duzenliyahya@gmail.com
Yaşadığımız şehirde göremediğimiz pek
çok şeyi çoğu kez yabancılar ‘bizden bir göz’le görürler, biz de hayret ederiz.
İçerisindeyken göremediğimiz, hissedemediğimiz şehri bir cümle ile öyle
resmederler ki şaşırıp kalırız. Bilhassa batılı seyyahlar, haçlı seferlerinden
itibaren oluşturulan ‘batıdaki doğu imajı’nın aksine şoklarla karşılaşırlar. Bu
anlamda çoğu batılı seyyah, fikir ve edebiyat adamı gözlemlerini aktarırlarken
batının bu saplantılarına da vurgu yaparlar. Özellikle İstanbul, batılıların
imaj dünyalarında önemli bir yere sahiptir.
19. yüzyılın ünlü Fransız yazarlarından
Claude Farrere de bunlardan birisi. Dünyanın birçok ülkesini/şehrini
dolaşmasına rağmen İstanbul’u farklı bir yere koyar ve İstanbul’la ilgili
önemli notlar tutar. İstanbul’a ilk olarak 1902 yılında gelen Farrare, henüz
mimarî olarak tahrip edilmemiş olan şehre hayran kalır 1908 yılında, 1939 ve
1950 yıllarında da tekrar İstanbul’a gelir ve gözlemlerde bulunur. Türkiye’yle
ilgili birkaç eseri bulunan Klod Farer’e 1910 yılında ‘Mecidiye Nişanı’
verilir. 1922 yılında da adı İstanbul’da
bir caddeye verilir.
Klod Farer’e, otuz yıl sonra İstanbul’a
ikinci kez geldiğinde “İstanbul’u nasıl
bulduğunu” sorduklarında şu müthiş cevabı verir: “Bulamadım ki!” Bu cümle İstanbul’la birlikte diğer tarihî
şehirlerimizin de trajik akıbetini ifade ediyor.
Cumhuriyetle birlikte başlayan medeniyet
katliamında vahşi bir şekilde tahrip edilen/katledilen tarihî şehirlerimizin tamamında,
özellikle de İstanbul’da yapılanlar tam bir şehir katliamı (urbutise)’dir, bir
jenosittir.
Erken cumhuriyet döneminde uygulanan bu
bilinçli jenosit, İnönü döneminde devam etmiş, daha sonra bilinçsiz bir şekilde
sürmüş olup, günümüzde de ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında devletin ‘toplu koğuş
aygıtı TOKİ’ eliyle devam ettirilmektedir. Ne yazık ki katliamlarını zafer
olarak ilan eden bir vahşi gibi, insanlara ‘toplu tabutluklar’ inşa etmekle
öğünen TOKİ, gecekonduları temizlemiyor, hafızayı
temizliyor, süpürüyor, yok ediyor. Katledile edile son parçaları kalan şehri
siliyor. Yâni şehir diye bir şey bırakmıyor. Gelecek nesiller şehir olarak
bu ‘toplu tabutluklar’u görecek.
Mitolojik bir yok edici gibi
şehirlerimize üşüşen ve bununla yetinmeyen ‘kifayetsiz muhteris’ siyasîler,
belediye başkanları, müteahhitler ve rant avcılarının etkili vasıtası haline
gelen TOKİ’yi bakalım kim durduracak? Şimdilik, durdurulması mümkün görülmüyor.
Çünkü bu bir ‘zihniyet’. Yâni şehre musallat bir ‘düşünce ve yıkım biçimi.’
‘Neyin katledildiğinin bile farkına varamadan,
amansız bir ‘his iptali’ne
yakalanmışçasına bu jenosidi hayranlıkla seyrediyoruz.
Bugün nekropole dönmüş harabeleri
bulunan bir zamanların muhteşem Roma metropolleri gibi, bin yıllar sonra değil,
on yıl sonra bile doğduğumuz, yaşadığımız, hatıralarımızın bulunduğu şehre
geldiğimizde onu tanıyamıyoruz, yerinde bulamıyoruz!
“Burası benim şehrim” diyemiyoruz. Ondan bir iz, ondan bir eser, ondan bir
tat, ondan bir renk bulamıyoruz.
Geçtiğimiz hafta Ankara’da Gazi Ünv. Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mahmut Özbay’la sohbet ederken, İstanbul’a ilk defa ne zaman gittiğimi sorduğunda, 1976 yılında cevabını verdim. Kendisi de ‘ben de 1976’da gittim’ dedi ve ekledi: “Bugün İstanbul lösemili bir çocuk gibi her gün eriyor. Fakat hastalığın kimse de farkında değil!”
Sadece İstanbul değil, bütün
şehirlerimiz bu tedavisi imkânsız hastalığın pençesinde çırpınıyor, eriyor. Şehri
dönüştürme adına yapılan her müdahale adeta ‘kemoterapi etkisi’ yapıyor ve
vücudun başka bir organını daha tahrip ediyor. Böylece yıkım hızlanıyor, ölüme
doğru koşuyoruz.
Hastalığın metastas yaptığı şehirlerimiz,
damarlarına zerkedilen gökdelen, rezidans, AVM ve plaza karışımından ibaret kemoterapiyle
ayağa kalkacağını zannediyor.
Şehirlerimiz yok oldu. Şehirde sadece
ölümü bekleyen biyolojik bir canlıdan ibaretiz. Klod Farer’in ‘bulamadığı’
şehirde biz ‘yaşadığımızı’ zannediyoruz öyle değil mi?
Şehirlere musallat olmuş “şerir”lerin
farkına varmadıkça ve bunlardan kurtulmadıkça şehirlerimiz katledilmeye, yok
olmaya devam edecektir.
Niyazi-i Mısrî
Hz.leri “Her kim ki ol şehre gelir, her korkudan azad olur” diyordu.
Bugünkü şehirlerimize gelen için de herhalde “Her kim ki ol şehre gelir, her korkuya düçar olur” demek
gerekecek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder