10 Haziran 2013 Pazartesi

“VAKIF MÜESSESESİ VE OSMANLI ŞEHİRLERİ” ÜZERİNE…

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Geçtiğimiz Mayıs ayında Ankara’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce organize edilen “Vakıf Haftası”nın açılışında Prof. Dr. Sadettin Ökten “Vakıf Müessesesi ve Osmanlı Şehirleri” konulu bir konferans verdi. Ökten’in son yıllarda şehir ve medeniyet tasavvuru konusuna ısrarla vurgu yapan konuşmaları, söyleşileri ilgi ile takip edilmesine rağmen, söz konusu konferans ne yazık ki gerçek muhataplarını bulamadı. Toplantıda ‘mecburen’ bulunması gereken bürokratlar ve akademisyenler ile bazı meraklılar dışında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, TOKİ ve özellikle de başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere belediyeler ile diğer kurumlardan hiç bir ilgilinin bulunmaması dikkat çekiciydi.

Vakıf ve Şehir gibi iki önemli tarihî ve güncel konuda “mütebahhir” bir ilim adamının konuşmasını dinlemeye tenezzül veya tahammül etmeyecek kadar ilgisiz olmak nasıl izah edilebilir bilemiyorum. Konferansın her cümlesi “vakıf, şehir ve medeniyet” olarak neleri kaybettiğimize, dolayısıyla “nelere yeniden sahip olmamız gerektiğine” ilişkin manifesto niteliğindeydi.

“Medeniyet tasavvuru”nun Osmanlı dünyasında insanla, şehirle ve vakıfla münasebetine dair  Ökten’in ‘Açılış Bildirisi’ niteliğindeki konferansından sondajlama aldığımız paragrafları aktaralım:

“Osmanlı kültüründe, Osmanlı müesseselerinin yapılışında, hayata geçirilişinde esas unsur, gözden kaybettiğimiz esas unsur, fail insan. Bir tip Osmanlı insanı var. Bu insan Müslüman. Müslümanlığı bugün anladığımız kapitalist dünyanın ağır baskısı altında sadece dar çerçevede kullanmıyorum. Hayata bakış itibariyle, tercihleri itibariyle, elindeki imkânları tasarruf etmesi itibariyle kendisine bazı ölçütler verilen ve bunları uygulayan insan olarak söylüyorum. Bu müesseseyi kuran ve bu şehri, bu müessese yardımı ile ayağa kaldıran insan Osmanlı insanı, dolayısıyla bu iki kurum bu insan sayesinde var.

Vakıf müessesesi Osmanlı şehrini kuruyor. Unutulmaması gereken husus bu şehri ve bu müesseseyi kuran ve yaşatan unsurun insan olması. Fakat burada şöyle bir hadise var: Bir başlangıç ivmesi veriliyor hadiseye. Mesela bu başlangıç ivmesini Sultan Fatih vermiş. Bu ivmenin arkasından kurulan vakıf müessesesi ve ona dayanarak ortaya çıkan şehir, o şehir bu insanı tekrar üretiyor. Ama Osmanlı insanının desteği olmasa o şehrin devam etmesi, yaşaması ve o tip insanı üretmesi mümkün değil. Bunu nereden çok net görüyoruz? Bunu modernleşen Türkiye’nin simge şehri olan İstanbul üzerindeki etkisinden çok iyi görüyoruz. Benim yaş itibariyle, muhit itibariyle, çevre itibariyle, aile itibariyle hatırladığım, bildiğim, denediğim eski İstanbul artık yok. Neden yok? Çünkü o eski İstanbul insanı yok. “Yeni gün yeni rızık” diyen, “rızkun cedid yevmun cedid” diyen ve bunu gerçek manada söyleyen Rezzak-ı alemin rızkına talip olan ve onunla yetinen İstanbul insanı olmadığı için o mekânlar da artık yok. İstanbul şehrinde şu anda o mânâ da yok.”

Modernitenin insan, varlık ve medeniyet telakkisine dair de şunları söylüyor Ökten:

“Modernitenin insanı varlık, dünya ve rekabet üzerine bir medeniyet tasavvuru kurmuş. Vakıf sisteminin insanı ise hizmet üzerine, merhamet üzerine bir medeniyet tasarımı kurmuş. Birisinin ürünü New York metropolü, diğerinin ürünü burada gördüğünüz eserler ve toplumsal yapı. Dolayısıyla şimdi New York’u Türkiye’ye taşıdığımız zaman kuru bir şehir değil, bir zihniyet taşınıyor Türkiye’ye. Sadece bina taşınmıyor, sadece cadde taşınmıyor. “

“Bir medeniyet tasavvurunun hayata geçmesi, görünür hale gelmesi insan davranışlarında fark edilir, hissedilir. Ayırıcı olarak tanımlanması için bu tasavvurun aksiyonlara intikal etmesi lazım. Bu aksiyonların da en komplike, en kompoze, en üst, en rafine hali şehirlerde görülüyor. Kırsalda da aksiyon var, hiç yok değil. Ama orda çok sade, çok net, çok naif aksiyonlar var, çok hoş ama şehir insan varlığının, o toplumsal yapının bütün öğelerinin katkıda bulunduğu bir üst aksiyon, bir sahne.”

“…Ve her medeniyet tasavvuru kendi simge şehirlerini kuruyor. Simge şehirlerden söz ettiğiniz zaman hemen bir tanesini söyleyelim. Mesela modern Fransa’nın simge şehri Paris. Modern Amerika’nın simge şehri New York. İtalya’nın simge şehri Roma. İslam uygarlığının iki tane simge şehri var; bunlardan bir tanesi Bağdat. Ortaçağ İslam uygarlığı’nın en parlak dönemi. Kutsal şehirleri bundan ayırıyorum. Çünkü onlar kutsal şehirler. Burada seküler bir düzlemde konuşuyorum, bütün dünyaya hitap eden bir çizgide konuşuyorum. Kutsal şehirler Müslümanlar için. Kudüs, o düzeyde bir renk getiremedi, Bağdat düzeyinde. Ama Bağdat Moğol istilasına kadar bütün ortaçağın simge şehri idi. Ondan sonraki dönemde iki asır kadar bir türbülans yaşıyor İslam dünyası. Fatih’in fethi ile beraber ikinci simge şehir İstanbul oluyor. Burada İslam medeniyetinin Osmanlı yorumunun başlangıcını görüyoruz.”

Selçuklu ve Osmanlı dönemi kurumlarını sadece tarihî çağrıştıran donuk bir “arkeolojik malzeme” olarak görmenin ötesinde, onları tarihî süreklilik halinde bugüne taşınabilecek ruhî formları üzerinde düşünmek, tartışmak, değerlendirmelerde bulunmak ve günümüze uygulanabilecek sonuçlar çıkarmak gerekiyor. Özellikle de şehirlerimiz için model-örnek olabilecek muhteva ve formlar yakalamak mümkündür. Ancak, şehir idraki; toplu konutlar, gökdelenler, AVM’ler ile beton ve asfalttan ibaret bir yönetici iradenin bu müthiş tarihî tecrübe ve stoktan çıkaracağı hiçbir sonuç yok.

Ökten, bu bağlamda külliyelerin Osmanlı şehirlerinin oluşumu ve gelişmesindeki rolüne vurgu yapıyor:

“Osmanlı külliyeleri o dönemde toplumun bütün ihtiyaçlarını sağlayan bir yapılanmadır. O dönemdeki toplumun bütün ihtiyaçları neyse onların hepsini bilâ-bedel karşılıyor. “Bugün Osmanlı külliyelerinin karşılığı modern hayatta var mı ve ne?” desem daha rahat anlaşılmak açısından, var. Ancak bilâ-bedel değil, bedeli var: AVM’ler. Herkes orada ve herkes mutlu (!)”

Siz kredi kartlarını konuşturun, taksiti konuşturun, alın, alın, alın gerekli, gereksiz. Bugünkü karşılığı bu toplumun bütün katmanlarında mutlulukla seyrediliyor. Hatta ya niye gidiyorsun desek de hoca biraz çağın gerisinde kaldı demiyorlar, ama diyebilirler, yakındır… Bu külliyeler şehri dönüştürüyor. İstanbul dönüşen bir şehirdir. İslam uygarlığı özgün şehirler kurdu. Meselâ Bağdat. Bağdat’ı bugün biz bilmiyoruz.  Bağdat’ı bilmezsek İslam ortaçağını anlayamayız. İslam ortaçağındaki büyük zirveleri bilmezsek İslam uygarlığını anlayamayız. Bu külliyelerden dönüşen bir şehir var. Yani bir başka uygarlıktan İslam medeniyetine dönüşüyor. 10 tane sultan yani padişah külliyesi yapılmıştır. Nerde? Sadece tarihî yarımadada. Burası Ankara, diyebilirsiniz ki bana İstanbul’u niye methediyorsunuz? Methetmiyorum, bir realiteyi anlatıyorum. Eğer vakıf medeniyetini, Osmanlı şehrini anlayacaksak, buna simge şehirlerinden başlamamız lâzım.”

Vakfiyeler’in önemine ve Osmanlı medeniyet tasavvurunun ‘yeni bir rasyonalite anlayışı’ getirdiğine de vurgu yapan Ökten, konuşmasına devam ediyor:

“İstanbul’da Fatih Vakfiyesi ile yepyeni bir medeniyet hareketi başlıyor. Daha sonraki dönemlere baktığımızda Kanuni ile bu hareket kemale erişiyor diyor kaynaklar. Zaman Rönesans zamanı. Coğrafya, mekân İslam uygarlığının o vakte kadar gelmediği mekânlar. Anadolu’yu da buna sayabiliriz. 1071 ve sonrası Anadolu’nun dönüşümü 2 asır sürmüştür. Hemen 1071’de Müslümanlaşmadı. Bu Müslümanlaşmayı bir din olarak söylemiyorum, bir dünya tasavvuru olarak söylüyorum. Yani Karamanlı Rum’un da o dünya tasavvuru içinde bir yeri vardır. Balkanlar, orta Avrupa, doğu Avrupa’nın güneyi ve Akdeniz adaları, o vakte kadar İslam tasavvuru ile tanışmayan yerler, bu mekânlar, yepyeni bir rasyonalite anlayışı ile karşılaşıyor. Bu ikilem içinde, bu ikili düzlem içerisinde Osmanlı medeniyet tasavvuru. Budapeşte’ye kadar gidiyor. “

Ökten, Osmanlı şehrinin oluşumunda “cami, medrese ve tekke”nin önemli bir sacayağı oluşturduğunu ifade ederek şunları söylüyor:

“…Osmanlı şehri dediğimiz olgu bir büyük mektep. Bu büyük mektebin içerisinde üç tane ana sınıf var. Üç ana kurum var: cami, medrese ve tekke. Bu büyük mektebin nüveleri bunlar. Bu üç kurumu yaşatan, besleyen vakıf sistemidir.  Külliyenin diğer unsurları bu üç kuruma yardım eden, bunların işini kolaylaştıran unsurlar. Kütüphanesi, darüşşüfası,  menzilhanesi, imareti  bunlara yardım ediyor. Neticede Osmanlı şehri ortaya çıkıyor. Osmanlı şehri bir mekân ama mekânın çok ötesinde bir şey. İnsan yetiştiren bir müessese.  Vakıf sisteminin temelinde de yatan Allah’ın rızasını tahsil. Demek ki öyle bir insan tipi ortaya konmuş ki, o inançtan ortaya çıkan bir motivasyonla davranış ortaya koyuyor. Bu davranış, vakıf sistemi üzerinden, o vakte kadar pek misli, emsali görülmeyen külliyelerle birlikte bir şehir inşa ediyor ve o şehir kendi insan tipini ortaya çıkarıyor. Bu insanın bugünkü kapitalist insanla uzaktan, yakından hiçbir alakası yok. Çünkü hayatındaki temel unsur hizmet, ötekinin temel unsuru ise varlık ve rekabet…”

Bugün Türk şehirlerine baktığımızda herhangi bir Türk şehrine gitseniz, ne tip insan yetiştiğini bir gözlemleseniz, yani ben bu şehre geldim, terbiye oldum, bu şehirde çok şey öğrendim deseniz bakalım hangi resim ortaya çıkacak? Böyle bir çalışmayı, gözlemi herkes yapabilir. Ben İstanbul’a gelen bir dosttan, bir yabancıdan gördüğüm İstanbul’da hayat çok güzel. Neden? Çünkü, (kelimeleri seçerek kullanıyorum) içgüdüsel dürtülerin önü açık. Demek ki öyle bir dürtüsel terbiye de söz konusu…”

Münzevî bir biçimde, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün zemin altı konferans salonuna mahkûm kalan bu önemli konuşmanın günümüz şehirlerine uzanan mânâsından nasipsiz olanların “tarih, şehir ve medeniyet” derdi olduğu söylenebilir mi?

Ne ilgili bakanlıkların, ne de belediye başkan ve yöneticilerinin “şehirleri”ne dair dertleri ve hayalleri yok! Tek hayalleri, göğü delen rezidanslar, AVM’ler ve yaşayan ölülere mahsus toplu konutlar!

Şehir kutsal bir emanet! Şehircilik kutsal bir uğraş!

Bugün ise; şehre dair ne emanetin, ne de uğraşın farkında olan yöneticilerin “mebzul” miktarda bulunduğu kıyameti yaşıyoruz!

Şehirlerimiz kıyameti yaşarken, daha fazla vakit geçmeden, kendini şehre “vakf” edenleri nasıl aramalı, nasıl bulmalı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder