29 Ocak 2017 Pazar

“ŞEHİRLERİMİZİN GENETİĞİ BOZULDU!”

YAHYA DÜZENLİ ile “ŞEHİR, MEDENİYET VE MİMARΔYE DAİR  SÖYLEŞİ.. 

1 - Malumunuz olduğu üzere rivayet o ki ülke olarak bir ‘yenilenme’ iddiasındayız. Bu çabamızı, birtakım yatırımsal faaliyetlerle güçlendirmeye, desteklemeye de çalışıyoruz. Yine ‘Yeni Türkiye’ söylemine ‘resmiyet’ kazandırılması yönündeki yaklaşımlar malumunuz. Bu iş ne yönde ilerliyor sizce?

Y.D: “Yeni Türkiye” yeni bir kavram değil. Hatta sıradan bir kavram. Sınırları belli olmayan, muhtevası muğlak ve müphem, sadece siyasî söylem olarak tedavüle sokulmuş bir kavram olduğu düşüncesindeyim. “Artık eski Türkiye yok” yerine “Yeni Türkiye” kavram olarak tedavüle sokulup iddia ihtiva ediyor. Ancak, iddialı kavramlar arkaları doldurulup, muhteva taşıyorsa ama şartlar olgunlaşmamışsa bu kez iddialı bir paranoyayı ifade ederler.

Yeni Türkiye, ilk defa büyük yabancılaşmayı yaşamaya başladığımız Tanzimat’tan günümüze uzanan çizgide adeta damak tadı söylemi. Cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal’in sloganı Yeni Türkiye idi. CHP’nin 1977 seçimlerindeki ana teması “Yeni bir Türkiye” idi. Milli Selamet Partisi’nin 1970’lerdeki temel sloganı da “Yeniden Büyük Türkiye” idi. Her seçim sonrasında iktidar olanların da Yeni Türkiye sloganıyla ortaya çıktığını görmek, yakın siyasi tarihimizin bilinen bir olgusudur.

Bir de Ak Parti iktidarıyla Yeni Türkiye’nin 2023 Hedefiyle birlikte söylenir olması girift ve ayrı bir mana ifade ediyor olsa gerek.  Endişemiz odur ki; 2023 hedefi denilen final, sadece 2 trilyon doları yakalaması beklenen milli gelir hedefinden ibaret olmasın.

Tabii 14 yıllık iktidarın reel politikte yaptığı birtakım önemli değişiklikleri ve maddî gelişmeleri de atlamamak lâzım. Ölçülüp, sayılıp, tartılabilen “mekanik işler”de önemli atılımlar yapıldı. Ama irfan, idrak, fikrî derinlik ve kuşatıcılık, kültür seferberliği, eğitim, şehircilik, kadın ve gençlik politikalarında, tarihi tecrübe ve birikimin devamı olabilecek bir tahkim, yol haritası maalesef “Yeni” diyebileceğimiz bir şey göremiyoruz. Tam aksine, bu hayatî alanlarda harcanmış, heba edilmiş, telâfisi imkânsız bir 14 yıl geçirdik. Oysa ki; iktidarın 14 yıllık söylemi ehil ve liyakatli kadrolar eliyle gerçekten “Yeni Türkiye” diyebileceğimiz bir değişime kapı aralamalıydı. Çünkü Ak Parti’nin iddia ve imkanları bu yönde bir dönüşümü ne yazık ki gerçekleştiremedi.

Siyasetçinin gelecek seçime kilitlendiği, bürokratların ek gösterge şehvetiyle, konformizmiyle ehil ve liyakatli ellere verilmediği, işlerin misyon adamlarına tevcih edilmediği bir siyasi ve bürokratik yapıyla karşı karşıyayız.

Halimizin muhasebesi için “geldiğimiz yer gelmek istediğimiz yer mi?” diye soralım?

2 - Yazılarınızı takip ettiğimiz kadarıyla şehircilik politikaları noktasında ‘şikâyetçilerden’ olduğunuzu biliyoruz. O kadar ki, ‘dirilişi olmayan bir ölüm’ halinden bahsediyorsunuz şehirlerimiz namına... Durum gerçekten bu kadar vahim mi?

Y.D.: Ne yazık ki çaresizce“şekva üzre” yaşamaya mahkûmuz. Şehir için feryâda aldıran yok. Bizimki şehir için münzevi bir çığlık sadece. Bizden önce büyük muhakkik-mimar Turgut Cansever’in feryâdları, haykırışları, çığlıkları, teklifleri duyulmadı, görülmedi ki bizimkiler mi duyulacak, görülecek? Kaldı ki ben “şehir ve şehir idraki” olarak sadece bir işaretçi olarak endişelerimi dile getirdim. Önce bu konuda Üstad Necip Fazıl’ın “şehre dair” fikrî ve sistematik derinlik ifade eden düşüncelerini seçip çıkardım. Sonra da günümüzün “Mimar Sinan”ı diyebileceğimiz rahmetli Turgut Cansever’i yeniden okumayı, inşa etmeyi teklif ettim. Bu konuda oldukça hacimli 2 kitabım yayınlandı, bir tane de yayıma hazır şehir kitabım var.

Durum gerçekten vahim! “Şehir” için feryadın vakti de geçiyor. Çünkü başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere TOKİ, İlgili Bakanlıklar, Sivil Toplum Örgütleri, mimarlar, vs. eliyle müthiş bir “şehir ifsadı” her tarafı sarmış durumda. Bu ifsat ve imha şehirlerimizi sadece biyolojik canlılara mahsus metabolitik barınma mekanları haline getirdi. Yeni şehirlerimiz “şehir” kimliğini ve muhtevasını kaybetti.

3 - İnsanımızın şehir, medeniyet, mekân ve mimarî idrakinin ifsat edildiğini öne sürüyorsunuz? Bunu biraz açmanız mümkün mü? Daha önce neydi ki bu kavramlara yaklaşımımız; şimdi ne oldu/k?

Y.D. : Evet, insanımızın şehir, medeniyet, mekan ve mimari idraki önce ifsad edildi, devamla da yok edildi. Şehir idrakimizin menbaına uzaklaştık ve yabancılaştık. Tarih içinde emsalsiz şehirler kuran, “yaşanmaya değer hayatın tecelligâhı” olan şehirler inşa eden bir toplum, bugün bu misyonunu imha ediyor. Şehirlerimizin “genetiği bozulmuştur”.

Bir şehrin genetiğiyle bir kez oynandı mı şehir artık kendisi olmaktan çıkıyor, kendisine yabancılaşıyor, başkalaşıyor. Artık tarihî kimliği, kadîm şahsiyeti yok oluyor. Bu genetik katliam doğrudan yok ediş biçiminde cereyan ettiği gibi, çoğu kez de gelebilecek muhtemel itirazları önlemek için, tedricî biçimde ve zamana yayarak gerçekleştirilebiliyor. Genetiğe müdahale bir kez gerçekleşti mi artık o şehrin organizması kendisini bir daha toparlayamıyor, kendine gelemiyor. Genetiğin bozulması demek, şehir birikiminin kodlarının hafızadan silinmesi demek.

Genetik bozulma, bütün canlılarda olduğu gibi şehirde de bulaşıcı bir enfeksiyon etkisi meydana getiriyor ve beklenmeyen, kontrol edilemeyen tümörleşmiş organların üremesine sebep oluyor.

Ülkemiz, hiçbir ülkede görülmeyecek bir şekilde, bu genetik bozulmayı doğrudan ve tedricen yaşamış olup, halen de bu genetik bozulma birçok şehrimizde kaotik bir biçimde devam etmektedir.


Tarihî süreçte şehirlerimizdeki genetik bozulmayı dört devreye ayırabiliriz.

Birinci devre; Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet’e kadar devam eden devre. Bu devrede Osmanlı’daki modernleşme-yenileşme-reform hareketlerinin bir sonucu olarak, şehir ve mimarîde meydana gelen “kendi olmak”tan çıkıp batının barok-rokoko tarzı mimarîsini kopyalama, şahsiyetsizlik devremizin açılmasına sebep oldu. 1839-1923 arası 84 yıllık dönem.

İkinci devre; Cumhuriyetin ilânıyla birlikte tarih ve medeniyet düşmanlığıyla cinnete dönüşen şehir katliamları. Öncelikle İstanbul, Konya, Diyarbakır… gibi tarihî şehirlerimizde yapılan katliamlar. Ayrıca yeni başkent Ankara’yı yeniden inşa etmek için Batıdan getirilen mimarların şehri bir kobay laboratuvarına çevirmeleri, İstanbul’da ise şehrin tarihî doku ve mekânlarının yıkımı ile başlayan, tek parti iktidarının katliamlarıyla devam eden devre. 1923-1950 arası 27 yıllık dönem.

Üçüncü devre; Çok partili hayata geçişle birlikte modern şehirleşme adına yapılan şehir imar planlarının uygulamalarıyla gene batı şehirlerinin çok kötü biçimde kopyalanması şeklinde devam eden süreçte şehirlerimiz arabeskleştirilmiş, kaosa ve başıboşluğa terkedilmiş ve köyden şehre hızlı ve kontrolsüz bir göç tsunamisi yaşanmıştır.  1950-2002 arası 52 yıllık karmaşa dönemi.

Dördüncü devre ise; 2002 yılında Ak Parti’nin iktidarıyla başlayıp, müthiş imkân, fırsat ve kaynaklara, yoğun bir “şehir ve medeniyet” söylemlerine rağmen, “kentsel dönüşüm” uygulamaları ve devletin toplu konut aygıtı TOKİ ile ifsât edilen şehirler ve heba edilen dönem… Bu dönemde Türkiye, tarihî şehir birikiminin verdiği imkânı yeniden ortaya çıkarabilecek ve yaşanmaya değer şehirler kurabilecekken, böyle bir irfan, idrak ve iradenin olmaması sebebiyle bu dönemi heba etti. 

Yüzyılımızın Mimar Sinan’ı olan rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in ikaz, feryâd ve tekliflerine rağmen ne yazık ki O’nu göremedi, anlayamadı. Yanından geçtiği dağın ihtişamı karşısında gözü kamaşıp kör olan siyasetçi-şehirci-yerel yöneticilerin hakim olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Ne yazık ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde şehir konuşmalarında Turgut Cansever’den alıntılar yapmasına rağmen ne kendisi ne de kadrosu O’nu anlayıp -adeta- bir mimarî tecdid döneminin açılmasını sağlayamadı.

Bu kategorik ayrımlara ve dönemlerinin siyasî iktidarlarına baktığımızda her biri birbirinden farklı zihniyet kodlarına sahip olmasına rağmen, 175 yıllık sürecin tamamı, şehir ve mimarîde tarihî şehir birikiminden kaçış, red ve inkâr ve son dönemde de sadece dudak tiryakiliği şeklinde sahiplenme söz konusudur. Nitekim Cansever de 1993 yılındaki bir söyleşisinde “Türkiye’deki tahribatın 150 yıldır devam ettiği”nin altını çizmiştir.

O Cansever ki; bir mimarda olması gereken irfan ve tarihî derinlikle insanın Yaratıcı ve dünya ile olan tezyin edici rolüne ilişkin muhteşem bir tespit yapar: “Dünya, Allah ne yaptıysa güzel olduğu için güzel oluyor. İslâm, bu güzelliği fark etme ve muhafaza etme mükellefiyetini yüklüyor insana. Dolayısıyla dünyanın güzelliğini idrak etme imkânı doğuyor insan için… Dünyayı bilirken de Cenab-ı Hakk’ı bilmiş oluyor. Bunu bilince de dünyaya karşı sorumlu hale geliyor. Bu bilince sahip tek yaratık olunca, bu güzelliğin hüsn-ü muhafazasını da yüklenebilecek yaratık oluyor.” Cansever, bu ontolojik idrakle insanın görevinin “ilâhî iradeye yönelik bilincini yaptığına yansıtmak” olduğunu ifade ediyor.

Bu feryâdları kim anlayabilir? Niyaz-i Mısrî’nin söylediği gibi “katre nice anlasın, umman olan anlar bizi”, “her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi”.

Şehirlerimizin bu genetik bozulmadan yeni bir genetiğe geçişi için ihtiyaç duyulan şey yeni bir şehir ve mimarî idraki ve ahlâkıdır…

Tarihte, şehirlerimizi tahrip eden Haçlı ve Moğol istilâları gibi, modern zaman şehir istilâlarını yaşıyoruz.

4 - İnsanın ‘eserinin kurbanı’ oluşu ve ‘mekânda kendini kaybedişi’ sizin yazılarınızda kullandığınız ifadeler. Biraz daha ileri gitmeniz gerekirse, ‘insanın inşa ettiğine kul’ ve ‘köle’ olmakta olduğunu; bir bakıma ‘putunu inşa’ ettiğini de söyleyebilirsiniz sanırım?

Y.D.: Sadece şehir ve mimaride değil, her alanda eser-müessir ilişkisinde bu tehlike var. Ancak, selîm bir itikad ve akılla yola çıkarsanız ancak “eseriniz önünde mahkûm” duruma düşmezsiniz. Bu insanlığın “kadîm” meselesidir. Eseri önünde mahkûm insan.. Oysa ki, insan “eşya ve hadiselere hakim” bir sıfatta yaratılmıştır. Batılı bir mimar, muhteşem bir eserini bitirdiğinde ona hayran hayran bakar ve önünde eğilir. İşte bu eseri putlaştırmaktır. Aletin esaretine girmektir. Bizim dünya tezyinatımızda, ne kadar mükemmel olursa olsun “eserin ve insanın fâniliği”ni ve Cenab-ı Hakk’ın “cemal” ve “kudret”ini yansıtmalıdır. Öyle de olmuştur. Bakın tarihî süreçteki şehir ve mimari eserlerimize. Maveraünnehir’den başlayarak Selçuklu, Osmanlı coğrafyası bunun sayısız örnekleriyle doludur. 

Her ne olursa olsun haddini aştığı zaman zıddına döner. Mimarî eser de öyle. Batının özellikle katedralleri ile bizim büyük selâtin camilerimize bakın. Her ikisiyle karşılaştığınızda birisinin küstahça tekebbürü önünde içinizi kasvetin kapladığını görürsünüz. Diğeri önünde (İslâmi eserler) ise cemal ve celâlin tecessümünden size doğru yayılan ferah ve rahatlığı hissedersiniz. Bu, referansları birbirinin zıddı iki dünya görüşü ve medeniyet idrakinin mekanda yansıması ve insana kendini hissettirmesidir.

5 - Malum ‘Medeniyet’ kavramının kökü ‘Medine’den yani ‘Şehir’ kelimesinden geliyor. Medenilik ‘Şehirlilik’ şeklinde tercüme edilebiliyor. Bu noktadan da hareketle İslam’ın ‘şehircilik’ anlayışını, yaklaşımını nasıl özetleyebilirsiniz?

Y.D.: Medine-Medeniyet ilişkisi etimolojik ilişkinin ötesinde bir anlamlandırma… Bunu önce Üstad Necip Fazıl’dan sonra da muhakkik mimar Turgut Cansever’den dinleyelim isterseniz. Diyor ki Üstad :

“Bizim şahsiyetli bir dünya görüşümüz varsa, mutlaka hususi bir şehir tipimiz; ve şahsiyetli bir şehir tipimiz varsa, mutlaka hususî bir dünya görüşümüz olmak icap eder; müzmin boşluğumuzu ve bir türlü olamayışımızı müşahhas plânların en sert, en katı ve kolayca elle tutulur cinsinden olan şehir plânında arasaydık, belki en esaslı eksiklerimizin mizanına ererdik.

Hendese ve nisbetin bütün şiirile, hendese ve nisbet sıkıntısının bütün şiirini bir arada kucaklayan ve Süleymaniye kubbesine liyakat ilân eden o Türk şehri ki, Van kedileri gibi umumî bir soy benzerliği içinde başka başka çatıları, sokakları, meydanları ve her türlü müesseseleriyle, milyonluk celselerimizin, zaman içinde mekân ve mekân içinde zaman ölçüsünü heykelleştirecektir; bütün devlet ve millet kadromuzda bu tasayı çeken kaç kişi var???”

Medine, Medeniyet kavramlarını dudak tiryakiliğine kurban etmeden, zorlama bir alaka kurmadan ve etimolojik çağrışımlarla yetinmeden, Üstadın işaret ettiği “Dünya görüşü”ne malederek yeniden üretmek, yaşatmak, inşa etmek gerekiyor.

Cansever de şunları söyler bu konuda:

Yeryüzünün imar ve inşasının insanın temel mükellefiyetlerinden birisi olduğu ve bu anlamda onun “amel-i salih” bağlamında en önemli eylemi olduğuna işaret eden Cansever; Şehir; ahlâkın, sanatın, felsefe ve dinî düşüncenin geliştiği ortam olarak, insanın bu dünyadaki vazifesini, en üst düzeyde varlığının anlamını tamamladığı ortamdır.” diyerekMüslümanların şehri”ne dair ekseni ortaya koymuştur. Ayrıca, vefatından 3 yıl önce verdiği bir konferansın ismi O’nun hayatını ve eserini neye adadığının cevabı olduğu gibi, şehirci ve mimarın gayesini de ortaya koyar. Konferansın ismi: “Ahiretin sorumluluğunu taşımak ve dünyayı güzelleştirmek”tir.

Cansever, ahiret bilincinin aynı zamanda bir ahlâki sorumluluk bilincinin temelini teşkil ettiğini vurguluyor: “Ahiretin, aslında insanlarda bir sorumluluk duygusu, bir düşünce, bir idrak oluşturduğunu bilmemiz gerekiyor. 1950’lerde, ‘İstanbul nüfusunun; ülke nüfusunun artışı şöyle olacak, onun için şu gibi tedbirler alalım, almamız lazım.’ dediğimizde karşılık olarak, ‘Boş ver onları, bugün biz rahat yaşayalım, gerisi ne olursa olsun.’ deniliyor; doğrusu insanlığa karşı kendini sorumlu hissedeceği yerde, o günü rahatça geçirmek isteyen, o günü yalnız kendi için düşünen, istismarcı, gayri ahlaki bir tavır ortaya çıkıyor. Ahiret bilinci, bu nedenle, bir ahlaki sorumluluk bilincinin, idrakinin temelini teşkil ediyor.”

Bu idrakle İslâm Şehri’ne dair temel dinamiklerin altını çizen Cansever; “İslâm şehri insanlık tarihinin çok müstesna bir ürünüdür.” der ve şöyle devam eder: “Bu şehri iki özelliğiyle algılamak mümkün. Bir, hâkim iradenin görünür olmaması, ikincisi de kendiliğinden oluşmuş bir güzellik olması. Bir birlik içinde görünür olan iki ifadenin bir toplumu, bir şehri yönetirken iki temel varlık realitesini gözden uzak tutmamak üzere girişilmiş teşebbüsler sonucunda vücuda gelmiş olması…” Cansever, bu konuda Osmanlı şehir uygulamalarından günümüze taşınabilecek örnekler de vermektedir.

6 - Bir çalışmanızda “Tarihte ‘modern zaman barbarları’ olarak yer almak istemiyorsanız, arkanızda bıraktığınız seyyiat ve menhiyatlarla birlikte şehri terk edin!” diyorsunuz. Nereye?

Y.D.: Mevcut ve potansiyel modern zaman barbarlarına söylenmesi gerekeni söylemişiz. “Şehri terk edin!” demek, şehri ifsattan, imhadan vazgeçin demek!  İnsanlar, terk-i dünya ettiklerinde ya “hasenat”la ya da “seyyiat”la hatırlanacak ve dua ve beddualar bu yönde olacaktır. Biz de bu cümlemizle şehir ifsatlarına bakarak sadece bunu hatırlattık. En meş’um kul hakkına tecavüz “şehir ifsadı”dır. Şehri insanların, çocuklarımızın, torunlarımızın yaşayacağı “kaos bataklığı” haline çevirmektir. Şehrin, insana tevdi edilmiş “emanet” olduğunun idrakinin kalmadığı yerde, kime ne söylenebilir? Hangi kul hakkından bahsedilebilir?

7- Eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in ‘Köy Kent Projesi’ hakkında değerlendirmeniz nedir? Bu projenin ‘Millileştirilerek’ güncellenmesini faydalı görür müsünüz?

Y.D.: Cumhuriyetin tarihî kültür ve irfanı yıkım ve nesillerin hafızasını yok etme projesi olan Köy Enstitülerinden sonra, 1970’li yılların başında “kırsal kalkınma” görünümü altında köyü ve köylüyü ifsat projelerinden birisidir. Komünist dönem kafa yapısının ürünü bir tasarım. Üzerinde durmaya değmeyecek kadar bayağı bir proje. Nitekim tutmadı. Sol-Kemalist ideolojinin av malzemelerinden birisi olduğunu düşünüyorum. 

8 - Bir de bu ‘Yeni Nesil Cami’ denen olay çıktı karşımıza… ‘Yatay-dikey yapılaşma’, ‘Geleneksel-modern mimari’ tartışmaları arasında kaşla göz arasında mabetlerimizi kelimenin tam manasıyla yerin altına sokmaya teşebbüs ettiler ve bunun pilot uygulamalarını da hayata geçirdiler. ‘İslam’ı bir ‘yeraltı dini’ olarak sosyal yaşamın dışına öteleme’ şeklinde ‘ağır’ eleştiriler mevcut bu projeye… Siz nasıl görüyorsunuz?

Y.D.: Artık ifsad o dereceye vardı ki, rahatsızlıklar ortaya çıkınca bu sefer, anlamsız, temelsiz, hiçbir tarihi kök ve muhtevaya sahip olmayan “yatak yapılaşma” gibi bir ucube kavrama sarılma başladı. Dikine yükselttiğiniz beton hapishaneleri yıkıp, enlemesine yani yatay hale getirince mesele hallolmuş oluyor mu? Sorunuzdaki “Yeni nesil cami”lere girmiyorum, konu uzayabilir… Sadece Cansever’in ““Cumhuriyet, Cami Mimarlığını İhmal ederek marazileştirdi” tespiti giriş cümlesi olarak facianın boyutlarını göstermeye yeter. Biraz daha ileri giderek şunu söyleyelim: Cumhuriyetle birlikte cami, ruhuyla da maddesiyle de imha sürecine sokuldu ve bu imhaları göre göre (ortadaki muhteşem örneklere rağmen) kendi cami mimarimizin dinamiklerine yabancılaştık.

9 - Güncel bir yaklaşımla bitirelim? Bugün özellikle büyükşehirlerimizde (metropol) örfümüzü, adetlerimizi, kültürümüzü koruyamadığımız gibi temel değerlerimizi ve hatta itikatlarımızı, ideallerimizi, inançlarımızı kaybetmekteyiz. Bu görüşe katılır mısınız? Bu doğru bir tespit ise, şehirleşmenin, ‘büyükşehir’ olgusunun ‘İslami’ olmadığı söylenemez mi?

Y.D: Bir “değerler kaybı” olduğu muhakkak. Kaybede ede gidiyoruz. İtikad, ideal, fikir… Bunlardan o kadar koptuk, uzaklaştık, unuttuk, terkettik ki neredeyse başka galaksileri çağrıştırıyor. Her şey mihverinden çıktı, yatağını kaybetti. Modern zamanların insanları olarak giderek büyük metropollere mahkûm bir hayat sürmek zorundayız. Sürgünler ve sürüngenler gibi… Modern zaman alâmetleri olan gökdikenleri ve sitelere hapsedilmiş canlıların sadece gastroya ve biyolojik ihtiyaca indirgenmiş uğraşlarına hayat denilebilir mi?

Bir vakıanın İslamî olup olmamasının temel ölçüsü; kaynağı, ne getirip götürdüğü, kullanıldığı yer, neye hizmet ettiği ve amacı yâni muhtevasıdır. Çerçevesini nasıl çizdiğiniz ve içini nasıl, hangi ölçüye, referanslara göre doldurduğunuzdur. Büyükşehirler de, kuruluş felsefesi ve “yaşanmaya değer” niteliğiyle inşa edilebiliyor ve sürdürülebiliyorsa şüphesiz (dün tarihte olduğu gibi) bugün dünyada “bizim metropololerimiz” olarak remz şehirler olarak inşa edilebilir. Bu konuda hâlâ tarihi şehir birikim ve stokumuz bize yol gösterecek niteliktedir. Bunu görebilmek ve anlayabilmek için de muhakkik-mimar Turgut Cansever’in kılavuzluğuna ihtiyaç var.

Büyük ârif Yunus Emre’nin muhteşem mısra’ının yeridir: “Kasdım budur şehre varam; feryad ü figan koparam!”

İnşaallah feryatlarımız işitilir.


(Akit Gazetesi, 22 Ocak 2017) 

ÜSTAD NECİP FAZIL: “DİVANELERE MUHTACIZ !”

Yahya Düzenli

Kavramları, “zehiri şifaya tahvil edici” bir usûl, muhteva ve terkiple ele alıp temellendiren ve adeta ete-kemiğe büründüren Üstad Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü’nde “Divanelere Muhtacız” başlığıyla, “divane” kavramına vurgu yapar ve bugün muhtaç olunan ruh ve mükellefiyete dair şunları söyler:

“Garplıların (possédé) diye bir tâbirleri vardır; zapt veya istila olunmuş mânasına gelen bu tâbir; bir fikir veya his tarafından kavranıp, sımsıkı yakalanıp, başka tarafa bakmaya, başka birşey düşünmeye imkân ve mecali kalmamış insanlar hakkında kullanılır. Ve bu tâbir, bazan, marazî ve muvazenesiz ruhların; bazan da, kendilerini bir davaya kaptırmış, gönüllerini yalnız o dava ile doldurmuş kahramanların vasfıdır.

Her kahraman mutlaka bir (possédé)dir; fakat her (possédé) mutlaka bir kahraman değildir. İşte, muazzam davalarla şişip büyümesi ve sonunda insan topluluklarını eteğine dolayıp göklere yükseltmesi gereken ulvî ve sağlam ruhlarla, delice vehimler yüzünden şişemeden patlayan ve sönen, fakat dış manzaraları ilk misali andırıyormuş gibi duran süflî ve hasta ruhlar arasındaki fark!.

Bu tâbirin mukabilini bize “divane” sıfatı verebilir. Bizim ihtiyacımız, yalnız bu mânada, ulvî ve müspet mânada divanelerdir. Oysa, devrimizde, kâmil iman, kâmil ahlak, kâmil insan gibi, en az bulunan, hemen hemen kalmamış gibi duran nesne…

Büyük bir velî, kendisine “Siz zamanımızda sahabîlere eşitsiniz!” diyen müritlere şu cevabı vermiş: 

“Ben nasıl sahabîlere eşit olabilirim ki, siz onları görseydiniz divane derdiniz; onlar da sizi görselerdi böyle Müslüman olmaz derlerdi!” Âlemde hiçbir misal, (possédé) ve “divane” tâbirlerinden anladığımız ulvî ve müspet mânayı bu kadar azîm çapta belirtemez. İşte muhtaç bulunduğumuz müspet ve ulvî divaneliğin son durak noktası!..

Cihanda büyük ve ulvî insan olarak kim gelmişse hepsi de müspet cepheden birer divanedir. Aşkın zıvanadan çıkardığı insan olarak, divane olmadan bir iş görebilmeye, bir hamle gösterebilmeye imkân yoktur.”

Üstad’ın 1943’te fiilen başlayıp 1983’te vefatına kadar devam eden kırk yıllık destanlık mücadelesi, yukarıdaki ifadeleriyle ancak “Allah ve Resulü” davasına fâni olmuş “ulvî divane”liğin nasılını gösteren örnek bir hayattır. Bu hayat, öyle bir “yaşanmaya değer hayat”tır ki; “Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.”

İşte “Divanı olmanın”, Necip Fazıl olmanın bedeli, hayatını (kendi ifadesiyle) “başını bir gayeye satmış kahraman” gibi “çile”ye talip olmak, ‘varoluşun hesabını’ vermektir. O’nun hayatı; fikri “yaşamak”, yaşamayı “fikir” bilen bir hayat olarak, Allah ve Resulü’ne adanmış muhteşem bir hayattır. “Yol O’nun varlık O’nun, gerisi hep angarya!” diye haykırması bu halin ifadesidir.

Üstad; bütün bir ömrünü “huzur”da yaşamış ve “hayret”te geçirmiş bir “ulvî divâne”dir. Bu huzur, ‘zihin konforu’ türünden bir huzur değil, her an hesaba hazır, “kimin huzurundayım?” tedirginliğini yaşayan bir mihrak şahsiyetin o büyük “huzur”daki duruşudur. “Huzur” ve “hayret”, İslâm Tasavvufu’nun iki önemli kavramı olduğunu bilenler, Üstad’ın ‘büyük huzur’daki duruşunu bir nebze olsun anlarlar. 

Necip Fazıl gibi “divâne” olmanın bedeli; yorulmayan, yılmayan, enerjisi eksilmeyen, hapishanelerin ve tehditlerin engelleyemediği “meşakkat dolu” bir hayat, bugünün ve yarının yol haritası niteliğinde 120 dev eserin ortaya konulmasıdır. 

Tanzimatla başlayıp Meşrutiyetle devam eden Cumhuriyetle öldürücü darbe indirilen tarih ve medeniyet davamızın divanesi olarak Üstad’ın hayatı; “Bir zerreciğim ki arşa gebeyim. Minicik gövdeme yüklü Kafdağı ” mısralarıyla, yüklendiği misyonun ağırlığı ve bunun yerine getirmesine ilişkin bir “bedel ödeme”dir.

Ortalığı her türlü itikadî sapıklığın, fikrî sığlığın ve tutarsızlığın kapladığı, istikametini kaybeden bir neslin varlığını idrakte, kim ve ne olması gerektiğine dair yol haritası Üstad Necip Fazıl’dadır.

Anlayacak idrak, görecek göz, işitecek kulak ve titreyecek kalp olması şartıyla!

“Divanelere muhtacız”  bir feryâdın ötesinde bir mükellefiyet ihtarıdır!

Nasıl mı?

 “…divanelik, aslî, esasî ve hakiki kutbiyle gerçek imanın verdiği bir sıfat; ve insanı aracılığa, buluculuğa, keşfediciliğe, yapıcılığa, yakıştırıcılığa memur eden ilâhi bir lûtuf… Divaneliktir ki, yedirmez, içirmez, uyutmaz, gaflete daldırmaz, vazgeçirtmez, ümidsizliğe düşürmez; ve mutlaka dindirir, yaptırır, koşturur, bağırtır, saldırtır, vardırtır, erdirir.

Tarih boyunca Türkün başına ne geldiyse, hep ulvî ve mukaddes vecd ve aşk seciyesini gölgelendirmesi ve divanelikten uzaklaşma yüzünden geldi. Türkün, plânla, bu seciyesini gölgelendirmeye ve ulvî divanelikten uzaklaşmasını sağlamaya çalıştılar. Bugünse elimizde, birtakım klişeleri papağanvâri heceleyen, fakat imanın ruhu olan divaneliği zerre miktarı kalbine sindiremeyen müstehaselerden [fosillerden] başka kimsecikler kalmadı.

Mukaddesatçı Türk!.. Dâvamızın birinci ruh ve ahlâk kaidesi olarak evvelâ divaneliğin çaresini bulman, ruhunu vecd ve aşk yeline kaptırman, böylelikle bizi anlaman, bize yapışman lâzımdır.
Mukaddesatçı Türk!... Hep fani 24 saatleri kollayan ve kovalayan miskin ve nâmevcut hayatın açıkgöz muvazenelerinden olmaktansa insanlığın biricik haysiyeti, ulvî ve ebedî divaneliğe koş!.. İşte o zaman seninle anlaşılır ve kervanımızı kurabiliriz. Yoksa, iş yok!.”.


Üstad’ın “Divanelere muhtacız”ından pay sahibi olabilenlere ne mutlu!

(Hüküm Dergisi, Şubat 2017)