27 Ekim 2014 Pazartesi

FETHİN 553. YILDÖNÜMÜNDE TRABZON’A DAİR…

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

26 Ekim 2014 Trabzon’un fethi’nin 553. Yıldönümü…

Hamaset dolu ‘kutlama’ların ruhsuzluğunun idrakinde olarak vurgulayalım ki; kadîm bir tarih, kültür ve derinliği olan bu şehrin Osmanlı medeniyet dünyasına katılmasının ve büyük roller üstlenmesinin önemine dikkat çekmek gerekiyor. Ki, bu şehrin yaşayanları, belki “nasıl bir şehirde bulundukları”nın farkına varırlar.

15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen, yeniden imar ve inşa edilen üç önemli şehrimiz vardır. Bu şehirler: İstanbul, Saraybosna ve Trabzon’dur. İstanbul 1453’te, Trabzon 1461’de, Saraybosna da 1463’te Osmanlı topraklarına katılmıştır.

İstanbul’un 1204’te Haçlılar tarafından işgalinden kaçan Bizans Hanedanının kurduğu Trabzon Komnenos İmparatorluğu, 26 Ekim 1461 günü fetihle birlikte Roma İmparatorluğu’nun kalıntısı son devlet olarak tarihe karıştı. Böylece Anadolu’nun Malazgirt’le başlayan fethi 390 yıl sonra Trabzon’la tamamlandı. Selçuklu tarihçisi Prof. Osman Turan “Türkler Selçuklular devrinde Anadolu’yu fethettikleri halde bu cennet sahillere sahip olmakta çok gecikmişlerdi. Bir yandan yüksek ve sarp dağlar, öte yandan Haçlı taarruzları buna sebep olmuştur. Bunun ilâhi bir hikmeti olsa gerek. Zira Hazret-i Peygamber İstanbul’un fethini nasıl Fâtih Sultan Mehmed’e tebşir etmiş ise, bütün Rum devletleri gibi, bu güzel belde de sanki O’nun mübarek tarihî kılıcını beklemiş ve bu sâyede Türk-İslâm diyarı olmuştur.”  diyerek bu gerçeğe temas eder.

Bu üç şehrin coğrafyasına baktığımızda şöyle bir sembolik anlam çıkarabiliriz: İstanbul bir vücudun kalbi gibi Osmanlı coğrafyasının ortasında, Saraybosna coğrafyanın en batı ucunda, Trabzon da en doğuda medeniyet şehri olarak adeta payitaht İstanbul’un kalp atışlarının kendilerinde hissedildiği taç şehirlerdir.

İstanbul’da okunan ezanın dalga dalga yayılarak batıda Saraybosna’da, doğuda Trabzon’da yankılandığı bir medeniyet coğrafyasının ‘değer taşıyıcı’ şehirleri...

Osmanlı’nın klâsik dönemi olarak ifade edilen 15. ve 16. Yüzyıl, aynı zamanda Osmanlı medeniyetinin şehir ve mimarîde kemâle ulaştığı, fethettiği şehirleri “yaşanmaya değer” bir medeniyet iklimine büründürdüğü dönemdir. Osmanlı'nın bu döneminde fethedilen bölgeleri anlatan bütün kronikler, Padişahın fetihle birlikte şehirlerin mâmur ve bayındır olması için “imar ve inşa”sını emir buyurduğunu yazar. Aşıkpaşa, İbn-i Kemal, Tursun Bey bunlara örnek olarak sayılabilir. Mesela, erken dönem Osmanlı kroniklerinden Tevarih-i Âl-i Osman’da Oruç Bey, “Çün şehir tamâm oldu”, “evler bünyâd itdiler”, “Şehri ma’mur itdi” gibi ifadeler kullanır.

Fatih’in de şaheser bir şiirinde söylediği gibi;

“Hüner bir şehir bünyâd itmekdür.
Reâyâ kalbin âbâd itmekdür!”

Fatih Sultan Mehmed’in fetihle birlikte Trabzon’a girişine ilişkin Bizans tarihçisi Kritovulos şunları söyler: “…Bundan sonra Sultan şehre girdi. Şehri dolaştı, durumunu gözden geçirdi, güvenliği için tedbirler aldı, bölgenin ve şehrin çeşitli üstünlüklerini, içindeki binaları ve halkını inceledi. Kaleye ve hükümdar sarayına gitti, kalenin sağlamlığına ve sarayın yapısına ve haşmetine hayran kaldı ve şehrin her bakımdan takdire değer olduğuna kanaat getirdi…”

Fethi “bir milletin, bütün zaman ve bütün mekân plânına hâkim bir kudret ve şahsiyetle atılma ve yayılma hamlesi” ve “medeniyet ve şahsiyet zaferi” olarak tanımlayan Üstad Necip Fazıl, fetih yıldönümü anmalarına ilişkin “… sene evvelki medeniyet ve şahsiyet hamlemizi anarken, onu bu defa sâde mekân plânında değil, zaman plânında da, yâni ruh ve kafa âleminde de daha ileriye, daha gerçeğe ve şahsiliğe götürmeye mecbur olduğumuzu şuurlandırmalıyız! Biricik davamız budur!  der. Rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in de “fetih nice kapıları açar” dediği, fethin açtığı kapıdan şehirlilere yüklediği mes’uliyet işte budur.

Ahmet Davutoğlu da ‘Fetih ve Medeniyet’ başlıklı bir bildirisinde Osmanlı’nın fetih gerçeğine vurgu yapar: “Osmanlı bütün tarihi kuşatma azmindeydi. Fetih de o tarihi derinliği taçlandıran ve o tarihî derinliğe mekân kazandıran bir olguydu. Onun için de fethin karşılığı bir medeniyet dönüşümüdür…”  

Dünyaya “devlet-i ebed müddet” bir nizam, batılıların deyimiyle “Pax Ottomana: Osmanlı barışı” kazandıran üç büyük hükümdarın ayak izlerinin halâ silinmediği medeniyet şehri Trabzon, bugün yazık ki bu izlerin bile farkında değil. 553 yıllık tarihî hafıza, şehir gerçekliğinden kopmuş, onu unutmuş. Boşalan hafıza tarihî derinliğini ve yaşanmışlığını hatırlamıyor.

“Gökyüzü çadırınız olsun” diyen Osman Gazi’nin medeniyet bânisi üç büyük evlâdı Fatih’in, Kanuni’nin, Yavuz’un şehri bugün yeryüzünü kuşatan çadırın altında, nerede olduğunu bilemiyor, kendisini tanıyamıyor.

Bugünkü şehir, tarihî aidiyetin hâlâ peşinde olduğunu anlayamıyor, bu aidiyetin ayak seslerini işitemiyor.

Tarihî aidiyet, tarihte özne olmuş şehirlerimizin süreklilik içerisinde bulunduğu havzada önemini koruması için önemli bir ihtar ve ikaz olsa gerek. Coğrafyanın sağladığı imkân, tarihi derinlik ve stratejik konum, bu şehirlerimizin kendi kalarak devamı için önemli avantajlardır. Oysa birçok tarihî şehrimiz bu potansiyele sahip iken, ne yazık ki tarih, medeniyet ve şehir idrakinden nasipsiz siyasîler ve yöneticiler elinde yıpranmaya, çürümeye, yabancılaşmaya terk edilmişlerdir.

Trabzon bahsettiğimiz bu üç önemli özelliğine rağmen enerjisini modern zaman şehirlerine musallat alanlarda tüketmektedir. Medeniyetin tecelli mekânı olarak şehirlerimizin bugün şehircilik ve kentsel dönüşüm, marka kentler, dünya kenti kompleksleriyle ne hale getirildiğini, nasıl ifsat ve imha edildiğini Trabzon gerçeğinden de okuyabiliyoruz.

553 yıl önce kendisine atfedilen önem, yüklenen ve yükselen mânâ bugün kayboldu. Bu manâyı anlayacak, kavrayacak bir şehir yöneticisi ve siyasî göremiyoruz! Şehrin futbol ve folklora kilitlenmiş enerjisinde kaybolan şehir halkının hafızası da yok oldu. Şehirde safariye çıkan rant avcılarının tarihî derinliğe sahip Trabzon’u ne hale getirdikleri gözler önünde.

553 yıl önce Fatih’i Trabzon’u fethetmekten vazgeçirmek isteyen Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan annesi Sara Hatun'u kendisine gönderdiğinde, Trabzon’u kuşatan sarp yamaç ve ormanlar içinde atından inmiş, terlemiş bir vaziyette bulur ve Hay oğul! Bir Turabuzon için bunca zahmetler çekmek nedür?” dediğinde “Ana! Bu zahmetler din-i İslâm yolundadır. Kim ahrette Allah huzuruna varıcak hacil olmayavuz deyüdür…” cevabındaki memuriyet ve mes’uliyeti idrak etmek gerekiyor.

Bugün de bir zamanların medeniyet şehri Trabzon, kendisi için zahmet çekecekleri, kendisini şehre ait hissedecekleri bekliyor!

Üstad Necip Fazıl’ın 1946 yılında İstanbul’un 500. Fetih yıldönümü vesilesiyle yazdığı “Fatih Şöyle Dese” başlıklı yazısından bir bölümü şehrimiz Trabzon’u düşünerek okuyalım:

“Kendi iddianız ve tabirinizle, İstanbul’un fethinin 500. Yıldönümünü kutlamaya hazırlanıyorsunuz. Ne yüzle buna hazırlandığınızı, ne bakımdan bu fethin topraklarında irfan ve zevk vârisliği hakkına liyakat iddia edebildiğinizi sormak isterdim!”

Bu ihtar ve vasiyetle şehrimize bakabiliyor muyuz? Veya bu ihtarın gereğini yapabiliyor muyuz?

Niçin bu şehirdeyiz veya nasıl bir şehirdeyiz sorularının cevabını doğru olarak verebilmek için bu şehrin ruhunu, kadîm tarihini, kimlerin medeniyet havzası olduğunu anlamak lâzım.
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder