24 Kasım 2014 Pazartesi

TOKİ İCAD OLDU ŞEHİR BOZULDU…

Yahya Düzenli

Eskiden şehirler devlet veya krallar/padişahlar tarafından kurulur, inşa ve imar edilirdi. Şimdilerde devlet ve aygıtları tarafından yıkılıp, ifsat ve imha ediliyor. Niçin? Çünkü, eskilerin “şehir tasavvuru” vardı. Öncelikle tebaalarının/halklarının yaşayacakları ve kendilerini ait hissedecekleri, orada oldukları için kendisiyle iftihar edecekleri-övünecekleri, hatta şehre mânâ kazandıran değerlerle kendilerini diğer şehirlerden ve şehirlilerden üstün tutacakları bir “şehir aidiyetleri” bulunuyordu. Tarihten bugüne ulaşmış kadîm şehirler böylesine mensubiyet havzalarıydı.

İnşa ediliş felsefeleri, kuruluş referansları farklı da olsa mesela Roma, Kudüs, Bağdat, Buhara, İstanbul böyledir. Kibrin zirveye ulaştığı Roma vatandaşı için “Her yol Roma’ya çıkar”. Bizim kadîm medeniyet şehirlerimizin insanı için de “bütün öteki topraklardan daha çekici, yaşanmaya değer bir yer”dir ait oldukları şehir.

Şimdilerde ise insanoğlu “yer”ini kaybetti, ihtiraslarıyla yatağını imha etti. Hafızası işgal ve istilâya uğradı. Artık “yaşanmaya değer” şehir tasavvuru da yok.

Onun için de bugün, hayatiyeti/bütünlüğü yok edilmiş, son mekân kalıntılarıyla can çekişen kadîm şehirlerimizin derin sessizliğinin dilini anlayamıyor, onları yeniden hayata döndürecek, mekânlarıyla yenileyecek ve “zamanın ruhu”yla ahenkli şehirler kuramıyoruz.

Şehir kurmakta mâhir bir ülke ve toplumun bütün şehir damarlarının kurutulması nasıl izah edilebilir?

Bu sorunun cevabı büyük ölçüde “idrak kanallarının iltihaplanması, tıkanması”  ve “gücün kullanımı” ile ilgili…

Bu konuda M.Ö. V. yy.da yaşayan Konfüçyüs’le ilgili şu hikâye meşhurdur. Konfüçyüs öğrencileriyle bir dağın eteğinde dolaşırken ağlayan bir kadın görür. Kadına yaklaşır ve “niçin ağladığı”nı sorar. Kadın: “Burada bir kaplan var. Önce kocamı, sonra kayınpederimi, sonra da oğlumu parçaladı, öldürdü” der. Bunun üzerine Konfüçyüs, “Peki niçin buradan başka bir yere gitmiyorsun?” deyince kadın şu cevabı verir: “Burada kaplandan daha tehlikeli olan devlet yok, ben devlet olan yere gitmem.” Bu cevap üzerine Konfüçyüs: “Görüyorsunuz. Devlet kaplandan daha tehlikeli olabiliyor, bunu unutmayın!” der.

Bu örneğin şehir kurma yahut yıkma ile ne alâkası var?

Devletin “konut üretme aygıtı” TOKİ eliyle şehirlerimizi ne hale getirdiğini ve şehir olmaktan ne kadar uzaklaştırıp beton mezarlıklarına çevirdiğini gördükçe yukarıdaki hikâyeyi hatırlamamak mümkün değil.

Önce bütün şehirleri istilâ eden gecekondulara ses çıkarmayarak ifsat eden, sonra da “kentsel dönüşüm” kasırgasıyla ıslah etmek için yola çıkan ama yıkıp süpüren devlet aygıtı TOKİ, yerlerine diktiği beton tabutluklar şeklindeki insan silolarıyla şehir diye bir şey bırakmadı. Kendisini kutsayan ve yaptıklarıyla övünen bir hükümet-devletin varlığı da hiçbir itiraza, eleştiriye tahammül edemeyen bir güç zehirlenmesine yol açtı.

Tıpkı bir vücuda enjekte edilen virüs’ün vücudun tamamını çökertmesi gibi, TOKİ’nin de coğrafyanın kalpleri olan şehirlerimizde yaptığı uygulamalar virüs etkisiyle tüm şehirlerimizin bünyesini çökertti. 

Devlet gücü, siyasî istikrar ve sahip olduğu imkân ve fırsatlarla TOKİ, şehirlerimizde yeni bir inşa ve ihya dönemi açabilecekken, ne acıdır ki ifsat ve imha döneminin açılmasına öncülük etti.  Öyle bir öncülük ki, TOKİ’nin şehir seyyiâtlarını görünce vahşi kapitalizmin yaşanmaya değer hayata zemin olmuş bu topraklarda bile “insansız evler” inşa ettiğini de hayretle görmüş olduk.

Hastahane morglarında dizili tabutlar gibi istif edilmiş beton silolarından ibaret “TOKİ’nin şehirleri”ni gördükçe edebiyatımızın efsanevî kahramanı Köroğlu’nun “tüfek icad oldu mertlik bozuldu” mısraını da hatırlıyoruz. 

Zihnimizde Köroğlu’nun bu meşhur mısraı yankılanadursun, buradan kendisine bir sitemde-serzenişte bulunalım:  “Eğer bu mısra-ı berceste’yi o gür sadâ ile âleme salmasaydın,
5 yüz yıl sonra kendimizi ‘yaşanmaya değer bir şehir’de yaşıyor zannedecektik. Niçin bu hakikati ifşa ve ilan ettin! Hem ilân ettin de ne oldu? Nâmerdlerin azmini ve sayısını artırmaktan başka? Nâmerdler yâni bizi beton tabutluklara mahkûm edenler!”

Bizim Koçyiğit Köroğlu'nun gördüğü alâmet karşısında hakikati bütün trajik çıplaklığıyla ifade etmesinin üzerinden 500 yıl geçti. Ama onun “âleme Dâvut gibi saldığı âvâzesi” hâlâ gerçeklik ifade ediyor ve geçerliliğini koruyor.

“Dağlardan vazgeçemeyen” Köroğlu belki de şehre baktığında gördüğü bu ‘yeni icad’ karşısında hayrete düşerek bu sözü söylemişti. Şehirlerimizin bugününü görseydi belki de şöyle haykırır ve hayıflanırdı: “TOKİ icâd oldu şehir bozuldu!”

Çağdaş “Bolu Beyleri” ferman buyurdu: “Bundan böyle şehrün hükümfermâsı benüm! Olmaya ki şehir-i kadîm, irfan ü idrak ü inşa’dan bahsedesüz!”

TOKİ, Bolu Beyi kibrinin zehiriyle çıktığı seferde bütün şehirleri radyasyon tankına çevirdi. Saçılan radyasyonlar yayılmaya devam ediyor. Şimdilerde Başbakan’dan duyup ezberlediği “yatay mimari” de içi boş ilâç kutusu gibi şifa ihtiva etmiyor. Çünkü nesillere sarî bir radyasyon etkisi bıraktı şehirlerimizde. Diktiklerini yatırmakla günahları affolamayacak! Çünkü bugünkü ve gelecek nesillerin cemâlini, güzel şehir görme hassalarını tahrip ettiler, şehir tasavvurlarını yok ettiler.

Yeryüzünün emanet edildiği insanoğlu (Köroğlu’nun diliyle) nâmerdlikte o kadar ileri gidiyor ki hilkat, tabiat tanımıyor, önüne gelen her şeyi çelik yaratıkların dişlileriyle deşiyor, yerine doldurduğu betonlarla insanı hücrelere hapsediyor! İnsanoğlu da yakalandığı “his iptali”nin farkında olmadan bitkisel hayat süren canlılar gibi varlığını sürdürüyor.

Hissiyâtımızı ifade etmektir muradımız, betona husumet gibi bir abesle iştigal değil!

TOKİ’nin işlediği “şehir cinayetleri” karşısında Köroğlu gibi “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” deyip şehirden kaçıp dağa mı çıksak?

Hani, daha önce bir yazımızda söylemiştik ya: “Kurt bunalınca şehre iner, kul bunalınca dağa çıkar!”

Dağları da ifsat ettiler…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder