20 Ağustos 2013 Salı

KAYBETTİĞİMİZ İDRAK VE ‘EV’E DAİR YAŞADIĞIMIZ TEZAD…

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Doğduğum ve henüz üç yaşındayken ayrıldığım köyüme kısa süreli kalmak için geldiğimde, şöyle bir ağaca yaslanıp da ormanlar içindeki Of-Çaykara Vadisini seyrederken, üzeri yeşilin her tonuyla tezyin edilmiş ‘etrafını huni gibi kaplayan’ o güzelim dağ kümelerinin arkasında nasıl bir şehir kaosu yaşandığını düşündüm. Bırakınız şehir kaosunu, ev ve mekan inşasındaki çirkinliğin Doğu Karadeniz’in bu yalçın dağ köylerine tırmanamayacağını zannederken, içinde bulunduğum kendi evim bile bana meydan okurcasına yaşadığımız tezadı heykelleştiriyordu.

Üstad Necip Fazıl “İdeolocya Örgüsü”nda köy’ü tarif ederken;köy, kasabalara ve sehirlere doğru yontulan ve nihayet büyük (Metropolis)te en muğdil çizgilerine kavusan cemiyet heykelinin maddî ve manevî iptidaî madde kaynağını belirtir; ve bu bakımdan birinci derecede bir kıymet ve ehemmiyet arzeder.”

Büyük metropollerin bile mayasını köy olarak gösteren Üstad’ın bu derin fotoğrafıyla köyümüze bakabilmemize imkân yok. Çünkü o köy, ideal çizgileri ile tasavvurlarda bile kalmadı artık.

Cinnet derecesinde şehir, mimari, tarih, kültür ve medeniyet hassasiyeti taşımama, bu konudaki temel metinleri referans göstermeme, günümüze taşımama ve yazılar yazmama rağmen köyümde inşa ettiğim evin hem başlarken hem de tamamlandığında “inşa etmem gereken ev olmadığı”nı gördüm. Halbuki rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in mimarî düzeyde bir “dünya cenneti” olarak tasavvur ettiği “Türk evi”ne ilişkin şu sözleri yüzümüze çarpan bir tokat mahiyetindeydi. Okuduk ama ne yazık ki oralı bile olamadık: “Her evin bu cenneti gerçekleştirme iradesi ve başarısını başlatan ve sağlayan iki temel unsur; insanın çevreyi idrak etmesi ve herkesin Allah’ın yarattığı güzel dünyayı sonsuz bir saygı ile koruyup güzelleştirmeyi aslî vazife saymasıdır.”

İtiraf edeyim ki bu tezatları yaşarken trajik bir biçimde Ziya Paşa’nın şu mısralarını hatırladım:

“Onlar ki laf ile verirler dünyaya nizâmât;
Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde”

Ne yazık ki şehre, mimariye eleştiriler getirirken bu tezadı yaşamaya mahkûm olmuşuz.  

Bazı şeylerin imkân değil idrak işi olduğunu anlayamıyoruz. Çünkü idraki kaybettik.

Doğu Karadeniz coğrafyasının gücü, yabancı unsurları eritme ve kendine dönüştürme mahareti ve kendinden olmayan unsurlara karşı direnişine rağmen köyde/köylerimizde oksitlenmeyi aşmış bir mimarî çürümenin yaşandığına şahit oluyoruz. Bu hal, şehirlerimizin mevcut durumu ve geleceğinin kıyamet şartlarıyla (kaos) kuşatılmış olduğu gerçeğini bana bir kez daha hatırlattı.

Belli duyarlılıkları taşısanız, idrak ve irfan sahibi olsanız bile modern zamanlarda öylesine kuşatılmışsınız ki, tek başınıza bu kuşatmayı yarmanıza ve yaşamanıza imkân yok. Direnmenizin tek bir anlamı olabilir. O da; sonraki nesillere eğer bırakabilirseniz göstereceğiniz direnme gücüdür. Neye, niçin, nasıl direndiğiniz, karşı çıktığınız ve yerine neyi inşa ettiğiniz…

Dünya görüşünün kaybı, dünya tasarımı ve inşasının kaybını birlikte getiriyor. Sonra medeniyet idrakini terk ediyorsunuz, daha sonra mekân algınız değişiyor. İnşa ettiğiniz mekânlar sizi kuşatıyor ve biçimlendiriyor.

Rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever bu konuda işe derin bir kavrayışla el attığı “Türk Evi”ni anlatırken şunları söylüyor: “… Varlık tasavvurunun ilk kabulleri, mekânın ve varlığın yapısının idrakinde yatar. Türk evinin mimarî ve sanat eseri niteliğini belirleyen temel unsurların başında, varlığın sonsuz mekân içinde bağımsız ferdiyete sahip unsurlarının herhangi bir tayin edici, bağlayıcı merkeze tabi olmadan aditif, kümülatif ve açık bütünlükler oluşturması gelmektedir.” Cansever, artık ruhuyla birlikte maddesini de kaybettiğimiz o “evimiz”in inşasında nasıl bir ölçü derinliği bulunduğuna işaret ediyor: “Türk evi bu açıdan İslâmi kültürlerin en önemli bir ürünüdür. İlâhî, transandantal iradeyi, Allah’ın emrine kayıtsız şartsız uymak olan İslâm’ın bir ürünü olarak varlığın bütün alanlarında maddi, biyo-sosyal, psişik ve manevî düzeylerinde; yaradılışın yasa ve kurallarına, ilâhi iradeye ve yalnızca bu iradeye uyarak vücuda getirilen Türk evi ve mahallesinde, her binanın tarihî sürecin bir icabı olarak değişmeye açık yapısı ile ileriki nesilleri herhangi bir şahıs ve zümre iradesine tâbi kılmayan yapısı, insanlığın tarih boyunca oluşturduğu, insanı ve ferdiyeti en yüce varlık ve değer haline getiren bir yaklaşımın ürünü ve aynı zamanda insanın hayatını düzenlemek üzere inşa ettiği çevresine yansımasıdır.”

Bugün böylesine bir şehir ve ev idraki var mıdır? Veya bu idrakle inşa edilmiş bir şehir ve evimiz mevcut mudur?

Sözümüzün burasında gene Cansever’in, şu müthiş tespit ve ikazını hatırlıyoruz: “İnsanın vücuda getirdiği her şeyin güzelliği, mutlak gerçeğin ‘yapılan’da var olması ile oluşur. “Var olan”, vücuda getirilen nesnelerin sonsuzluk içinde yer alışlarında transandantalın, ‘İlâhi Emrin’ objektif âlemde tezahürüyle oluşan tezyînîlik sayesinde, insan, dünyayı güzelleştirme vazifesini gerçekleştirir. Bu çerçeve içinde yeryüzü cennetlerini, yani Türk evi ve mahallelerini vücuda getirenlerin amaçları ve yolu, 20. Asır insanlığının ve ülkemizin içinde yaşadığı kültürel sefaleti aşmak için takip edilecek en önemli örnek ve yol olacaktır.”

“İnsan idrakinin ve sorumluluk duygusunun kısıtlamalardan ve şeytanî bozulmalardan arındırıldığı bir ortamda, Türk evini tesis etmiş nesillerin; maddî ve teknik malzemeye ait standartlar düzenini ve hazır yapı, mimarî elemanları ve imkânlarını kendi tercihleri ile bütünleştirerek bu evleri vücuda getirdikleri bilinmektedir.”

Cansever’in bu terbiyevî ikazıyla birlikte çözümünü de işaret ettiği şehre, yaşama mekânlarımıza ve “evimize” dair ontolojik feryâdını duyabiliyor muyuz?

Hiç zannetmiyorum.

“Kentsel dönüşüm kasırgası”nın şehirleri önüne katıp süpürdüğü bir zeminde Cansever’in yukarıdaki uyarılarına bugüne kadar kulak tıkayan ilgilileri ‘kulak vermeye’ çağırmak artık nafile bir uğraş olacaktır.

Kendimize inşa ettiğimize bile bütünüyle hakim olamadığımız yerde hangi muhakkikin ikazlarına aldırış edilir ki?

Kaybede kaybede hızla ilerliyoruz. Tarihi, medeniyeti, mimariyi, şehri, köyü… her şeyi kaybettik.

Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle; “her şeyi o kadar berbât ettiler ki, büsbütün berhava etmeden toplama imkânı kalmadı!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder