25 Haziran 2013 Salı

TOKİ'DEN "ZAMANI KAYBOLMUŞ" bir proje: "AİLE YAPISINA UYGUN KONUTLAR"(!)


Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

TOKİ, “Türk aile yapısına göre konut tasarımı konusunda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile görüşmelere başladı.”

Bu haberin geçtiği gazeteleri okuyunca hemen TOKİ’nin internet sitesindeki “Faaliyet Özeti”ne bir göz attım. Meydan muharebesi kazanmış muzaffer bir kahraman edasıyla TOKİ şöyle öğünüyor: “Planlı kentleşme ve konut üretimi seferberliği kapsamında 81 il ve 800 ilçede, 2.659 şantiyede, 589.289 konut rakamına ulaşılmıştır.” Peki bu ne anlama geliyor. TOKİ onu da şöyle özetliyor: “Bu rakam 100 bin nüfuslu 22 adet şehir demektir.”

TOKİ’nin yaptıklarına bakınca, bırakın nüfusun çok düşük olduğu eski zamanları, modern zamanlarda bile neredeyse yeni bir ülke kuracak bir iş yapmış olduğu anlaşılıyor.

TOKİ Başkanı, “Türk aile yapısına göre konut, sektörün millete borcudur. Bu konuda hepimize ve bütün mimarlara, mühendislere, uzmanlara ve yapımcılara büyük görevler düşmektedir.” şeklinde devam ediyor.

Öncelikle TOKİ’nin “millete borçlu” olduğunu hatırlaması ve tarihî hafızaya dönmesinin önemli bir sağlık işareti olduğuna vurgu yapalım.

Ancak bu haberi okuyunca insan şöyle düşünüyor: Demek ki bugüne kadar 600 bine ulaşan 22 şehriniz Türk aile yapısını düşünmeden inşa edilmiş ‘sığınak-barınak’lardan ibaretmiş. Dolayısıyla da Türk aile yapısı TOKİ konutları marifetiyle ifsat edilmiş.

TOKİ’nin “Türk aile yapısına uygun konut” projesi büyük bir iddia! Çünkü bugüne kadar yaptıklarına bakarak, bugünden sonra yapacaklarını az çok tahmin edebiliyoruz.

Daha önce de TOKİ “Selçuklu konutları yapacağız” diye açıklamlar yapmıştı. Garabetin bu derecesi ancak TOKİ’ye mahsus olabilir. Osmanlı’yı atlayıp da bu “Selçuklu tipi ev” garabeti nereden çıktı bilemiyorum. Medeniyetimizin adının “s”si bile bırakılmamış bu önemli dönemine ait  “yaşama mekânları” bin yıl sonra  yeniden ve “Selçuklu tarzı”na uygun nasıl yapılacaktır? Büyük ihtimalle, Doğu Anadolu’da halen son kalıntıları bulunan cami ve kümbetlerdeki bazı motifleri yaptıkları (eski yaptıklarından farkı olmayacak olan) toplu konutların üzerine kopyalamakla “Selçuklu evi” yapmış olacaklar (!)

Selçuklu evi veya Osmanlı evinin zamanı artık kaybolmuştur. Yapılması gereken; “kloncu zihniyet”le muvazaacılığa soyunmak değil, modern zamanlarda Selçuklu ve Osmanlı’nın devamı bir “şehir ve mimarî tarzı” ortaya koyabilmektir.

Bu konuda TOKİ’nin herhangi bir birikimi, tecrübesi, idraki ve irfanı var mıdır?

Zannetmiyoruz!

Olsa olsa adını “Selçuklu” koyup “demek ki Selçuklu buymuş!” deyip bizi de inandıracaklar (!)

Bu cümlelerimizden bizim Selçuklu veya Osmanlı mimarîsine uygun konutlara itirazımız var sonucu çıkmamalı. İtirazımız; ortaya çıkabilecek “garabet”e dair endişelerimizi dile getirmeye matuğtur. Ve TOKİ’nin zihninde olduğunu tahmin ettiğimiz “Selçuklu imajı”na uygun yapılacak konutlara “Selçuklu” adının verilmesindeki vahamete dikkat çekmektir.

Peki, değişen ve artık kalmayan “büyük aile” yerine “çekirdek aile”ler için yapılacak Selçuklu evlerinde hangi model esas alınacak? Hangi aile yapısı? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı “aile”yi çoktan terketmiş, “kadına şiddet, kadın istihdamı, töre cinayetleri” popülariteleriyle görüntüyü kurtarmakla meşgul.

Dünya görüşü yok olmuş ve yaşama kültürü ifsat edilmiş aile yapısına uygun evler nasıl inşa edilecek doğru merak ediyoruz. Yoksa bin yıl önceye ait yeni bir “çekirdek aile modeli mi icat edilecek?”…

Fıkrayı bilirsiniz…

Hâkim, sinirli bir şekilde sanık Temel’e bağırmış:

- Karakolda suçunu itiraf etmişsin. Şimdi niye inkâr ediyorsun?
Temel boynunu büküp “Hakim Bey, o zaman henüz avukat tutmamıştım. Şimdi Avukatımı dinledikten sonra suçsuz olduğuma ben bile inandım!...” demiş.

Son on bir yıldır yoğunlaşmış bir şekilde yaptıkları ortada iken, biz de TOKİ’ye inanalım mı?

Öyle anlaşılıyor ki; TOKİ, bugüne kadar yaptıklarına yöneltilen yoğun eleştirilere karşı bir “savunma refleksi” geliştirme çabasındadır.

Biz gene de TOKİ’nin “Türk Aile yapısına uygun Selçuklu modeli” evler yapmasına inanmış görünerek TOKİ’ye rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in eserlerini acilen “kılavuz el kitabı” olarak tavsiye ediyoruz. Bu konuda yazdıklarımızı tekrar etmek istemiyoruz.

Rahmetli Cansever 1989 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide “mimaride yeni yönelişleri ortaya koyabilecek tek ülke Türkiye’dir” demişti. Pek zannetmiyoruz ama inşallah TOKİ bu görevi yüklenir. Burada Cansever’in şu sözünü daha hatırlatalım: “Ben doğrusu bir şeyden çok emindim. Hatırlıyorum; çocuklarım, kardeşlerim, ‘Sen bunları yazıyorsun ama kim okuyacak, yazacak?’ diyorlardı. ‘Birileri okuyacak, biliyorum’ diyordum.” 

TOKİ, mademki böyle bir “büyük seferberliğe” çıkıyor, seferberlik öncesi ilgililere yine rahmetli Cansever’in şu müthiş ikazını ve mesajını da hatırlatalım, ona kulak vermeye çağıralım. Çağıralım ki, “Selçuklu konutları” iddialarının nasıl bir zahnî temele oturması gerektiğini idrak etsinler:

“Mimarlık eseri, sanatçının varlık ve kâinatın yapısına ait gerçeklikleri seziş ve tasavvur edişinin yansıması oranında yücelik kazanır. Modern semantiğin yaklaşımına göre, gerçek sanat ve mimarlık eseri, bir mesaj bütünlüğüdür. ‘Tebliği sunmak ve o noktada durmak’ şeklindeki İslâmî kurala uyan İslâm kültürlerinde mimarlık eserleri, şüpheli olandan arınmış bir tavır içinde, ortaya koydukları mesajları en azla yetinen suskunluklarıyla yüceltirler. Mimar Sinan’ın eserleri de İslâm-Osmanlı sanat ve mimarlık tarihinin bu köklerine dayalı bir tavır içindeki biçim bütünlükleridir. İslâmiyet her an yeniden oluşan bir varlık ve kâinat tasavvuruna sahip olduğundan, İslâm mimarlık sanatı, hareket halindeki insanın her farklı noktada yeni veçhelerini algıladığı, her yeni adımda bir önceki hatırlanarak zamanın bütünlüğü içinde kavranabilecek bir yapıdadır. Bu sebeple İslâm mimarisi, özellikle Osmanlı mimarisi, tek bir noktadan bakılarak anlaşılamaz; eser, kendisine yönelik bakış noktasına ve tarzına göre sürekli farklı vasıflar kazanır...”

TOKİ tarihî ev ve mimarî konusundaki “büyük iddiası”nda eğer ciddi ise, gecikmiş de olsa acilen “Cansever okumaları”na başlamalı, anlamalı, sindirmeli, hazmetmeli ve gerçekleştirmeli diye düşünüyoruz.

Eski deyimle “Bâ’de harab-ül Basra..” Yâni “Basra harap olduktan sonra” diyerek, yapılanları izlemeye devam edeceğiz.
 
Karacaoğlan söylenmesi gerekeni söylemiş:
“Şimdi gayri benim hükmüm yürümez!”
 

18 Haziran 2013 Salı

FANÎLİK İDRAKİ, İHTİŞAM VE ŞEHİR…


Yahya Düzenli
Hz. Peygamber’in “Şehirlerinizi ihtişamlı, mescitlerinizi sade inşa edeniz!” ölçüsündeki vurgu şehirlerin kalıcılığa mı yoksa fâniliğe mi işaret ediyor? Dünyanın “fani”liği bilindiğine göre; üzerinde inşa edilen her şeyin de geçici, yıkılabilir, değişebilir olduğuna göre bu ‘mutlak ölçü’deki “İhtişamlı yapın” ifadesini nasıl yorumlamak gerekiyor? Bu Peygamber ölçüsü, birçok çağrışımları olmakla birlikte “ihtişamın bile faniliği”ne bir hatırlatma mıdır? Veyahut “fânilik idraki içerisinde ihtişam”ın da insanî bir ihtiyaç ve değer olduğuna da vurgu yapar diyebilir miyiz?
 
 
Binlerce yıllık antik eserlerin yıkılmaya yüz tutmuş diliyle adeta “benden ibret alın” dercesine ayakta kalmaya çalışan parçaları bile bir zamanların “ihtişam”ının sonuçta nasıl bir ‘sefalet’le sonuçlanacağını göstermiyor mu? Yeryüzünde ebediyet ve ölümsüzlük alameti olarak Firavunların inşa ettiği Piramitler bile zamana mukavemette ne kadar dayanabildi, dayanabiliyor?
 
 
Zaman, bütün intişamları, bütün eşyayı, malzemeyi parçalayan, öğüten en önemli araçtır. Çünkü zaman, mekân ve inşa “dünya görüşü” ve medeniyet tasavvuruyla alâkalıdır.
 
 
Merhum muhakkik mimar Turgut Cansever, bu manada kendisine sorulan “30 sene ömürle kısıtlı bir yapıyı bir mimar düşünebilir mi, yoksa zaten ebediyen kalacak şekilde mi düşünmek durumundadır?” sorusuna şehirle ilgili önemli bir ontolojik cevap veriyor: “Bütün insanlık tarihinde iki temel yaklaşım var. Ebedîlik peşinde koşan firavunlar biçimleriyle, yapı teknikleriyle ebediyyen orada kalacak yapılar tasavvur ediyorlar. Cengiz Han ise bütün şehirleri yıkıyor. Cengiz Han ve oğullarının şehirleri yıkmasının sebebi, donmuş bir dünyanın insanlara ve başka nesillere hükmetmesi ve onları esir alması manasına geldiğini düşünmelerinden; statik ne varsa hepsini yok etmeye çalışıyorlar.
 
Firavun’ların ebedîlik ihtirasının ürünü “yapı”larla, Cengiz Han’ın “yıkım”ı arasında bir fark var mı?
 
Cansever, peşinden sorulan “o zaman mimarlık tanımı gereği firavun’lara daha mı yakın?” sorusuna “Hayır!” cevabını vererek, Anadolu’daki ev” tarzlarına ilişkin ince bir ayrıntıyı örnek gösteriyor: “Çok iyi biliyoruz ki, ev planları bazen bir, iki asır devam ediyor Anadolu’da. Pencere standartları, bütün bir kasabada, hatta imparatorlukta, Mostar’daki pencerelerle Safranbolu’daki yahut Denizli’deki pencereler birbirinin aynı. Bütün bir kültür bütünlüğünde pencereden alınan tad müşterek oluyor. Bu, binanın içiyle dışı arasındaki ilişkinin ortak bakış açılarına dayandırılması demek oluyor.”
 
Cansever’in her iki cevabı şehir idrakinin, medeniyet dilinin, estetiğinin, zevkinin kaybedilmediği bir dünyada, “dünya görüşü”nün farklı coğrafyalarda da “yaşama biçimi”ni nasıl bir “müşterek zevk” havzasına oturttuğuna işaret ediyor. “Osmanlı dünyasında ise her şey çok daha yavaş, çok daha planlı, ama sürekli hareket halinde…” diyen Cansever, “bizim” şehirlerimizin önemli bir ilkesini hatırlatıyor: “sürekli hareket.”
 
Cansever açıklamalarının devamında modern zaman şehirlerinin kibirli ihtişamına ilişkin de şöyle konuşuyor: “Modern dünyada hakikaten unutulmuş olan şey, bu çevre dizaynı meselesi. Amerikan şehirlerinin merkez alanlarına baktığınız zaman, kimse yanındakiyle ahenk kurmaya çalışmıyor, yalnızca yanındakinden daha etkili olmaya bakıyor. Tabii bunun açıkça başka bir sosyal ve ekonomik sebebi var. Bu binaların hepsi, sermayenin yahut idarî organizasyonların güçlerini ispat etmek için öyle yapılıyor.”
 
Cansever’in 30 yıl önce söylediği ve verdiği örneği uzaklarda aramaya gerek yok. Yaşadığımız şehrin “dünya kenti”, “marka kent”, “Avrupa kenti” kompleksleri ve “metropol özentisi ve taklidî”yle ne hale getirildiğine bakmak yeterli !
 
Tek belirleyici “güç şehveti” ve “kâr hırsı”!
 
Cansever’in söylediklerini anlayabilmek için derin bir tarih, şehir ve medeniyet algısı gerekiyor. Yahut da sadece yaşadığımız şehre bakmak yeterli. Eğer bakabilir ve görebilirsek; şehirlerimizin özellikle tanzimattan bu tarafa ters bir “makas değiştirmesi”yle nasıl bir köksüzleşme, savrulma, bozulma, yabancılaşma kaosunda çırpındığını görebileceğiz.
 
Firavunlar “ne yaptıkları”nı biliyorlar, yaptıklarının “neye sebep olacağını” hesap ediyorlardı. Cengiz Han da “neyi yıktığını” ve yıktıklarının nasıl bir sonuç doğuracağını da hesap etmişti.
 
Biz ise, neyi niçin yapacağını, neyi niçin yıkacağını belirleyen bir “dünya görüşü ve medeniyet tasavvuru”ndan mahrum olmanın idraksizliğiyle yakalandığımız anaforda çırpınıp duruyoruz.
 
İhtişamın fanîliği ve aczi hatırlatmadığı şehirlerin kaosuna öylesine alıştık ki Eflatun’un mağarasındaki mahkûmlardan farkımız yok.

10 Haziran 2013 Pazartesi

“VAKIF MÜESSESESİ VE OSMANLI ŞEHİRLERİ” ÜZERİNE…

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Geçtiğimiz Mayıs ayında Ankara’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce organize edilen “Vakıf Haftası”nın açılışında Prof. Dr. Sadettin Ökten “Vakıf Müessesesi ve Osmanlı Şehirleri” konulu bir konferans verdi. Ökten’in son yıllarda şehir ve medeniyet tasavvuru konusuna ısrarla vurgu yapan konuşmaları, söyleşileri ilgi ile takip edilmesine rağmen, söz konusu konferans ne yazık ki gerçek muhataplarını bulamadı. Toplantıda ‘mecburen’ bulunması gereken bürokratlar ve akademisyenler ile bazı meraklılar dışında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, TOKİ ve özellikle de başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere belediyeler ile diğer kurumlardan hiç bir ilgilinin bulunmaması dikkat çekiciydi.

Vakıf ve Şehir gibi iki önemli tarihî ve güncel konuda “mütebahhir” bir ilim adamının konuşmasını dinlemeye tenezzül veya tahammül etmeyecek kadar ilgisiz olmak nasıl izah edilebilir bilemiyorum. Konferansın her cümlesi “vakıf, şehir ve medeniyet” olarak neleri kaybettiğimize, dolayısıyla “nelere yeniden sahip olmamız gerektiğine” ilişkin manifesto niteliğindeydi.

“Medeniyet tasavvuru”nun Osmanlı dünyasında insanla, şehirle ve vakıfla münasebetine dair  Ökten’in ‘Açılış Bildirisi’ niteliğindeki konferansından sondajlama aldığımız paragrafları aktaralım:

“Osmanlı kültüründe, Osmanlı müesseselerinin yapılışında, hayata geçirilişinde esas unsur, gözden kaybettiğimiz esas unsur, fail insan. Bir tip Osmanlı insanı var. Bu insan Müslüman. Müslümanlığı bugün anladığımız kapitalist dünyanın ağır baskısı altında sadece dar çerçevede kullanmıyorum. Hayata bakış itibariyle, tercihleri itibariyle, elindeki imkânları tasarruf etmesi itibariyle kendisine bazı ölçütler verilen ve bunları uygulayan insan olarak söylüyorum. Bu müesseseyi kuran ve bu şehri, bu müessese yardımı ile ayağa kaldıran insan Osmanlı insanı, dolayısıyla bu iki kurum bu insan sayesinde var.

Vakıf müessesesi Osmanlı şehrini kuruyor. Unutulmaması gereken husus bu şehri ve bu müesseseyi kuran ve yaşatan unsurun insan olması. Fakat burada şöyle bir hadise var: Bir başlangıç ivmesi veriliyor hadiseye. Mesela bu başlangıç ivmesini Sultan Fatih vermiş. Bu ivmenin arkasından kurulan vakıf müessesesi ve ona dayanarak ortaya çıkan şehir, o şehir bu insanı tekrar üretiyor. Ama Osmanlı insanının desteği olmasa o şehrin devam etmesi, yaşaması ve o tip insanı üretmesi mümkün değil. Bunu nereden çok net görüyoruz? Bunu modernleşen Türkiye’nin simge şehri olan İstanbul üzerindeki etkisinden çok iyi görüyoruz. Benim yaş itibariyle, muhit itibariyle, çevre itibariyle, aile itibariyle hatırladığım, bildiğim, denediğim eski İstanbul artık yok. Neden yok? Çünkü o eski İstanbul insanı yok. “Yeni gün yeni rızık” diyen, “rızkun cedid yevmun cedid” diyen ve bunu gerçek manada söyleyen Rezzak-ı alemin rızkına talip olan ve onunla yetinen İstanbul insanı olmadığı için o mekânlar da artık yok. İstanbul şehrinde şu anda o mânâ da yok.”

Modernitenin insan, varlık ve medeniyet telakkisine dair de şunları söylüyor Ökten:

“Modernitenin insanı varlık, dünya ve rekabet üzerine bir medeniyet tasavvuru kurmuş. Vakıf sisteminin insanı ise hizmet üzerine, merhamet üzerine bir medeniyet tasarımı kurmuş. Birisinin ürünü New York metropolü, diğerinin ürünü burada gördüğünüz eserler ve toplumsal yapı. Dolayısıyla şimdi New York’u Türkiye’ye taşıdığımız zaman kuru bir şehir değil, bir zihniyet taşınıyor Türkiye’ye. Sadece bina taşınmıyor, sadece cadde taşınmıyor. “

“Bir medeniyet tasavvurunun hayata geçmesi, görünür hale gelmesi insan davranışlarında fark edilir, hissedilir. Ayırıcı olarak tanımlanması için bu tasavvurun aksiyonlara intikal etmesi lazım. Bu aksiyonların da en komplike, en kompoze, en üst, en rafine hali şehirlerde görülüyor. Kırsalda da aksiyon var, hiç yok değil. Ama orda çok sade, çok net, çok naif aksiyonlar var, çok hoş ama şehir insan varlığının, o toplumsal yapının bütün öğelerinin katkıda bulunduğu bir üst aksiyon, bir sahne.”

“…Ve her medeniyet tasavvuru kendi simge şehirlerini kuruyor. Simge şehirlerden söz ettiğiniz zaman hemen bir tanesini söyleyelim. Mesela modern Fransa’nın simge şehri Paris. Modern Amerika’nın simge şehri New York. İtalya’nın simge şehri Roma. İslam uygarlığının iki tane simge şehri var; bunlardan bir tanesi Bağdat. Ortaçağ İslam uygarlığı’nın en parlak dönemi. Kutsal şehirleri bundan ayırıyorum. Çünkü onlar kutsal şehirler. Burada seküler bir düzlemde konuşuyorum, bütün dünyaya hitap eden bir çizgide konuşuyorum. Kutsal şehirler Müslümanlar için. Kudüs, o düzeyde bir renk getiremedi, Bağdat düzeyinde. Ama Bağdat Moğol istilasına kadar bütün ortaçağın simge şehri idi. Ondan sonraki dönemde iki asır kadar bir türbülans yaşıyor İslam dünyası. Fatih’in fethi ile beraber ikinci simge şehir İstanbul oluyor. Burada İslam medeniyetinin Osmanlı yorumunun başlangıcını görüyoruz.”

Selçuklu ve Osmanlı dönemi kurumlarını sadece tarihî çağrıştıran donuk bir “arkeolojik malzeme” olarak görmenin ötesinde, onları tarihî süreklilik halinde bugüne taşınabilecek ruhî formları üzerinde düşünmek, tartışmak, değerlendirmelerde bulunmak ve günümüze uygulanabilecek sonuçlar çıkarmak gerekiyor. Özellikle de şehirlerimiz için model-örnek olabilecek muhteva ve formlar yakalamak mümkündür. Ancak, şehir idraki; toplu konutlar, gökdelenler, AVM’ler ile beton ve asfalttan ibaret bir yönetici iradenin bu müthiş tarihî tecrübe ve stoktan çıkaracağı hiçbir sonuç yok.

Ökten, bu bağlamda külliyelerin Osmanlı şehirlerinin oluşumu ve gelişmesindeki rolüne vurgu yapıyor:

“Osmanlı külliyeleri o dönemde toplumun bütün ihtiyaçlarını sağlayan bir yapılanmadır. O dönemdeki toplumun bütün ihtiyaçları neyse onların hepsini bilâ-bedel karşılıyor. “Bugün Osmanlı külliyelerinin karşılığı modern hayatta var mı ve ne?” desem daha rahat anlaşılmak açısından, var. Ancak bilâ-bedel değil, bedeli var: AVM’ler. Herkes orada ve herkes mutlu (!)”

Siz kredi kartlarını konuşturun, taksiti konuşturun, alın, alın, alın gerekli, gereksiz. Bugünkü karşılığı bu toplumun bütün katmanlarında mutlulukla seyrediliyor. Hatta ya niye gidiyorsun desek de hoca biraz çağın gerisinde kaldı demiyorlar, ama diyebilirler, yakındır… Bu külliyeler şehri dönüştürüyor. İstanbul dönüşen bir şehirdir. İslam uygarlığı özgün şehirler kurdu. Meselâ Bağdat. Bağdat’ı bugün biz bilmiyoruz.  Bağdat’ı bilmezsek İslam ortaçağını anlayamayız. İslam ortaçağındaki büyük zirveleri bilmezsek İslam uygarlığını anlayamayız. Bu külliyelerden dönüşen bir şehir var. Yani bir başka uygarlıktan İslam medeniyetine dönüşüyor. 10 tane sultan yani padişah külliyesi yapılmıştır. Nerde? Sadece tarihî yarımadada. Burası Ankara, diyebilirsiniz ki bana İstanbul’u niye methediyorsunuz? Methetmiyorum, bir realiteyi anlatıyorum. Eğer vakıf medeniyetini, Osmanlı şehrini anlayacaksak, buna simge şehirlerinden başlamamız lâzım.”

Vakfiyeler’in önemine ve Osmanlı medeniyet tasavvurunun ‘yeni bir rasyonalite anlayışı’ getirdiğine de vurgu yapan Ökten, konuşmasına devam ediyor:

“İstanbul’da Fatih Vakfiyesi ile yepyeni bir medeniyet hareketi başlıyor. Daha sonraki dönemlere baktığımızda Kanuni ile bu hareket kemale erişiyor diyor kaynaklar. Zaman Rönesans zamanı. Coğrafya, mekân İslam uygarlığının o vakte kadar gelmediği mekânlar. Anadolu’yu da buna sayabiliriz. 1071 ve sonrası Anadolu’nun dönüşümü 2 asır sürmüştür. Hemen 1071’de Müslümanlaşmadı. Bu Müslümanlaşmayı bir din olarak söylemiyorum, bir dünya tasavvuru olarak söylüyorum. Yani Karamanlı Rum’un da o dünya tasavvuru içinde bir yeri vardır. Balkanlar, orta Avrupa, doğu Avrupa’nın güneyi ve Akdeniz adaları, o vakte kadar İslam tasavvuru ile tanışmayan yerler, bu mekânlar, yepyeni bir rasyonalite anlayışı ile karşılaşıyor. Bu ikilem içinde, bu ikili düzlem içerisinde Osmanlı medeniyet tasavvuru. Budapeşte’ye kadar gidiyor. “

Ökten, Osmanlı şehrinin oluşumunda “cami, medrese ve tekke”nin önemli bir sacayağı oluşturduğunu ifade ederek şunları söylüyor:

“…Osmanlı şehri dediğimiz olgu bir büyük mektep. Bu büyük mektebin içerisinde üç tane ana sınıf var. Üç ana kurum var: cami, medrese ve tekke. Bu büyük mektebin nüveleri bunlar. Bu üç kurumu yaşatan, besleyen vakıf sistemidir.  Külliyenin diğer unsurları bu üç kuruma yardım eden, bunların işini kolaylaştıran unsurlar. Kütüphanesi, darüşşüfası,  menzilhanesi, imareti  bunlara yardım ediyor. Neticede Osmanlı şehri ortaya çıkıyor. Osmanlı şehri bir mekân ama mekânın çok ötesinde bir şey. İnsan yetiştiren bir müessese.  Vakıf sisteminin temelinde de yatan Allah’ın rızasını tahsil. Demek ki öyle bir insan tipi ortaya konmuş ki, o inançtan ortaya çıkan bir motivasyonla davranış ortaya koyuyor. Bu davranış, vakıf sistemi üzerinden, o vakte kadar pek misli, emsali görülmeyen külliyelerle birlikte bir şehir inşa ediyor ve o şehir kendi insan tipini ortaya çıkarıyor. Bu insanın bugünkü kapitalist insanla uzaktan, yakından hiçbir alakası yok. Çünkü hayatındaki temel unsur hizmet, ötekinin temel unsuru ise varlık ve rekabet…”

Bugün Türk şehirlerine baktığımızda herhangi bir Türk şehrine gitseniz, ne tip insan yetiştiğini bir gözlemleseniz, yani ben bu şehre geldim, terbiye oldum, bu şehirde çok şey öğrendim deseniz bakalım hangi resim ortaya çıkacak? Böyle bir çalışmayı, gözlemi herkes yapabilir. Ben İstanbul’a gelen bir dosttan, bir yabancıdan gördüğüm İstanbul’da hayat çok güzel. Neden? Çünkü, (kelimeleri seçerek kullanıyorum) içgüdüsel dürtülerin önü açık. Demek ki öyle bir dürtüsel terbiye de söz konusu…”

Münzevî bir biçimde, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün zemin altı konferans salonuna mahkûm kalan bu önemli konuşmanın günümüz şehirlerine uzanan mânâsından nasipsiz olanların “tarih, şehir ve medeniyet” derdi olduğu söylenebilir mi?

Ne ilgili bakanlıkların, ne de belediye başkan ve yöneticilerinin “şehirleri”ne dair dertleri ve hayalleri yok! Tek hayalleri, göğü delen rezidanslar, AVM’ler ve yaşayan ölülere mahsus toplu konutlar!

Şehir kutsal bir emanet! Şehircilik kutsal bir uğraş!

Bugün ise; şehre dair ne emanetin, ne de uğraşın farkında olan yöneticilerin “mebzul” miktarda bulunduğu kıyameti yaşıyoruz!

Şehirlerimiz kıyameti yaşarken, daha fazla vakit geçmeden, kendini şehre “vakf” edenleri nasıl aramalı, nasıl bulmalı?

4 Haziran 2013 Salı

“ŞEHİR DOĞURAN ŞEHİR”den “ŞEHİR İMHA EDEN ŞEHİR”e…


Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Derler ki; eski Mısır Hiyeroglif yazısında “şehir” ve “ana” kelimeleri aynı sembollerle gösterilirdi. Bu ifadelendirme biçimi acaba, şehir-insan ilişkisinin kadîm zamanlardan beri sıcak ve kucaklayıcı bir temele oturduğuna mı işaret ediyor! Esasında şehrin “ana” olması, onun şefkatini, sahipleniciliği ve korumasını ihtiva eden bir vasıf olarak öne çıkıyor.

Mutlak kelâm Kur’an-ı Kerîm’de de, yeryüzünün ilk şehri Mekke’nin “ummül kura”, yani “şehirlerin anası” olarak bizzat yaratıcı tarafından belirtilmesi, şehrin temel niteliğinin “analık” olmasına işaret ediyor. Daha da geriye gittiğimizde, ilk insan-ilk peygamber Hz. Adem’le ortaya çıkan “şehir”in “ana”lık vasfının ona giydirilmiş kutsal bir nitelik olduğunu gösteriyor. Şehrin kutsallığı, orayı inşa ve iskân eden, onu idrak edenlerle kaim bir niteliktir. Gene Kur’an’da Cenab-ı Hakk’ın Mekke’ye “beled-il emin” olarak yemin etmesi de onun bu niteliğiyle ilgili olsa gerektir.

Şehrin bu temel niteliği olan “ana”lık, aynı zamanda “şehir doğuran şehir” olarak da temel bir anlam ve fonksiyona işaret ediyor.

Kutsal şehir Mekke’nin kitabımızda “ummül kura” olarak vasfedilmesi, aslında bizim şehircilik anlayışımızın temel karakterini, şahsiyetini de ortaya koyuyor. O karakter; bütün şehirlerimizin “şehir doğuran şehir” niteliğinde ve kapasitesinde olmasıdır. “Şehir doğuran şehir”, şehrin de nesiller gibi sürekliliğine, orijinalliğine ve en önemlisi bir şehircilik geleneği oluşturmaya işaret eder.

Şehir; ruhunu serptiği mekânlarıyla insanı koruyan, kendisine yaklaşanlara kucak açan, onları besleyen, büyüten, ‘yaşanmaya değer hayat’ı onlara sunabilen bir nitelik olarak ‘ana’ vasıflıdır.

Bu ontolojik (varlığa ilişkin) nitelemeler muvacehesinde, âriflerin-velîlerin dilinde insan vücuduna benzettikleri şehir; tıpkı insan organizması gibi, aldıklarını hazmedebilen, kendi bünyesine dönüştürebilen, onlarla hayatiyetini sağlayan bir bütün; kendine ait olmayanları da bünye süzgecinden geçirdikten sonra dışarı atan, yabancılaşmaya müsaade etmeyen bir ‘bünye sırrı’na sahiptir.

Bu noktada rahmetli muhakkik-mimar Turgut Cansever “İslam Şehri” ile ilgili bir soruya meseleyi derinlerden ele alarak şu cevabı veriyor: “Kur’an-ı Kerîm şehirlerle ilgili önemli hatırlatmalar yapmaktadır. Yani yok olan şehirler, medeniyetler, şehir insanından gelen yahut şehir çevresinden gelen, o toplumun varlığını tehdit eden meselelerle ilgili ikazlar, pek çarpıcı hatırlatmalar var. Keza İslâm kültüründe de şehirle ilgili pek çok ilginç metin bulmak mümkün. Şüphe yok ki bu metinlerin en çarpıcılarından bir tanesi İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn’de geçer. Hâtem’in Medine’ye seyahati anlatılırken Hâtem hadiselerle dolu seyahatinin son merhalesinde Medine’ye gelir ve şehrin kapısında ‘Burası neresidir?’ diye sorar. Şehir muhafızları ‘Medine-i Münevvere’ derler. Hatem der ki: ‘Burası eğer Medine-i Münevvere ise bana Peygamber’in sarayını gösterin’. Onlar da ‘Peygamber’in sarayı yoktur’ derler. ‘Öyleyle ashabın konaklarını gösterin’ der. ‘Ashab da konaklarda oturmaz’ derler. ‘Öyleyse içinde saray ve konaklar bulunan bir Firavun’un yaptığı taştan ve kireçten yapılmış bu şehir Firavun’un şehridir’ der. Valinin huzuruna götürürler. Orada da aynı şeyleri ifade eder. ‘Şüphesiz’ der, ‘Peygamber’in hayatında herkes için bitmeyen örnekler vardır’. Ardından Peygamber Hazretlerinin toprak ve kamıştan yapılmış bir damda oturduğu ifade edilir kendisine.’

Cansever bu hadiseyi naklettikten sonra “Bu hikâye, İslam şehrinin ne olması lazım geldiğini kavramak için çok önemli bir fikir ihtiva etmektedir. Bir neslin şehri inşa ederken müteakip neslin hayatını tamamen donduracak şekilde kalıcı yapılar yapması, bir neslin diğer neslin hayatına tahakküm etmesi anlamına gelir. Bu da en fazlı kalıcı olmak, en fazla tahakküm etmek tavrını yaşatmış olan Mısır Firavun kültürünün uzantısı olmak demektir.” tespitini yapıyor.

İşte Cansever de bizim şehrimizi “hayatın, varlığın, yaradılışın gerçeğine uyan bir oluşum” niteliğiyle ele alıyor ve ‘şehir doğuran şehir’in donmuş değil, ‘doğurabilen’ bir şehir olduğuna işaret ediyor.

Modern zaman şehirleri ise insanın kaosa gömüldüğü, kurtulmaya çalıştıkça daha da battığı, çırpındıkça yorgunluğunun-dermansızlığının arttığı bir zindana dönüşmüştür. Bu zindanda sadece biyolojik canlılara, sürüngenlere mahsus hayat biçimiyle yaşıyoruz.
 
Bakın şehirlerimize!
 
Biz, kâmil manasıyla şehir olarak Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün, Bağdat’ın, İstanbul’un ve daha nice medeniyet şehrinin “şehir üreten şehir” niteliğinin imha edildiğini görüyoruz.
 
Şehirlerimizin ana vasfının “kasvet ve kaos üretmek” olmadığını söyleyebilir miyiz?
 
Şehirlerimizi bu hale getiren insanoğlu’nun kendi kıyametini hazırlayan bir terminatör-yokedici olmasına kim engel olacak?
 
“Şehir doğuran şehir”den “şehir donduran şehir”e dönüşmek veya “şehir inşa eden şehir”i “şehir imha eden şehir”e indirgemek, bize mahsus bir modern zamanlar faciası olsa gerek.