19 Ocak 2015 Pazartesi

“AZMİN KURDUĞU, ACZ’İN YIKTIĞI ŞEHİRLER”E DAİR…

 Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Tarihte şehirlerin nasıl kurulduğuna, nasıl inşa edildiğine baktığımızda şehirleri “azim ve irade”nin, yâni niyet, şuur ve kararlılığın yansıdığı dünya görüşlerinin yön verdiği idraklerin kurduğuna şahit oluruz. Mekke, Medine, Kudüs, antik Yunan şehirleri, Roma, Bağdat, Buhara, Semerkand, İstanbul... hep böyle kuruldu, devam etti, gelişti, dönüştü ve günümüze kadar ulaştı. Hangi dünya görüşünün hakimiyetine girdiyse onun şehir ve mekân tasavvur ve tezyinatını yansıttı. 

Günümüzde de şehirler böyle kuruluyor ama ortada bu manada kurduğumuz “yeni bir şehir” ne yazık ki bulunmuyor. Artık şehir kuramıyoruz, şehir kurma melekelerimiz iptal oldu. Var olan şehirlerin nasıl ifsat edileceğine dair melekelerimiz ise son derece tekâmül etmiş durumda. Kurulu şehirleri yaşanamaz kılmakta, adeta insan dışı mahlûkların depoları haline getirmekte bu derece maharet sahibi olan başka bir ülke ve toplum var mı, bilemiyorum.

Üstad Necip Fazıl’ın “Böyleyken ayaktasın, tersine bir mucize!” dediği hal bu olsa gerek…

Edebiyatçı Nihat Sami Banarlı İstanbul’un imarı ile ilgili 57 yıl önce yazdığı bir yazıda “Anadolu ve Balkanlar coğrafyasında Türk medeniyetinin büyük zafer kazandığı ilk sanat şubesi mimarîdir...

... biz bilhassa mimaride Kubbe-i Hadrâ’dan Süleymaniye’ye kadar, vatanımızı süsleyen abidelerle başka sanatlara denk ve belki başka mimarilerde üstünüz.” der ve Yahya Kemal’in “Hayal Beste” şiirini söylediklerinin şiirle ifadesi olarak gösterir.

Yahya Kemal bu şiirinde;

“Azmin kurduğu yüzlerce şehirden fazla,
“İri firuzeye benzer nice gök kubbeyle,
Dehre aksettiriyor, gerçi, büyük mimarî.”

mısralarıyla zamana yayılan muhteşem şehir ve mekânlarımızdan bahseder.

Şehir, mekân ve mimarî söz konusu olduğunda doğrudan tarihe gönderme yapmak, bir anlamda tarihîn şahitliğine sığınmak şehir ve mimarîde bir acziyetin ifadesi midir? Gerek Nihat Sami’nin gerekse de Yahya Kemal’in yukarıdaki ifadeleri için hayır! Ama bugün için -evet- müthiş bir acziyet! Acziyet çünkü; medeniyet ikliminde yetişen muhteşem şehir ve mimari birikimini görememek, okuyamamak, onlardan yeni sentez ve sonuçlar çıkaramamak, onları sürekli kılabilecek bir idrak ve tasavvura sahip olamamak bir yana, böyle bir ihtiyacı hissetmemek ya tarihe kaçmaya tevessül ettirir, ya da inkâra/yok saymaya yöneltir.

Hemen belirtelim ki, bugün ortada ne şehir idraki ne de bu idraki doğuracak, ortaya koyacak irade ve tasavvur olmadığı için -bir kutu içerisindeki bir bilyenin yuvarlanması gibi- çalkalanıp duran bir çevre ve şehircilik anlayışı var. Bu anlayış bir güç simgesi olarak başta TOKİ marifetiyle bütün şehirlerimizde küstahça boy gösteriyor.

Yoksa Banarlı’nın ifadesiyle “Asırlardan beri, durmaksızın semâya taşan abideleriyle adeta gök kubbeye sığmayan bu mimarî”den günümüzün TOKİ silolarına ve tabutluklarına mahkûm olmak başka nasıl izah edilebilir? 

Siyasilerden yerel yöneticilere, ilgili kurum teknokratlarından mimarlara, müteahhitlere kadar tamamının idraklerinin iltihaplandığı, bütün şehirlerimizin enfeksiyona yakalandığı, hatta hastalıklı hücrelerin metastas yaptığı bu geç devrede artık şehirlerimizi kurtarmanın, yeni bir ruh ve muhtevaya kavuşturmanın imkân ve ihtimali kalmadı! “Yatay mimarî” evrâd ü ezkârı da bu konudaki günahları affettirmeye yetmiyor. Çünkü ortada bu yönde nutuklardaki nakaratın ötesinde bir gösterge yok. Şimdilerde şehir ve mimarî seyyiatlarını örtmek için koro halinde bu “yatay mimarî” virdine kilitlenmişler. Yatay mimariden anlaşılan da herhalde 20-30 katlı dikey tabutlukları ikiye bölüp yan yana 10-15’er katlı tabutluklara dönüştürmek.

“Kent Kültürü” üzerine önemli metinleri bulunan R. Sennett "Ten ve Taş" isimli kitabında “Eski Romalılar bir imparatorun şehri binalar inşa ederek nasıl mahvedebileceğine dair acılı anılara sahiplerdi” der. Biz de Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, yerel yönetimler ve müteahhitlerin oluşturduğu muhteşem idrak konsorsiyumu(!) ile şehirlerimizi nasıl ifsat ettiklerini, nasıl yaşanamaz hale getirdiklerini görmekle kalmıyor; gelecek nesillerin hayat ve dünyalarını da nasıl kararttıklarına, yok ettiklerine bugünden şahit oluyoruz.

 “Yaşanmaya değer şehirler”e dair en küçük bir kımıldanma gösteremeyenlerin “şehir nasıl ifsat edilir?”e verdikleri muhteşem cevapları şehirlerimizin getirildiği halden görüyoruz.

Ruhsuz şehirler ruhsuz insanların yâni makinelerin eseridir. Av arayan aç yaratıklar gibi ruh taşıyan her şeye saldıranların, şehirlerimizi nasıl bir safari alanına çevirdiklerini gördükçe kahroluyoruz!

Üstad Necip Fazıl’ın  “Yanmaz da yürekler, ateşe atsan!” dediği türden bir başıboşluk, umursamazlık, anestezi hali devam ediyor. Gene onun ifadesiyle “Büyük muvazeneler bozulunca sükûtlar da büyük olur. İşte bizim bugünkü halimiz!..”

Stepten kasırgalar halinde kopup mâmur şehirlerimize musallat olan, istilâ ve talan eden Moğolların ve Avrupa’nın saldırgan genlerinden fışkıran Haçlıların şehir yıkma şehvetlerinin yerini günümüzde mezkûr konsorsiyum aldı, desek haksız mıyız?

Bir tarafta şehirlerimizi meydan muharebesi sonundaki ceset tarlalarına çevirenler, diğer tarafta bu hal karşısında çaresiz olanlar!

Bir de şöyle söyleyelim: Esasen şehirlerimizi acz değil, kifayetsiz muhterislerin azmi yıkıyor!

Şehirlerimiz için feryâda ve şekvâya devam edeceğiz!


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder