyor: “Mutlaka medeniyetimizle ilgili bir sistem ortaya koymalıyız. Bu sistem için siyasi bir yorum bulmamız gerekmektedir… Farklılık ancak burada veya şurada tatbik edilmesi sırasında ortaya çıkacak veriler açısından olmalıdır… Selefiyye’nin herhangi bir kolunun bu konularla ilgilendiğini maalesef göremiyorum…”[12]

 

Bütün İslâm dünyası yazar, düşünür, edebiyatçı, bilim adamı, vs.leri içerisinde sadece Ahmed Bin Bellâ bu temel ve en önemli ihtiyaca vurgu yapmış ve bir “medeniyet tasavvuru” ortaya konulmadan ortaya çıkacak bütün düşünce hareketlerinin köksüz ve ruhsuz  kalacağı”nı ifade etmiştir. Bellâ’nın bu önemli tespitlerinin altını çizerek, bu temel ihtiyaca sadece Üstad Necip Fazıl cevap verebilmiştir. 

 

1943 ile 1983 yılları arasında başta Büyük Doğu dergisi olmak üzere yüzün üzerinde eseriyle tarihî temeller üzerinde orijinal bir yorumla, dönüştürücü “yeni bir dünya tasavvuru”nu ortaya koyan Üstad Necip Fazıl’ın Ortadoğu ve diğer İslâm dünyası aydınları tarafından görülememesinin, farkedilememesini sebebi; onların güdümledikleri istikamette bir İslâm anlayışına kapı aralamamasıydı.

 

60’lı, 70’li yıllarda baskın bir şekilde yayın hayatımıza sokulan Orta Doğu ve Pakistan Kaynaklı tercüme hareketlerinin de aynı “sömürge aydını” mantığıyla yayın piyasamıza sokulduğunu söylemek abartılı olmaz sanıyorum.

 

Bu manada Üstad Necip Fazıl’ın görülmemesinin bir diğer sebebi de Üstad’ın 1940’lı yıllardan itibaren ortaya koyduklarının bloklanmasını da hem “sömürge aydınları”nın hem de ülkemizde “Müslüman aydın” geçinen yerli reformist işbirlikçilerin el ele vermelerine bağlayabiliriz.

 

İslamı Yenilemek: İdeolocya Örgüsü..

 

Necip Fazıl’ın Orta Doğu ve ülkemizdeki reformist Müslüman aydınlarca görülemeyen, anlaşılamayan “fikir adamı” fonksiyonu burada ortaya çıkıyor. Necip Fazıl; Osmanlı sonrası artık devlet ve toplum plânında tefessüh eden, ortadan kaldırılan İslâm’ın bütün bir tasavvur halinde yani medeniyet projesi olarak yeni zaman ve mekân şartlarında nasıl olacağı? temel sorusunun cevabını İdeolocya Örgüsü’yle vermiştir. Bunu da Büyük Doğu olarak isimlendirmiştir. Büyük Doğu; kendi ifadesiyle “Gelmiş ve gelecek zaman boyunca bütün eşya ve hadiseler zeminini avlamaya memur bir fikir ağı… Bu ruh, sistem ve ismin, bağlı olduğu iman mihrakına göre hiçbir istiklâli yoktur. Olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi.. Ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti 21. asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi…”[13] İşte Üstad’ın bahsettiğim “tecdid”i (yenileme) bu cümlede bulabiliriz. Biz O’nun yaptığı işin ve sadece ülkemiz için değil, bütün İslâm âlemi ve insanlık için ihtiyaç olan tecdid-yenilemenin ne olduğunu, ne olması gerektiğini O’nun İdeolocya Örgüsüyle anlayabiliyoruz.

 

İdeolocya Örgüsü’ne ek olarak yazdığı “İslamı Yenilemek” başlıklı yazısı da “sömürge aydını” ve reformist Müslüman aydınların anlamakta zorlandığı beyanname niteliğindedir:  “İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir. Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek… Güneş yenilenmez. Göz yenilenir. İslam, başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi… Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik…… Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir…”[14]

 

Bunu yâni idelocya ve yenilenme ihtiyacını, model arayışını Mütefekkir ihtiyacını, vs. vs. anlayabilenler ancak Üstadın İdeolocyasını anlayabilir. Gene O’nun tabiriyle “Yekpare bir inanış, görüş ve ölçülendiriş manzumesi”[15]nin ne olduğunu bilen  “Derin ve Gerçek mü’min”ler anlayabilir.

 

Müslüman düşünce adamlarının bir türlü görmek istemediği “Necip Fazıl gerçeği”ni görebilen ABD’li bir akademisyen şöyle diyor: “1940’lar ve 1950’lerde Necip Fazıl, İslâm’ı BÜYÜK DOĞU olarak bilinen bütüncül bir ideoloji olarak yapılandıran ilk Türk Müslüman aydınıydı. İslâm’ın ideolojileşmesi süreci, Kemalist batılılaşma projesine ‘muhalif’ olarak gerçekleştirildi. Necip Fazıl, kitaplarıyla, kendisinin ve toplumun, daha derin bir ben ve İslamî bilişsel anlam ve eylem haritasının arayışına ışık tuttu. Kuşağının derin varoluşsal acılarına yol açan ‘ortak aslî bir dil’ ve ‘hissiyat eksikliği’yle uğraştı…” [16]Bu ifadeler üstad’ın temel fonksiyonuyla ilgili önemli yorumlardır.

 

Gene Prof. Dr. Şerif Mardin Üstad’ı konu edindiği bir eserinde şunları söyler: “Türkiye’de 1940’larda, en başarılı modern Türk şairlerinden biri, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu dergisini yayımlamaya başladığında İslamcı yeniden canlanma ideoloji haline geliyordu. Kısakürek; Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel cansızlığının altını çizerek, Türk gençliğinin düşüncesini geleneksel kanallara yeniden yönlendirme girişiminde bulundu ve İslam’ı yeniden değerlendirmeyi hedefledi. Bu yeni bir ideolojik tavır alıştı…”[17]

 

İdeolocya Örgüsü’nün temel mantığı’nda Üstad İslâmî ruhun değişmezliğini (sabite) merkeze koyarak, tüm dünyayı değişkenler olarak ele alıp tahlil ederek terkiplere kavuşturur. İdeolocya Örgüsü veya Büyük Doğu, donmuş bir kalıp, şablonlar kümeleri değildir. Bunu ancak idrak yolları iltihaplanmamış olanlar anlayabilir.

 

Necip Fazıl’ın bu temel fonksiyonunu ifade ettiği İdeolocya Örgüsü’nü;

 

Din’in dünya tasarımının ne olduğunu anlayanlar,

Ahlâk-Dünya görüşü ilişkisini anlayanlar,

Fikir-İlim ayrılığı ve bütünlüğünün idrakinde olanlar ancak anlayabilir.

 

İdeolocya Örgüsü’yle ilgili olarak, bugüne kadar söylenmemişlerden bir tespit olarak batılı büyük bir kafanın sözünü aktarayım. Diyor ki; “Çağın büyük adamı, çağının isteğini dile getirebilen, çağının isteğinin ne olduğunu söyleyebilen ve bu isteğe cevap verebilendir.”[18] İşte Üstad’ın İdeolocya Örgüsü-Büyük Doğu Düşüncesi başta olmak üzere aslî fonksiyonu (zamanın ruhu) bu cümlenin işaret ettiğidir.

 

Üstad Necip Fazıl; Büyük Doğu İdeolocya Örgüsüyle aynı zamanda bir dünya görüşü ahlâkı getirmiştir. Bunun ne olduğunu anlamak için gene kendisini dinleyelim:

“ Allah’ın Resûlü, buyuruyor ki:“- Ben ahlâkî mekârimi (keremleri) tamamlamak üzere geldim!”

Buradan da anlıyoruz ki, ahlâk sadece dünya görüşünün bir neticesi değil, aynı zamanda sebebidir.

Ahlâk o hale geliyor ki, fikrin kendisi oluyor. Fikir hemen onun başına geçiyor. Sonra fikrin neticesi oluyor. Yani, sebep ve neticesi, netice ve sebebi... Ahlâk bütün bu kâinat manzumesinde, duyan, düşünen ve hareket eden insanın bütün hareketlerini tatbik edeceği ruhî mîzan...

Dünyada fikriyatını yapıp da ahlâkını belirtmeyen Filozofa Batı eksik gözüyle bakar. Ve batı tefekkürü bahsinde de anlattığım gibi hemen şu soruyu yapıştırır:

“- Söyle, ahlâkın nedir?.. Hemen hesabını ver! Bunu sormakla mükellefim! Ve sen bildirmekle!..”

Bizde ise, ahlâk her şey... Zannettiğimiz gibi, öyle sun’î terbiye hudutları, uydurma insanlık hudutları içinde değil... Onun çok dışındadır. Ve mefkűrenin, idealin, ta kendisi olan tasavvufî, İlâhi marifet davasının ana dayanağıdır ahlâk... Şimdi üstün ahlâkı, umumî mânadaki ahlâkın ve insanın ana sermayesi kabul ettiğimiz zaman, dinin bütün dayanağı olarak görmekte zerre kadar tereddüde yer yoktur. Düşüncenin hemen arkasından gelen düşünme tavrının anahtarıdır ahlâk... Bütün ruh ölçülerinin esası...”[19]

 

Aydınların görmediği/göremediği…

 

Üstad’la ilgili bugüne kadar üzerinde durulmayan önemli bir hususun daha altını özellikle çizmek gerekiyor.

 

Osmanlı sonrası İslâmî fikir ve hareketler, gerek oryantalistler ve gerekse İslâm dünyasındaki reformist yazar-düşünürlerce değerlendirilirken asla bu değerlendirmelerde Necip Fazıl’dan söz edilmediğini görürüz. Türkiye dışındaki tarihçiler/yazarlar İslâmî fikir hareket ve yapılanmalarda Türkiye’yi yok sayarken, Türkiye’de de İslâmî hareketleri değerlendirenler Necip Fazıl’ı görmezden gelmişlerdir ve gelmektedirler. Niçin? Çünkü Üstad Necip Fazıl’daki kesintisiz, kırılmaz, taviz vermez, sağlam ve tutarlı çizgi, bütüncü İslâmî tavır, eda, hal, hareket ifadesi; sığınma ve yaranma psikolojisi içerisinde kendisine modern zamanlarda yer arayan kışır ve kabukçu İslâmî yapılanmalara asla müsaade etmez, hatta onları gerçek İslâm anlayış ve hareketinin önünde engel görür.  

 

Bu noktada Üstad’ın kasıtlı olarak gözlerden uzak tutulduğunu düşünmek yanlış olmasa gerek.  Hâlbuki Büyük Doğu Düşüncesi, ekolleşmiş, sınırları muhkem olarak çizilmiş bir mektep niteliğindedir. Bu niteliğinin farkında ve bilincinde olanlar Büyük Doğu düşüncesinin sirayet edici tesirini kendi varlıklarının ortadan kalkması olarak gördüklerinden olsa gerek, ondan bahsetmemeyi tercih etmişlerdir

Üstad, ülkemizde kendisine ilgisizliğin de farkındaydı. Batı tefekkürü ve İslâm Tasavvufu isimli eserinde ne diyordu? : “Bugün İslâmiyeti içeride müdafaa etmek dışarıda müdafaa etmekten zor hale gelmiştir. Ben bu dâvayı eğer Avrupa'da, Amerika'da, Afrika'da, hattâ kutuplarda müdafaa etmiş olsaydım belki bir anlayış istidadı, bir «acaba?» merakı olsun bulabilirdim. Burada ise, her şeyin anlaşılmış olduğunu zannetmenin, sadece kabuktan ibaret kalmanın ve böylece her türlü nefs muhasebesinden mahrumluğun düzelmez akameti vardır...”[20]

Üstad Necip Fazıl; giderek flulaşan, toplumsallığını kaybeden İslami geleneği günümüze “tutarlı bir bütünlük” içerisinde sunmuş ve ideali aktüel hale getirme çabasına girmiştir.

 

İslâmî gelenekteki ortak “değer” ve “form”ların kimi Müslüman aydınlarca bir yük  olarak değerlendirilmesi, entelektüel köksüzlüğü beraberinde getirmiştir. Ancak muhtevayı, değeri değil de sadece formları koruma anlamında bir gelenek kabul edilemez. Geleneği reddetmek tarihten kopmaktır.

 

Bu konuda, İdeolocya Örgüsü’nün “İslamı Yenilemek” başlıklı son bölümünde;

 

“İslâmı, zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca, din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvazaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş, ve olduğu gibi bir İslâm yerine, oldurulmak istenildiği tarzda bir İslâm'a kapı açmaya bakılmıştır.

 

“Reformcu İslâmı şu veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, şahsi nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı kendince payandalamaya yeltenmek bakımından; İslâm'a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir; ve İslam'ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır. Aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasibsiz reformcu...Yani ruhu kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkar eden ve bu ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan...”[21]  ifadeleriyle temel meseleye vurgu yapmıştır.

 

Necip Fazıl’ın “ademe mahkum edilmesi: yok sayılması” da bunun içindir. Bir ömür ısrarla ve bilinçli bir şekilde sahih İslâmî geleneği toplumsal genlerimize tekrar nüfuz ettirme mücadelesinin sahibi Necip Fazıl’ı bloklamanın yolu da bu idi. Üstad’ın İslâmi anlayışını ısrarla görme körlüğünde olanlar, bunun aynı zamanda bir oryantalist bakış açısı olduğunu da ne yazık ki anlayamamışlardır.

 

Üstad Necip Fazıl’a yukarıda sınırları çizili konsept içerisinde baktığımızda; Necip Fazıl’ı ısrarla gündem dışına çıkarma çabalarındaki bir diğer önemli etkenin; Cumhuriyet’in resmi ideolojisine olan köklü eleştirileri, muhalif duruşu ve Cumhuriyet rejiminin “ancak kendi belirlediği,, standartlarını kendisinin koyduğu” isim ve eserleri tedavüle sunduğu da görülecektir.

 

İçeriden ve dışarıdan böylesine bir ittifak, “görünmez bir işbirlikçilik” Necip Fazıl’a karşı sürdürülmüştür.

 

Bugün bile; dünün “sömürgeci batı zihniyet formatları” yerine “küreselleşmeci batı zihniyet formatları”yla dünyaya, hayata, insana, olaylara bakan, onun için de “Batının müsaade ettiği kadar” tedavüle sunulan “Müslüman aydın”ları hem Türkiye’de hem de İslâm Coğrafyasında görmemiz mümkündür. 

 

Batı dünyasının ve zihinleri iğdişleştirilmiş sömürge aydınlarının istediği; kendi telkin ettikleri standartlara uyacak, muhalif gözükse de ‘suyun yatağında hareket edecek’ adı ‘yenilenmeci’, ‘köktenci’, vs. düşünce-kültür-sanat adamlarıdır. Bunları da her an imal etme kabiliyet ve zeminine sahiptirler.

 

Tarihî değerlerini güncelleyemeyen, hayata taşıyamayan, kendi değerlerini reddeden “Müslüman aydın”ların “tarihî bagaj”larını atmış olmalarından dolayı akredite olduklarının da altını çizmek gerekiyor.

 

Üstad Necip Fazıl’ın şahsiyetinde özetlemek gerekirse O;

 

1.      Allah Resulü, Sahabiler ve Ehlisünnet çerçevesinde tavizsiz bir şahsiyet, duruş ve mücadelesini görüyoruz… Bütün hayatı, fikriyâtı ve mücadelesi bu temel üzerinde yükselmiştir.

2.       Bu mücadeleyi sanatkâr mizacıyla vermek istediği İslâmî mesajını, formunu günün şartlarına göre değiştirse de muhteva olarak üst seviyede damıtarak şiir, hikaye, roman, tiyatro, vs. ile telkin kürsülerinden haykırmıştır.

3.      Sızdırmaz bir inanış ve fikri çatı kurmasıyla  hayatının sonuna kadar siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, vs. pratik aktüel zeminlerde görünen dinamik aksiyoner tavrı sözkonusudur.  Siyasilerle kurduğu ilişkiler, Abdulhamid, Vahidüddin’le ilgili tarihî tezleri de O’nun “davasını ifade zeminleri” olarak bu ölçüyle bakılabilir.  

 

Üstad’ın yukarıdaki birinci maddede ifade ettiğimiz temel varoluş gayesi ve mücadelesi anlaşılmadan, aktüalite ile olan ilişkilerini de anlamak mümkün değildir. Dokunduğu herşeyi gayesi uğruna dönüştürebilen bir şahsiyeti anlayabilme ancak O’nun ne yapmak istediğini anlamakla mümkündür. Bu idrakte olmayanların, O’nun konjonkrel ve tarihsel birtakım aktüel değerlendirmeleri,  ruhuna nüfuz edememeleri ancak Necip Fazıl İdrakinden nasipsizlikle izah edilebilir.  

 

Üstadı bir şahsiyet abidesi olarak, hakikatlerin onun nefsindeki yansıması ve zamanın diliyle tercümesindeki ihtişamı da görebilmek lazımdır.

 

Büyük yol gösterici..

 

Üstad, “Büyük Kapı”yı gösterici olarak yegânelik vasfına sahiptir.

 

Kendi şahsını davasının önüne koyan değil, davası uğruna şahsiyetini feda ve adanmış bir mizaç… 

 

Üstad’ın Büyük Doğu’su “Büyük ve yeni bir dünyanın habercisi”[22]dir.

 

Büyük Doğu, Onun Büyük Doğru’su, Büyük Davası, Büyük Rüyası ve Büyük Duası idi.

 

Bir besteci Shuman için; “Ben bu büyük sanatçının eserleri ile arınıyorum, tazeleniyorum, güçleniyorum”  diyor. Bu manâda Üstad Necip Fazıl’ı idrakte dudak tiryakiliğinden kurtulup, onun teklif ettiği muhteva ve temsil ettiği manayı yeniden okuma yolculuğuna  çıkmak, en çetin ve gerekli uğraş olsa gerek…

 

Bugünün ve yarının nesline Erken gel, beni evde bulamayabilirsin?”[23] diye seslenen Üstad’ın; “Doğruyu mu arıyorsun? Allah ile Resulü’nün bildirdiği. İyiyi mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün öğrettiği. Güzeli mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün gösterdiği”[24] mutlak usûl ölçüsüyle nesillerin önünü aydınlatmaya devam edecektir.

 

Bir fikir adamının Heidegger için söylediği cümleyi buraya alabiliriz: “O, üçbin yıl sonra da okunuyor olacak!”[25]

 

 

 

 

 

Yahya DÜZENLİ, duzenliyahya@gmail.com / 0532.4757660

 

 

 

 



[1] N.F.K. Hitabe, ………………………….

[2] N.F.K. Çerçeve 1, “Avrupalı Olmamak Şerefi”, sh. 122, 123. Büyük Doğu Yay. 5. Basım, Haziran 2010

[3] NFK Çile, ……………………………

[4] N.F.K. İdeolocya Örgüsü, İthaf (1968 ilk baskı), Büyük Doğu Yayınları, 10. Baskı, Mayıs 1998, sh. 598

[5] N.F.K. O ve Ben, sh. 238, Büyük Doğu yayınları, Kasım 1974, 1. baskı

[6] N.F.K. İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, 20. Baskı, Mayıs 1998, sh. 12

[7] N.F.K. Konuşmalar, B.D. Yayınları, 5. Basım, Ağustos 2009, sh. 36

[8] N.F.K. Çerçeve 1, …………………………

[9] N.F.K. İdeolocya Örgüsü, …………………….

[10] N.F.K., Konuşmalar, B.D. yayınları 5. Basım, Ağustos 2009, sh. 111

[11] Ahmet bin Bella, Konuşmalar, …………………..

[12] Ahmet bin Bella, Konuşmalar, ………………..

[13] N.F.K. İdeolocya Örgüsü, ………….

[14] N.F.K. İdeolocya Örgüsü, “İdeolocya Örgüsü’ne Ek”, sh.

[15] N.F.K. İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, sh. 9

[16] Modernleşen Müslümanlar, Kitap yay. ………………….

[17] Prof. Dr. Şerif Mardin, Makaleler 3, Türkiye’de Din ve Siyaset, İletişim yay. 5. Baskı, sh.229,

[18] Hegel, …………………

[19] N.F.K. ……………

[20] N.F.K. Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu, Büyük Doğu Yayınları, sh…………….

[21] N.F.K. İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları, ………………

[22] N.F.K.

[23] N.F.K. Çile, ……………………

[24] N.F.K. …………………..

[25] Towarniki, ……………………..


(Yeni Türkiye Dergisi, Mayıs 2021, Büyük Doğu özel sayısı)

26 Ocak 2019 Cumartesi

ÜSTAD NECİP FAZIL’IN GÖZÜYLE İTTİHAT TERAKKİ ve ABDÜLHAMÎD HAN…



“Ağızlarla vicdanlar arasındaki mesafe her gün biraz daha açıla açıla,
nihayet öyle bir noktaya gelinmiştir ki,
ya beklenen gelecek ya bekleyen büsbütün gidecektir…”
N.F.K.

Yahya DÜZENLİ

Tarihin, hadiseleri alt alta yazarak ortaya çıkan bir matematik işlem olmadığını bilenler, tarihte cereyan eden olayların zaman ve mekân çerçevesindeki oluşlarındaki kıymet hükümlerinden yola çıkarak bugüne ve geleceğe dair bir tasavvur ve tasarım ortaya konulmasını gerektiğini bilirler.

Bu manâda, Üstad Necip Fazıl’ın da yakın tarihe ait temel tezlerinden ve kutup başlarından birisi olan ve te’lif hakkı öncelikle ve yalnız kendisine ait olan Ulu Hakan Abdülhamîd Han etrafında bugün düşman olanların da dost olanların da kendilerini borçlu oldukları mihrak/eksen Üstad’ın Abdülhamid Han’la ilgili tarih hükmüdür. Aynı şekilde Abdülhamid Han’dan bahsederken, dönemi içerisinde İttihat ve Terakki’yi de ana gövdeyi kurutucu bir musallat olarak görmek gerekiyor.

Üstad Necip Fazıl, Tarih boyunca büyük mazlumların “İttihat ve Terakki Cinayetleri”  bölümünde tarih idrakine dair şunları söyler:

“Ben tarihçi değilim; olmaya da istekli bulunmuyorum. Benim faaliyet plânım ve gayem, sadece tefekkür ve sanat… Terkip, tefsir ve kıymet hükmü… Öyleyle isteklisi olmadığım bir sahada, sırf tefekkür planına bağlı bir hakla, devirlerdir yolunu kolladığımız, fikir sahibi, (sentez) yapabilmek iktidarında Türk tarihçisine zemin hazırlamış olmak gibi bir eserim varsa bunu kendi ağzımla haykırmamı hoş görmek ve herhangi bir iddia ve böbürlenmeye yormamak lazım…

İşte, en büyüğü çeyrek aydın ayarında bile tutmayan ve hiçbir inceliğin farkında olmayan sözde münevverlerimize karşı, artık cesaretle haber vermenin günü gelmiştir ki, bu memlekette, Tanzimat boyunca yenileşme ve garplılaşma hareketimizin kimya kağıdı halinde bir Abdülhamid davası vardır ve onu ilk defa ortaya atmış olan insan, bu kitabın kapağında ismini gördüğünüz aciz mahlûktur…”

Üstad’ın İttihad ve Terakki’ye dair düşüncelerine geçmeden önce söyleyelim ki; Üstad’ın ‘dünya görüşü inşa eden fikir adamı’ hüviyetiyle ortaya koyduğu tarihî eserler, tahrif edilen, saptırılan ve dimağı saf nesillere tarih icad etme ve ezberletme adına yapılan cinayetlere nasıl bakılması gerektiğinin usûl ölçüsünü verir.

Başta Ulu Hakan Abdulhamid Han olmak üzere, Son Devrin Din Mazlumları, Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar, Yeniçeri, Moskof, Vesikalar Konuşuyor, Sahte Kahramanlar gibi, her biri tarihe bakışımızın köşe taşlarını oluşturan eserleri,  özellikle yakın tarih idrakimizin oluşması, ezberletilen tarihin tashih edilmesi ve yeniden temellendirilmesine dair önemli muhteva taşırlar.

Bugün, tarihin avantür macera seviyesine düşürüldüğü, TV ekranlarında hamaset ve efektlere indirgendiği, hiçbir ölçü ve derinliğe sahip olmayan kimi kalemşör ve dizi/film yapımcılarına terkedildiği bir vasatta Üstad’ın tarih idraki elbette anlaşılamayacaktır. Aksine Üstad’ın muhtevası irtifasını giderek yükseltecek ve kendisini okuyacak, anlayacak, onun kıymet hükümleriyle analitik bir hesaplaşmaya girecek nesilleri beklemeye devam edecektir.
Bu bakış açısıyla Osmanlı’nın yeryüzü coğrafyasından çekilmesinde son darbeyi yapan İttihad ve Terakki’ye ddair Üstad’ın tespit ve değerlendirmelerini okuyalım.

Üstad, Ulu Hakan Abdülhamid Han kitabının önsözünde “Abdulhamid etrafında” başlığıyla “36 Türk hükümdarı arasında belki en büyüğü ve tarihî hakkı muazzam bir zat mevzuunda Yahudi, dönme, mason, kozmopolit ve emperyalizma ajanlarıyla el ele, İttihat ve Terakki eşkıyasının imal ettiği ve Cumhuriyet rejimi boyunca devamına şahit olduğumuz yalancı tarihe paydos!... Dünyada her şeyin sahtesi görülmüş, fakat ilim ve tarihin devamlı yalancısına rastlanmamıştır!”

Ulu Hakan Abdulhamid Han çerçevesinde İttihat ve Terakki’nin kuruluşunu şöyle anlatır Üstad:

“Sene 1889… Mayıs ayının 21. Günü… Birkaç Tıbbiyeli kafa kafaya veriyor ve “İttihat Terakki”nin temelini atıyor. Bunlar Ohrili İbrahim Temo, Arapkirli Abdullah Cevdet, Diyarbekirli İshak Küküti, Kafkasyalı Mehmet Reşit ve Bakülü Hüseyinzade Ali Beylerden ibarettir ve aralarında Konyalı Hikmet Emin ve İsmail İbrahim isimli şöhret yapmamış iki şahıs daha vardır.

Aralarında toplantılar yapıyorlar ve başlangıçta (romantik) kadroda ve çocukça hevesler çerçevesinde yürütmeye çalıştıkları fikirleri aksiyon planına dökmek için yol ve çare düşünüyorlar.

O sıralarda, istikbalin Mebusan ve Ayan Reisi Ahmet Rıza, Bursa Ziraat Mektebi Müdürü… Bursa’da çıkan “Nilüfer” gazetesinde makaleler yazıyor ve Abdulhamid hakkında en samimiyetsiz cinsinden methiye tekerlemeleri karalıyor. Korkunç bir ihtiras sahibi ve şahsi menfaat düşkünü olan bu adam dalkavukluk tekerlemeleriyle bir şey koparamayınca, 1889’da Paris Sergisini ziyaret maksadıyla Fransa’ya gidiyor ve oradan Abdulhamid’e acımtırak bir dille ıslahat layihaları göndermeye başlıyor; Vatan şöyle kurtulur, memleket böyle kandırılır, filan, falan..

Bizim İttihatçı delikanlılar, bu vaziyetten haber alıyorlar ve kendileriyle kafadar gördükleri Ahmet Rıza Bey’e başvuruyorlar.

-Paris’te Cemiyetimizin temsilciliğini üzerinize alır mısınız?

Teklifi yapan, Cemiyete yeni intihap edin Avrupa’ya kaçırılan Ahmed Verdani, Doktor Nazım ve Ali Zühtü Beylerdir.

Bunlar Ahmet Rıza Bey’den:
-Evet!

Cevabını alıyorlar ve maddeci ve satıhçı adamı bir nevi reis vaziyetine geçiriyorlar.

Ahmet Rıza hakkında maddeci ve satıhçı vasıflarını kullandık. Gerçekten bir aralık İttihat ve Terakki’nin “ideolog” şahsiyeti rolünü oynayan bu adam, Fransız filozofu Ogüst Komt’un (Pozitivizm-Müspet felsefe) mektebine bağlıdır. Bu bakımdan onun için herşey müspet ve riyazi bir müşahede meselesidir ve girift ruh hakikatleri birer saçmadır. Bu noktada, İslam’ın en kuduz düşmanlığını yapmış olan Abdullah Cevdet’ten başlayarak hemen bütün İttihatçılara sârî ve şâmil ruh haletini gösteren bir incelik vardır.

Ahmet Rıza’nın Cemiyet temsilciliğini kabul edişinden sonra, “İttihat ve Terakki” ismi klişeleştiriliyor ve daha evvel “Terakki ve İttihat” diye düşünülmüş olan bu isim böylece ters-yüz edilerek kabul ediliyor. Fransızcası da hazır: (Union et Progres…)

Ohri’li İbrahim Temo’nun bir eserine göre, kurucular arasında Rüştü Bey isimli sarıklı (!) ile Dr. Asaf Derviş (Paşa) ve Şerefüddin Mağmumi Bey de vardır.

İlk toplantılarına “İncir altı içtimaı” ismini veriyorlar. Bu toplantıda Necmeddin Arif Bey de bulunmuş… Başka bir eserde de Edirnekapı dışında Arnavut Uluş Ağa’nın kiralamış bulunduğu Midhat Haşa bağında 8 veya 12 kişilik ilk toplantıdan bahsediliyor.

Bu topluluğun açıkça Abdülhamîd’i devirmek, “istibdat” diye isimlendirdikleri sıkı tedbirli idareye nihayet vermek, meşrutiyeti ilân etmek ve Sultan Murad’ı taht’a çıkarmak yolundaki gayeleri bazı jurnalciler tarafından saraya bildiriliyor, aralarında birçoğu tevkif ediliyor, Divan-ı Harbe veriliyor, fakat fikirden ibaret suçları herhangi bir teşebbüs ifade etmediği için kısa bir hapisten sonra, zalim ve kanlı (!) Padişahın af iradesiyle serbest bırakılıyorlar…”

İttihat Terakki’nin kuruluşundaki amacın sadece Abdulhamîd Han’ı devirmek olduğu ve bunun için Uluslararası destekten ve yerli her türlü işbirlikçi ile ortaklık kurduklarının altını çizmek gerekiyor.

Üstad, İttihat Terakki, Jön Türkler/Genç Osmanlılar’ın Abdulhamid Han’a karşı Paris merkezleri teşebbüsleri üzerinde ayrıntılarıyla durur ve İttihat ve Terakki’nin ilerleyerek geldiği noktayı şöyle çerçeveler:

“…İttihat ve Terakki Cemiyeti aksiyoncu cephesini Selanik’te bulduktan ve oraya geçtikten sonra, doğrudan doğruya masonluk emrine girdi ve masonlara ait romantik ocak çizgilerine de büründü. Âza olacak isteklilerin gözleri bağlanarak toplantı yerine götürülmeleri, orada maskeli ve kırmızı entarili şahıslar karşısında yemin etmeye davet olunmaları, yemin şeklinin de bir elin Kur’an ve öbür elin tabanca üzerine konularak yapılması gibi, güya din hisleriyle karışık putperestlikler…”

Üstad, eski bir İttihatçının hazırladığı eserden iktibasla, İttihat Terakki üyelerinin özelliklerine değinir:

“Cemiyette iki türlü aza mevcuttu: Bir kısmı mason locasına dahil olanlardı ki, bunlara (lebeveyn kardeş) ismi veriliyordu. Mason locasına dahil olmayan azalara ise (lieb kardeş) tesmiye ediliyordu.

İttihat Terakki üyelerinin bu vasıflarına dair Üstad:

“Bu tabirlerden biri ‘anadan ve babadan’ öbürü ise sadece ‘babadan’ kardeş manasına geldiğine göre, mason bir ittihatçının ‘aynı ana ve babadan’ kardeşliğine mukabil, mason olmayan anne rabıtasını ve süt beraberliğini kaybedecek kadar uzak kalışındaki dehşet verici manaya dikkat edelim ve soralım:

Abdülhamîd devrinin Üçüncü Ordudaki İttihatçı kurmay subayları, Türklük emrinde mi, Yahudilik hizmetinde miydiler? Mason şeflerinin telkini yüzünden, Türk vatanını parçalamaya memur Yunan ve Sırp komitacılariyle anlaşmaya ve el ele vermeye kadar giden ve Türk ordusunu adeta Balkan komitacılarına teslim edercesine işe girişen bu kadro, yine aynı merkezden aldığı talimat gereğince müthiş bir gözükaralık göstermeye ve aksiyonunu kurşun ve dinamite havale etmeye başladı. Artık adım başında suikast…”

Üstad, İttihat ve Terakki’nin suikastlerine, cinayetlerine, Kanun-i Esasî teşebbüslerine, Meşrutiyet’e, Hareket Ordusu, 31 Mart vak’ası ve nihayet Abdulhamîd Han’ı tahttan indirmeye dair uzun bahislerinden sonra “Yahudi ve mason kuklası İttihat Terakki”nin tertibi 31 Mart hadisesine değinir: “31 Mart hadisesi, bizzat revşinden, oluş ve akış tarzından anlaşılacağı gibi Padişahı düşürme vesilesi bulmak için İttihat ve Terakki tarafından hazırlanmış hain bir tertipir..”  

Üstad, Abdulhamîd Han’ın hal’edilip Selanik’e sürgününden sonra 1912’de İstanbul’a getirilişinden sonra patlayan 1. Dünya Savaşı’nı “tek cümleyle, Türk devletinin intiharı safhasıdır.” Der ve o zamanlar Başkumandan Vekili olan Enver Paşa’yı Beylerbeyi Sarayına davet eder bir süre görüşürler. Abdulhamîd Han, Enver Paşa’ya birçok nasihatlarda bulunur. Bu nasihatlar bir ‘Teşkilat-ı Mahsusa’cı tarafından kaydedilir ve Abdulhamîd, cihan devletinin yıkılışına imza atan İttihatçıların liderlerinden “Enver Paşa’ya söylediği rivâyet edilen sözler, tam da kendisine ve dünya görüşüne denk bir tahlil ve teşhis belirtmekte ve İttihatçıların en acı tenkidini dile getirmektedir” notuyla kitabına alır:

«-Evet, Enver Paşa, şimdi siz de bir harbe girmiş bulunuyorsunuz. Fakat bu iş acele olmuş, hissiyata kapılarak memleket tehlikeye atılmıştır. inşallah devletimiz ve milletimiz için hayırlı ve şerefli biter. Fakat hafazanallah, felâketli biterse, ister misiniz ki, bu da bize Anadoluya mal olsun? O zaman elimizde ne kalır? Hareket Ordusu ile İstanbul üzerine yürüdünüz, muzaffer oldunuz, şehri zaptettiniz, saraya kadar dayandınız beni de hal’ ettiniz… Hepsi güzel…

Unutmayın ki, emrimdeki kuvvetlere aslâ ateş etmemelerini, kan dökmemelerini bildirmiştim. Eğer bir mukavemet görseydiniz bu size pek pahalıya mal olacaktı. Ancak bu sayede hiç kimsenin burnu kanamamıştır. Fakat arkadaşlarımın gözü hiçbir şeyi görmemişti. Tedbirlerimi beğenmediler. Beni kaldırıp bir paçavra gibi sokağa attılar. Üstelik 31 Mart hâdisesini benden bildiler. Halbuki bunda hiçbir alâkam yoktu. Asileri tahrik edenler elbet de vardı. Fakat bunlar asla saraya mensup kimseler değildi. Her devirde devletin düşmanları olacaktır. Bunları tahkiksiz, mesnetsiz kuru iftiralarla herkese bulaştırmak vicdani bir hareket değildir.

Beni en çok üzen şey, huzurumdan kovduğum bir insanı, beni saltanattan uzaklaştıran kararı tebliğe memur bir heyete katmanız olmuştur. Bu, Emanuel Karuso’dur. Bu Yahudiyi ne diye karşımıza çıkardınız? Bununla makam-ı Hilafet ve saltanatı elin Yahudisine tahkir ettirdiniz. Selânik’de bir mason locasının üstad-ı âzamı olan bu zat ile, Hazret-i Peygamberden beri el üstünde tutulagelen Hilafet, encam, bir Yahudinin tebligatı ile Hânedan-ı âli-i Osman’ın bir rüknünden alınmış oldu. İftihar edebilirsiniz. Şimdi iktidardasın, neşen yerinde ve huzur içindesin. İstikbalin parlak görünmektedir. Fakat bütün bunlara güvenme oğlum, sana son bir nasihat vereyim:

Bugün insanı alkışlayanlar, yarın onu paralamasını da bilirler!.. Dikkat et!.. Allah millete, devlete zeval vermesin..!»

Üstad, Abdulhamîd’in Enver Paşa’ya nasihattan sonra;

“Abdülhamid nasihatini burada bitirmişti. Enver Paşa ayağa kalkarak sakıt Hükümdarı asker gibi selamladı ve hürmetle elini sıktı. Abdülhamid, misafirini odanın kapısına kadar geçirdi. Gözlerinde müşfik bakışları pek aşikardı. İşittiklerinden fevkalade heyecana düşmüş olan Enver Paşa, Kuruçeşme’deki yalısına geldiği zaman, hadiseyi zevcesi Naciye Sultana anlatmıştı. Daha sonra, bu tarihte Teşkilat-ı Mahsusa Dairesi Reisi olan Ali Beye söylemişti:

Ne dersin Ali Bey, Hakan-ı mahlül’un sözlerinde haklı olduğu âşikar değil mi?”

Üstad, bundan sonra hükmünü koyar: “Sultanlar Sultanı, Beylerbeyi Sarayında, tahttan indirilişini takip eden 6 sene içinde, içeriye ve dışarıya karşı 600 yıllık bir devletin çöküşüne şahit olurken, acaba bütün bunların kendisine edilenlerden meydana geldiğine dair bir his sahibi midir?

Bu hissi bizzat Enver Paşa dile getirecektir.”

Üstad’ın “şu sahne bize çok şey söyleyebilir” dediği sahne, gerçekten çok şeyleri söyler:

O sene, bütün cephelerde paniğin başladığı, topyekûn, Arabistan’ın elden çıktığı, İngilizlerin Suriye ve Irak’dan, Fransızların Makedonya tarafından ana vatan sınırlarını toslamaya koyulduğu, Moskofların bütün Şark Anadolusunu derinlerine kadar işgal edip 1917 Rus ihtilâli yüzünden çekilmek zorunda kaldığı, halkın ekmek yerine saman tozu ve mısır koçanı yediği, yakmaya tezek ve kefen yapmaya bez bulamadığı mevsimde, bir gün Enver Paşa, Talât Paşa’yla beraber, Beylerbeyinde Abdûlhamîd’i ziyarete gidiyor.

Kendilerini karşılayan muhafız subay, Ulu Hakana haber vermeksizin yol gösterdiği için, kapısının önüne kadar geliyorlar.

Kapı yarı aralıktır ve Abdûlhamîd, sırtı kapıya doğru, seccade üzerinde dua etmektedir. Gelenleri görmüyor, gelenler de ona kendilerini göstermiyor. Enver Paşa, önde, yarı açık kapıyı biraz daha aralamış, olduğu yerden tabloyu seyretmekte… Abdûlhamîd, elleri hacet dergâhına uzatılmış, gözyaşiyle nemli bir dua sesi çıkartmakta:

"Allahım; bana yapılanları helal etmiyorum! Şahsıma yapıldığı için değil, milletime yapıldığı için affetmiyorum! Milletime yapılan fenalıklardan, yarın, senin hesap gününde davacıyım!"

Öbür İttihatçılara nisbetle içinde bir saffet kırıntısı kalmış olan Enver Paşa, bu duayı işitince, çarpılıp kalıyor, Hünkarın huzuruna çıkamıyor, geriye dönüyor, Talat Paşa’yı kolundan çekerek sürüklüyor, rıhtımda bekleyen istimbota götürüyor ve orada, ağlaya ağlaya, Talat Paşa’ya diyor ki:

"Başımıza ne geldiyse bu adama yaptıklarımızdan geldi ve daha ne gelecek o yüzden gelecek!.." 

Üstad, bu olaya dair şu tarihi cümlelerle konuyu noktalar:

“İstikbaldeki gerçek Türk Tarihçisinin kulağına fısıldadığımız bu vak’a hakikidir ve babam Fazıl Beyin amcaoğullarından ve Kısakürek’lerden -, İttihatçıların İaşe Nazırı Kara Kemal tarafından, dayım ve yine eski İttihatçı Kerim Milar’a anlatılmıştır. İttihatçıların polis teşkilatında yüksek dereceli bir memur ve birçok yerde Emniyet Müdürlüğü yapmış olan dayım, Kara Kemal’den naklen derdi ki:

-İttihat ve Terakki’nin Türk ve milliyetçi kadrosu, Abdulhamid’in ne büyük, hatta emsalsiz bir Padişah olduğunu biliyor, fakat onu makamına iade etmek ve tutulan istikameti değiştirmek için vaktin geçmiş olduğunu esefle görüyordu. İttihatçılık hareketinde eser müessiri aşmış ve gizli tesir (Yahudi ve Mason tesiri) artık istikamet değiştirmeyi imkansız hale getirmişti. Nitekim Abdulhamid’in cenaze namazında hüngür hüngür ağlamaktan kendisini alamayan Talât Paşa bu ince ruh ukdesinin ilancısı olmuştur.”

Üstad’ın muhtelif eserlerinde kıymet hükümlerini koyduğu ve bugünkü nesillerin tarih şuurunu temellendirmek istediği tarihi kavşak noktaları, onun elinde zehiri şifaya tahvil edici bir eda ile ifade edilmiştir.

Konumuz Üstad’ın İttihat ve Terakki ve Abdülhamîd ilişkisiyle tahditli olduğu için, bu kadarla yetiniyor ve O’nun “Parti” başlıklı İttihat ve Terakki’ye dair 29 Haziran 1951 tarihli BÜYÜK DOĞU’daki hükmü:

“İttihat ve Terakki üzerinde ciltler dolusu tahlil ve terkibimizin hulasası olarak, tam manasiyle, gafil, cahil, gözükara ve kör bir ümide doğru yol almak isteyen bazı Türk gençlerini devşirip bunlar vasıtasıyle Türk varlığını yok etmek isteyen bir Yahudi ve Dönme tuzağından başka bir şey değildir. “

Yazımızı, Üstad’ın şu önemli ve gelecek nesillere vebal yükleyen ‘emanet’iyle bitirelim:

“…basit fikir ve tarih işçiliklerinde bile, kadromuzu dolduran büyük ve küçük, şöhretli ve şöhretsiz her ferde iki öğüt vermekteyim:

Türk edebiyatı münekkitsiz ve Türk tarihi müverrihsizdir. Bu iki (misyon)u üzerinize almaya bakın!”

(Almıla Dergisi, Aralık 2018)