23 Aralık 2013 Pazartesi

"İnsan ve Şehir" sembolizmine dair önemli bir eser: NEFSİN ŞEHİRLERİ...

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Ârifler ve mutasavvıfların insanı ve onun fiillerini derinliğine anlatırken kullandıkları en önemli metafor “şehir”dir. Özellikle insanın “ben idraki”nden tutunuz da varlık, nefs, fena, bekâ gibi temel nitelemelerde insan bir sembol olarak şehre benzetilir.

Bu anlamda ilk hatırımıza gelenler…

·         Hacı Bayram Veli’nin “Nâgehan ol şara vardum. Ol şarı yapılur gördüm. Ben dahi bile yapıldum. Taş u toprak aresinde” dediği,
·         Yunus Emre’nin “Kasdım budur şehre varam; Feryad ü figan koparam”dediği,
·         Niyazi Mısri’nin “Var ol hakikat şehrine er anda hakikat sırrına”  dediği,

Mısralarda söz konusu olan “şehir” insanın yeryüzü yolculuğundaki son durağı olan “hakikat” mekânıdır. Ariflerin bu sembolizmi bizi “insan ve şehir”in hakikatine çağırıyor.

Bu çağrışımlara sebep olan önemli bir kitap geçtiğimiz ay (Kasım 2013) ehl-i irfan ve erbab-ı hüner dostumuz Yusuf Turan Günaydın’ın nefis sadeleştirmesi, transliterasyonu ve orijinal metni (tıpkıbasımı) bir arada “Nefsin Şehirleri” adıyla 1780 tarihli bir yazma nüshadan yayına hazırlanarak Büyüyen Ay yayınları tarafından yayınlandı. Orijinal ismi: Risale-i Mahbûb olan eser, XVIII. yy. mutasavvıflarından Muhammed Sâdık Erzincanî tarafından yazılmış küçük bir risale.

Risale sahibi Muhammed Sâdık, 1723’de Erzincan’da doğmuş, 1794’te İstanbul’da vefat etmiş mutasavvıf âriflerden.

Yusuf Turan Günaydın kitaba“Muhammed Sadık Erzincanî ve Eseri” ile ilgili uzunca bir giriş yazmış. Ayrıca “Tasavvufta Şehir Sembolizmi ve Nefsin Mertebeleri” konulu “kitaplık çapta” bir konuyu da Giriş’in sonunda özetlemiş.

Nefs tabakalarının her birini (Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne) “şehr” sembolüyle açıklayan Muhammed Sadık Efendi ve eserine ilişkin irfanî derinlik ve muhteva gerektiren bahislere girmeden Günaydın’dan kısa birkaç alıntıyla yetinelim:

“O, meseleyi daha anlaşılır ve görünür kılabilmek için, emmareden mutmainneye kadar olan yolculuğu bir seferde kat edilmiş gibi anlatmıştır. Elbette, Risâle-i Mahbûb’da anlatılan aşamalar gerçekte bir ömür boyu gayretle geçilebilecek bir süreçtir. Bunları daha iyi anlatabilmek için teşhis ve intak sanatına da başvurmuş, her nefis mertebesinde var olan akl-ı meâş, akl-ı meâd ve zor anlarda ortaya çıkan hidâyet gibi kavramları kişileştirmiştir. Nefsin mertebelerini de şehir nitelemesiyle anlatmıştır. Fakat bu halleri yazıyla anlatmak isteyen bir sûfî müellifin takip edeceği en güzel telif usulü, bütün bunları bir seferde oluyormuş gibi ve kişileştirerek anlatmaktır. Esasen Sadık Efendi’nin de vurguladığı gibi bu hâller ancak hâl ile kavranabilir; sözle aktarımı oldukça zordur.”

Günaydın devamla; “Şeyh Sâdık Efendi’nin emmâre, levvâme, mülhime ve mutmainne makamlarını iç içe birer şehre benzetmesi, yüzyıllardır süregelen bir eğitim usulünün yansımasıdır. Çünkü kendisinden önce yola girenler de aynı şehirlerde gezip dolaşmışlar, kendileri için takdir edildiği kadar bu şehirlerde konaklamışlar…..” diyerek insanın içine doğru derin yolculuğundaki “seyr ü şehir”e işaret ediyor.

Biz, eserin muhtevasına ve şerhine girmeden M. Sâdık Efendi’den kesitler ve Günaydın’ın sadeleştirmesinden alıntılarla devam edelim.

Muhammed Sadık Efendi, “Nefs-i Emmâre Şehri”ni şöyle niteliyor: “Ki sahrây-ı fenâda bir şehr-i azîme uğradım ki tûl ve arzını göz ihâta etmez. Ve ol şehrin binâsı Şeddâd ve mâlı hâl-ı Kârûn ve mahlûku bir mertebe kesrette ki hesâb olunmaz ve cümle ehâlisi mahlût-ı Arab ve Acem ve Türk ve Kürd ve Rûm-ı şûm u kefere bulunmuştur. Seyr ü temâşâ edip hayrette hayrân olup bir miktar onda ikâmet ettim.

Ol şehrin ortasında bir azîm şehirde kal’a vâki olmuş ki burc-ı bârûsu felek-i kamere berâber ve hâric-i surda vâki şehirde bir zulmet müşahede eyledim ki bir zulmete benzemez. Bildim ki bu şehirde tâ ezelden şems-i hakikatten bir şûle düşmemiş ve düşmez.

Ve bu şehrin ahalisinin gönülleri dâr-ı zulmet ve meşrebleri kilâb-âsâdır; bir lokma için birbirini yırtarlar. Ve az bahâne ile birbirlerine hırlarlar. Ve şehvet ü gazabları gâlib ve tabiat-ı nâriyyeleri ziyâde olmağla hemen birbirini katlederler…”

Sadeleştirmesini okuyoruz: “Yokluk çölünde bir büyük şehre uğradım ki enlem ve boylamına göz erişemez. Bu şehrin binaları Şeddâd isimli kralın kurduğu yüksek binalar gibidir; malları zenginliğiyle ünlü Kârûn’un ben’ine benzer ve içindeki canlılar öyle çok ki hesap olunamaz. Ahalisi Arap, Acem, Türk, Kürd, uğursuz Rum ve kâfirler hep bir aradadır. Seyredip hayrette hayran oldum ve bir miktar orada konakladım.

Şehrin ortasında oldukça büyük bir diğer şehrin kalesi vardı ki duvarları adeta aya yükseliyordu. Fakat sur dışında bulunan şehirde bir zulmet gözlemledim ki hiçbir zulmete benzemez. Bildim ki bu şehre ezelden beri hakikat güneşinden bir ışıltı bile düşmemiş ve düşmez.

Bu şehrin ahalisinin gönülleri karanlıklar yurdundandır ve yaratılışları köpek gibidir; bir lokma için birbirlerini yırtarlar. Azıcık bir bahaneyle birbirlerine hırlarlar. Şehvet ve öfkelerine yenilmişlerdir. Cehennemlik huyları/kızgın mizaçları baskın olduğu için hemen birbirlerini öldürürler…”

Muhammed Sadık Efendi, diğer nefs mertebelerinden Nefs-i Levvame ve Nefs-i Mülhime Şehri’ni de anlatır. 

“Mülhime Şehri”ni anlatırken der ki; “O şehrin ahâlisi gayet edîb ü zarîf çelebi ve selîmü’t-tab’ ve mükrim ü sahî ve gayet mahabbet-i fukarâ ve zuafâ ve meclisleri tayyib ü tâhir ve sohbetleri leziz ü latif ü zarîf, beynlerinde nizâ-ı kesîre yok, fitne ve fesâd u kibr ü gazab ve adâvet ü buhl ü hased, tama’u hısset, nifâk yok. A’lâ ve ednâsı birbirlerine tazîm ü tevkîr ve ihtirâm ve i’zâz u ikrâm ederler.”

 Yâni; “O şehrin ahalisi oldukça edepli, zarif, çelebi, yumuşak huylu, ikramı seven, cömert, fakirleri ve zayıfları kollayan, meclisleri güzel ve temiz, sohbetleri tatlı, incelikli ve zarif, aralarında şamata-tartışma görülmeyen, fitne-fesat, büyüklenme, öfke, düşmanlık, cimrilik, tamah, çekememezlik, hasislik, ayrılıkçılık gibi huylardan arınmış kimselerdir. Büyüğü-küçüğü birbirlerine saygı, ululama ve ihtiram ile davranır, izzet ve ikram gösterirler…”

Risâle-i Mahbûb: Nefsin Şehirleri’nin şehir metaforuyla, insanın murakabe ve muhasebede seyr ve cehdini şehir metaforu ile anlatması bakımından tasavvuf ve edebiyat tarihimizde kelâm kudretinin âriflerin dilinde nerelere uzanabildiğine en güzel örneklerden.

Öncelikle eserin Erzurum’dan Kafkaslar’a, oradan -muhtemeldir ki Trabzon’a da uğrayarak- deniz yoluyla Balkanlar’a kadar birçok şehre uğrayarak uzun süre seyahat etmiş ve sonunda İstanbul’da karar kılmış bulunan müellifi Muhammed Sâdık Efendiye rahmet diliyoruz. (Trabzon Of’lu olan) Yusuf Turan Kardeşimi de bu nefis eser için, Büyüyen Ay yayınevini bütün eserler gibi bu eseri de alanında ‘şaheser’ niteliğinde yayınladığı için tebrik ediyor, bu tür eserlerin devamını bekliyoruz.

Yazımızı müellif M. Sâdık Efendi’nin okuyanlardan isteğiyle bitirelim: “Vefatımdan sonra âşıklar, sadıklar, irfan sahipleri, dost yüzünün talipleri, fenâ, kavuşma ve bekâ isteklileri baktıkça; bu Mahbûb Risâle’yi okudukça içinde derlenen kelimelerde fayda bulurlarsa bu fakirin ruhunu bir Fâtiha ile yâd buyursunlar…”




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder