13 Eylül 2011 Salı

TRABZON SOLAKLI VADİSİ'NDEKİ "HES TRAJEDİSİ"...

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

“Çevre idraki”, insanın kendisini var etme biçimini besleyen temel idrak alanlarından birisidir. İnsan’a “emanet edilen” yeryüzünü maddi ve manevi olarak âbâd etmek, emaneti sahibine iade edene kadar varoluşunu anlamlı kılacak bir ‘görev’ olarak ona verilmiştir. İlk insandan itibaren insanoğlu bu emaneti ihyâ veya imhâ yolunda uğraşıp duruyor. İnsanın bu idrakine bağlı olarak yaşadığı çevrenin doğal yapısına müdahalesi de bu iki temel yönde gelişiyor. “Çevre idraki” çağrıştırdıklarıyla sadece doğal çevreyle sınırlı değil, onu aşmış, onun ötesinde ‘ontolojik bir idrak’tir.

Orman ve Su İşleri Bakanı’nın Trabzon’lu Çevre ve Şehircilik Bakanı ile birlikte 16 Ağustos’ta Trabzon’da HES’lerle ilgili yaptığı açıklamadan yola çıkarak, çevre ve geleceğimize ilişkin düşüncelerimi ifade etmek istiyorum. Bakan/Bakanların aşağıdaki sözleri “şecaat arzederken sirkatin söyler” türünden, “asalım, mahkemesini sonra görürüz” niteliğindeydi. Jakoben bir “mühendis kafası”nın ürünü bu beyanları, gecikmiş olmakla birlikte biraz irdeleyelim. Çünkü açıklama, Ülkemizin en güzel yerlerinden Trabzon “Solaklı” Vadisi’yle ilgiliydi.

Orman ve Su İşleri Bakanı, Trabzon İl Koordinasyon toplantısında şunları söylüyor: “Solaklı Vadisi ile ilgili örnek çalışma var. Onu sunacağız önce. Solaklı Vadisi'ni niye seçtik. HES’lere karşı kamuoyunda bir tepki var. Bunun pek çoğu yersiz aslında ama biz de bu konuda HES’lerden önce bir vadinin durumu neydi, HES’lerden sonra bunu göstermek için böyle bir örnek vadi seçelim dedik. Biri Solaklı Trabzon'da, diğeri ise İyidere Vadisi. Vatandaşlar bu iki vadideki ekolojik muhteşem çalışmaları görünce diğerlerinin de böyle olmasını isteyecektir. HES’lerin asla çevreyi tahrip etmediğini, çevrenin bu şekilde daha muhteşem bir dönüşümle mesirelik alan kullanımına, hatta turizme açılabileceğini de göstermiş olacağız. Vadileri o şehir için hayat kaynağı şeklinde düşünüyoruz. Bizim ‘üç E’ prensibimiz vardı. Emniyet, ekonomi ve estetik. Estetik daha önce son plana atılıyordu, hatta dikkate bile alınmıyordu. Bundan sonra birinci plana alınacak dedik.”

Çevre ve Su İşleri Bakanı açıklamasında “kamuoyundaki tepkilerin çoğu yersiz” derken, aslında tepkilerin haklılığını da kabul ediyor.

Bizim gördüğümüz Solaklı Vadisi ile “Sayın Bakan”ın gördüğü Solaklı Vadisi aynı değil. Sayın bakan herhalde kendisine sunulan ‘Solaklı simülasyonu’nu gerçek zannediyor. Çalışma yapmak, daha doğrusu tahribat yapmak için örnek vadi olarak da Trabzon Solaklı Vadi’sini seçtiklerini öğünerek söylüyor. Yanındaki Trabzon’lu Çevre ve Şehircilik Bakanı da herhalde açıklamalardan mutlu oluyordur. O da söze katılarak beylik bir laf ediyor: “Bizim insan olarak hayatta kalabilmemiz için damarlarımızda kan dolaşmadan olmaz, enerji de bir ülkenin bağımsızlığı için, gelişmesi için, ayakta kalabilmesi için en temel faktördür.”

Kamuoyundaki marjinal grupların tepkilerini bir yana bırakırsak, Hükümet ve ilgili bakanlar da “acaba bu tepkiler niçin?” diye kendilerine sorarlar mı bilmem. Herhalde sormuyorlardır. Çünkü, “iktidar zehirlenmesi”nin verdiği etkiyle böyle bir soruyu kendilerine sorabileceklerini zannetmiyorum.

Bir olay karşısında verilen “ilk tepki”ler önemlidir. Hele de bir vadinin doğal kimliğine yönelik bir müdahaleye verilecek tepkilerde haklılık payı oldukça fazladır. “Nehirlerimiz boşa akıyor, suyumuz boş yere denize dökülüyor. Bunu ekonomik değere dönüştürmeliyiz” mantığıyla girişilen HES SEFERBERLİĞİ, rant iştahına dönüşüyor.

Öncelikle Doğu Karadeniz’in vadilerindeki akarsular olmak üzere ülkemizin neresinde bir akarsu yatağı varsa, HES (Hidroelektrik santral) yapımı için devlet ve müteahhit seferberliği devam ediyor.

HES’lerin öncelikle flora ve faunanın bozulması, hayvan ve bitkilere verdiği zararın yanında çevrede yaşayan köylere, insanlara vereceği zarar konusunda hiç araştırma yapılmış mıdır? ÇED (Çevresel etki değerlendirmesi) raporları hazırlanırken çevresel etkileri nasıl araştırılıyor? Sadece isimden ve şekilden ibaret bir kavram. ÇED’ler sadece mühendislerin işi midir? Bölgeyle ilgili sosyolojik, psikolojik, antropolojik değerlendirmeler yapılıyor mu? Hiç zannetmiyorum.

Bu yazıyı yazdığım sırada, “Kamulaştırma Kanunu”ndaki boşluktan yararlanılarak savaş hali, afet, vb. durumlarda söz konusu edilecek “acele işlerde el koyma” maddesine istinaden “bir damla suyu bir külçe altın” gören zihniyetçe bölge insanına yönelik hiçbir detaylı bilgilendirme yapılmadan ve rızası alınmadan, iştihanın mevzuatı deldiğini öğrendim.

Bir ilginç durum daha… Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlı “Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü, Çevresel Etki Değerlendirmesi, İzin ve Denetim Genel Müdürlüğü, Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü”; Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı “Çölleşme ve Erozyonla Mücadele Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, Su Yönetimi Genel Müdürlüğü” gibi ismi “muhteşem(!)” ancak isminin cismine delâlet edip etmediği meçhul, isimleri fonksiyonlarını aşmış genel müdürlükler ne yaparlar bilemem. Büyük ihtimalle onlar da “masa başında yeni mevzuatlar, genelgeler hazırlamakla” meşgullerdir(!) veya bizim gibi onlar da durumdan şikayetçidirler.

İklim değişikliği, ozon tabakasının delinmesi, küresel kirlenme, kimyasal atıkların tehdidi, gıda kaynaklarının gayrisıhhiliği, vb. gibi nedenlerle insan ve tüm canlı neslinin geleceğine ilişkin endişelerin arttığı bir dünyada Doğu Karadeniz, sahip olduğu coğrafya avantajıyla, flora ve faunasıyla geleceğin “yaşanabilir” bölgelerinden biri olmasına rağmen; başta HES’ler olmak üzere benzeri kontrolsüz-denetimsiz ‘yatırım işgalleri’yle yaşanamaz hale gelmektedir. Akrebin çaresizlik içinde “kendi kendisini sokması”ndan daha vahim bir durumdur.

HES’lerle kısmen ve tedricen başlayan flora ve fauna değişikliği giderek iklim değişikliğini, iklim değişikliği de farklı bir florayı ve faunayı beraberinde getirecektir. HES inşaatlarında tabiata vurulan her kepçenin geleceğimize vurulan baltalar olduğunu söylemekte yanılıyor muyuz?

HES’ler tespit edilir ve izin verilirken şekil şartları ve teknik şartnameye uygunluğun ötesinde bir değerlendirmenin yapılmadığını düşünüyorum. HES’lerin ekonomik getirisi düşünülüyor da uzun vadeli “ekonomik götürü”sü düşünülüyor mu? Örneğin 50 yıl sonra bölgede şu an ekonomik değeri olan Çay, fındık gibi mahsuller, mısır, fasülye gibi henüz ‘genetiği değiştirilmemiş’ organik ürünlerin soyunun kuruyacağı, gelecekte yok olabileceği düşünülüyor mu?

15 ve 16. yüzyıl Trabzon Tahrir defterlerini bu yönde incelediğimizde, tabiata hiçbir müdahalenin olmadığı bu yüzyıllardan günümüze 400 yıl geçmesine rağmen bitki örtüsünün nasıl değiştiğini hayretle görebiliyoruz. Bazı örnekler verelim: 1486, 1553, 1583 tarihli Trabzon Tahrir Defterlerinde vergiye konu olan zirai mahsullerden bazıları şunlardı: Öşr-i Kapluca (Kabuklu Buğday), Öşr-i Hınta (Buğday) Öşr-i Bostan (Kavun, karpuz, kabak..), Resm-i Kevvare (nohut, mercimek, bakla), Resm-i harîr (ipek. İpek kozasından alınan vergi), Öşr-i duhne (Darı).

4 yüzyıl önce ekonomik değeri ve vergiye konu olan bu mahsullerden bugün kimsenin haberi yok. Hatta “yetişmesi mümkün değil” deniliyor. Çok değil, birkaç nesil sonra da bölgemizin/vadimizin yeni kimyasal canlılarla/bitki mi hayvan mı olduğu anlaşılamayan ne idüğü belirsiz yaratıklarla dolmayacağını kim söyleyebilir?

Bugün yaşı 70’in üzerinde olan bölge insanlarıyla konuştuğunuzda, kestane, kiraz, ceviz ve bazı önemli bitkilerin kuruduğu, yerlerini ise kızılağaç, çam ve benzeri ağaçların istilâ ettiğinden şikayet etmektedirler.

Elli yıl öncesine kadar Solaklı Vadisi’nin bütün köylerindeki küçük dereler üzerinde (bugün yalnızlığı yaşayan) o güzelim “su değirmenleri” tarihe karıştı. Yerine Solaklı’da küstahça boy gösteren, “buranın tek hakimi benim” diyen HES’ler boy gösterdi.

Nostalji peşinde değiliz. Trajediye kapı aralayan muhtemel gelişmelere işaret ediyoruz.

Yazımızı bir soru ile bitirelim: Solaklı Vadisi’nde HES’lerin yok ettiği hayatların hesabını kim verecek?

HES trajedisine haftaya devam edeceğiz.

(Günebakış, 14 Eylül 2011)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder