28 Mart 2011 Pazartesi

ŞEHRİN RUHU VE MEKÂNLAR..

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Bir şehre ruh veren, o şehrin kurucuları kadar, o şehrin sakinleri kadar, o şehrin tarihî süreçte yaşadığı olaylar kadar, o şehrin coğrafyası kadar, o şehrin bütününe serpilmiş medeniyet ta-sarımının şehre yayılmış mekânlarıdır da. Tarihî geleneğimizde şehir mekânları sadece yapı-lardan ibaret değildir. Yâni mekânlar mekanik araçlar değildir. İnsanı kendisine çeken, her biri şehri tek başına taşıyan, şehrin ‘bütünü’nü yansıtan şehrin ‘hafıza kutuları’dır. Tarihî şehirle-rimizden bugün yaşayanlarda varlığını mahzûn bir biçimde sürdüren mekânlar, görkemli za-manlardaki sakinlerini kaybetseler de “bir zamanlar” taşıdıkları “ruh”u muhataplarına telkin ederler, yansıtırlar.

Bir medeniyetin idrakten inşaya, tasavvurdan tasarıma geçtiğini en doğru ve mükemmel bi-çimde bu mekânlara bakarak görebiliyoruz. Eğer bir “dünya görüşü ve medeniyet” idrakiniz varsa, kendi medeniyetinizin yapılarında-mekânlarında yaşayan “ruh”u görebilirsiniz. Şehir mekânları, ruhsuz bir iskelet gibi ‘artık bu insan değil’ diyemeyeceğiniz bir ‘ruh’ taşır.

Yaşadığımız şehrin bugününde adeta bir “yabancı” gibi varlığını sürdüren tarihî mekânların-daki ‘muhteşem hüzün’ü görebilmek-okuyabilmek için onların ruhuna yabancılaşmamış bir ‘idrak’i taşımak da gerekiyor. Yoksa, bir turistin, haricî bir nesneye bakan basit ilgileri çerçe-vesinde mekâna takılıp kalırsınız.

Bu söylediklerimiz, kimliğini-kişiliğini bulamamış modern zamanların kaotik-arabesk şehirle-rindeki mekânları da kapsıyor.

Modern zamanların şehir yöneticilerinin tarihî mekânlara sadece turist bakışlarına arzetmek, onların ilgisini çekmek kaygısıyla ‘restorasyon mantığı’yla yaklaşmaları, onların taşıdığı ‘zamanüstü ruh’ u anlamamaktır. Bir şehir yöneticisinde her şeyden önce varolması gereken “şehir ve medeniyet idraki” ile bu idrakin modern zamanlarda ‘sürdürülebilir’liğini ortaya koyacak şehir-mekân idraki ne yazık ki yok. Böyle bir idrak olmayınca da şehir; tarihî geçmişi sadece nostaljiden-hatıradan ibaret, artık bugüne taşınamayacak, varoluş şartları kaybolmuş bir arkeolojik malzeme olarak algılanır.

Sözün burasında muhakkik mimar Turgut Cansever önemli bir ayrıntıya işaret ediyor: “…1924’te, Le Corbusier Balkanlardaki Osmanlı şehirlerini, Trakya’yı, İstanbul’u geziyor. Bu-radan hareket ederek, müthiş hayranlıklarla aldığı ölçüler, yaptığı tespitler Le Corbusier’nin mimarisinin temellerini oluşturuyor. Aynı tarihte biz, o şehirleri harita mühendislerinin şehir planı üzerine cetvelle çizdikleri yolları inşa etmek için yıkıyorduk. Bütün dünyada şehir planla-rına ‘şehir planı’ denirken, Türkiye’de ‘imar planı’ deniyor. Sanki daha evvel mamur değil miş de(?) sonra mamur olacakmış gibi…” Cansever, Ernst Diez’in Osmanlı şehri ile ilgili düşünce-lerine de temas ediyor: “Diez diyor ki: Bir üslup, insanlık tarihi boyunca yalnızca 3-5 asırda bir vücut bulan bir kültür olayıdır… “ Sonra da “Üslubun özellikleri de çok önemli. Çünkü bir üs-lup, bütün bir kültürün ortak değerler sisteminin biçim dünyasına yansıması suretiyle oluşu-yor…” diyor.

Cansever, Osmanlı şehrine batılı şehir tarihçilerinin sadece ‘iktisadi işleyiş ve sosyal ilişkiler’ açısından baktıklarına işaret ederek “Şehir, bir ön iradenin ürünüdür” diyor.

“Osmanlı Şehri”nden kastımız, şehrimizin de içerisinde bulunduğu kuşatıcı bir medeniyet dünyasının oluşturduğu-dokuduğu şehirlerdir. “Tarihî şehir” denildiğinde, şehirde son kalıntı-larıyla müze malzemesi olarak duran mekânları anlayan zihinler ne şehrini ne kendini anlaya-bilecek idrakten yoksun olanlardır.

Şehirlerimizin/şehrimizin ‘kentsel dönüşüm’ adına coğrafyasının parçalandığı modern zaman-larda şehirlerin nasıl tahrip edildiğini görüyoruz. Adeta, gözümüzün önümüzde işkence edile-rek öldürülen bir canlıyı seyreder gibi çaresizlik içinde şehrimizin ‘kentsel dönüşümü’ne se-yirci kalıyoruz. Yâni şehrin öldürülmesine… Sonra da kendi ölümümüze…

Şehrin mekânlarıyla arasında ‘doku uyuşmazlığı’ olmaz, olmamalı ! Dün yoktu ama bugün??? Bugün şehirlerimizde ‘bütüncül’ bir ruh yok ki, bu ruhu taşıyacak dokuya sahip mekânlar ol-sun.

Şehir, mekânların toplamından öte bir şeydir !
Şehir, ‘kentsel dönüşüm’ şehvetiyle yapılan katliamların meşrulaştırıldığı arena değildir!

“Kentsel dönüşüm” cinnet ve şehvetiyle şehrimizin dokusunu bir an önce değiştirmeyi kendi-sine ‘özel görev’ edinen Şehir yöneticileri nasıl bir veballe karşı karşıya olduklarının farkında mıdırlar? Pek sanmıyoruz.

Şehrin ‘kendilerine emanet edildiği’ni her fırsatta dile getirenlerin ‘emanet’in anlamına vakıf olduklarını söylemek mümkün mü?

“Şehrin ruhu”nun “mekanların ruhu”ndan okunduğu bir şehir potansiyelini halâ taşıyan şeh-rimizde şehrin yok edicisi olmak istemeyenler, şehrin yöneticisi olmak için nasıl bir irfan-idrak ve vicdana sahip olmalılar, hiç düşünüyorlar mı?

(Günebakış, 30 Mart 2011)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder