12 Mayıs 2016 Perşembe

“ENFORMATİK CEHALET”İN AĞINDA MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞIMIZ!

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Eskilerin “cehl-i mürekkep” dediği türden bir faciayla karşı karşıyayız!

Üstad Necip Fazıl, 76 yıl önce yazdığı “Maarif Vekâleti” başlıklı, adeta bugünkü Milli Eğitim Bakanlığı’nın da fotoğrafını içerisine alan yazısında şunları söyler: “Maarif Vekâleti, Türkiye Cumhuriyetinin her çevreye korkuluklarını diktiği günden beri, kargaların üşüşmekten asla çekinmediği biricik korkuluktur. Sanki bu hedef, kabadayılık zevkini tatmin etmek isteyenlere serbest bırakılmış tek cephe… Süvarilerin, üstünde kılıç talimi yaptığı samandan insanlar gibi bir şey!... Vur, kes; vur, kes; ne o ses çıkarır, ne de hükümet!”.

Üstad’ın bu tespitinden yola çıkarak söyleyelim ki; 14 yıllık tek parti iktidarıyla “siyasî istikrar”ı sağlayan ancak kültür, eğitim ve şehircilik’te bırakın istikrarı, mevcudu bile “istihlâk” eden, nesillere istikamet tayin edici hiçbir fikrî yön gösteremeyen Milli Eğitim Bakanlığı bu 14 yılda her biri farklı meslek ve meşreplere mensup ve ortalama 3 yıla tekabül eden 5 bakan değiştirmiş, eğitimde bakan istikrarını bile sağlayamamıştır. Eğitim Sistemimiz, Tanzimatla yola çıktığı okyanusta Cumhuriyetle birlikte keskin bir rota değişikliği yapmış ve 93 yılda nesilleri köksüzlük, kimliksizlik ve şahsiyetsizlik çukuruna sürüklemiş, mahkûm etmiştir.

Bu amaçla oluşturulan Köy Enstitüleri öncelikli ve önemli bir fonksiyon icra etmiştir. Özellikle CHP iktidarının Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in 1940’da rejim militanı öğretmen yetiştirmek ve köylerden başlayarak nesilleri ifsat etmek üzere ihdas edip programladığı Köy Enstitüleri, faaliyette olduğu 1954 yılına kadar, yani 14 yıl boyunca öyle bir misyon icra etmiştir ki, bugün bile izleri hâlâ yok olmamıştır. Birkaç nesil “eğitim” adı altında kök kurutucu bir misyonla imha edilmiştir.  Öyle ki, o yıllarda bir Lise Müdürünün Üstad Necip Fazıl’a söylediği Maarifimizin başına Kruşçef getirilseydi bundan daha fazla karıştırıp bozamazdı!” sözü, bu misyonun özetiydi.

O Köy Enstitüleri ki, Üstad’ın Bir devrin veba veya kolerası gibi gelip geçmiş, fakat ruhlardaki ukdesini olduğu gibi muhafaza etmiş olan bu facia” diyerek haklarında hükmünü vermiştir.

Esefle görüyoruz ki, bugünün Milli Eğitim Bakanlığı’nın resmî internet sayfasında bu kök kurutucu Köy Enstitülerine methiye düzülmektedir:

“Nitekim daha başlangıç noktasında kalan bu eğitim modelinin başarısı, 1946'ya kadar köylerdeki öğretmen açığını kapatan 16.400 kadın ve erkek öğretmen ile 7300 sağlık memuru ve 8756 eğitmen yetiştirmiş olmasıdır. Mezunlar arasında Mehmet Başaran (doğ. 1926), Talip Apaydın (doğ. 1926), Fakir Baykurt (doğ. 1929) ve Mahmut Makal (doğ. 1933) gibi yazarlar da bulunmaktadır. Şiir, hikâye ve romanlarında köy sorunlarını işleyen bu yazarlar, sosyal, kültürel ve siyasal etkinlikler de göstererek köy insanının dünyası için bilinç yaratmışlardır. "Köy Enstitüleri sisteminin eğitimimize en büyük katkısı, o güne kadar yalnızca eğitim kitaplarında görülen, fakat geleneksel eğitimin etkisiyle, okula ve sınıflara giremeyen eğitim ilke ve yöntemlerini, doğanın içinde hayata geçirmek olmuştur. Bunların somut birer örneğini vermiştir. Buralarda binlerce öğretmen adayı, bunları bizzat yaşayarak öğrenmişler ve gittikleri okullara da bunları taşımışlardır." Yücel'in başarısı, bu projeyi Büyük Millet Meclisi'ndeki şiddetli eleştirilere karşın gerçekleştirmiş olmasıdır.

( http://www.meb.gov.tr/meb/hasanali/egitimekatkilari/koy_enstitu.htm)

 Yukarıdaki satırlarda ismi geçen Kemalist-ateist isimler, adeta örnek gösteriliyor, idolleştiriliyor! Bu yazımızda, Köy Enstitülerinin iman, İslam, tarih, dil, medeniyet katliam ve küfrüne dair konulara girmeyeceğiz.

Bu paragraflar Milli Eğitim Bakanına, nâm-ı diğer Nâbi Hoca’ya ithaf olunur!

 Niçin mi ithaf olunur? Anlatalım:

Eski Bakan Ömer Dinçer’den görevi devralırken yaptığı konuşmasına “Bize ve bizden önceki nesile doğunun ve batının prensiplerini, büyüklerini tanıtan Hasan Ali Yücel`e” teşekkürle başlayan Nabi Avcı, bakan olarak ilk röportajını verdiği gazetecinin “Milli Eğitim Bakanlığı tarihinde akla ilk gelen isim Hasan Ali Yücel. Sanırım hemen herkes böyle düşünür ama kamuoyunun önünde, devir teslim töreninde dile getiren ilk siz oldunuz sanırım… Hasan Ali Yücel’i farklı kılan, sadece öğrencileri değil tüm topluma katkı sağlayan icraatı doğu-batı klasiklerini Türkçeye kazandırması idi. Sizin böyle projeleriniz var mı ?” sorusuna da şu cevabı veriyor:

“Hasan Ali Yücel, doğunun ve batının klasiklerinin dilimize aktarımı projesinin mimarı. Hakikaten onu çok rahmetle yâd ediyorum.”

Nabi Avcı, birkaç neslin iman, ahlâk, tarih, dil, vs. şuurunu yok eden Köy Enstitülerinin mucidi Hasan Ali Yücel’i “rahmetle yâd ediyor!” Bu, rahmetle yâd edişin nasıl bir itikadî sonuç doğurduğunun, fecaatinin tafsilatına girmiyor, sadece faciaya işaret ediyoruz.

Şu gerçeğin altını çizmek gerekiyor: Türk Milli Eğitim tarihinin en köklü, en radikal reformunu Hasan Âli Yücel gerçekleştirmiştir. Devrimlerin yerleşmesi adına büyük devrimci/reformcudur. O’nun gerçekleştirdiği reformlar çapında bir reformu ortaya koyamayan son Milli Eğitim Bakanı’nın şuuraltındaki hayranlığının sebebi ne olabilir?

 Soralım:  O rahmetle andığınız ve (haklı olarak çok önemsediğiniz) doğu-batı klasiklerinin Milli Eğitim Bakanlığı’nca yayınını niçin durdurdunuz, yok ettiniz?

 Bu yayınların yerine hangi yayın politikasıyla hangi eserleri yayınladınız? 14 yıllık iktidarınızda eğitim çağında genç nesilleri besleyecek, (rahmetle yâdettiğiniz) Hasan Âli Yücel çapında bir proje ortaya koyabildiniz mi?

Eğitim dünyasına tarih, medeniyet, irfan, kültür-sanat, dil, vs. olarak hangi eserleri sundunuz?

 Hiçbir şey…

 Milyonlarca Doğu-Batı klâsiği kitap Millî Eğitim Bakanlığı’nın mahzenlerinde çürüyüp yok oldu!

Bir yandan Hasan Ali Yücel’e yaptığı yayınlardan ötürü övgüler düzerken, diğer tarafta eserlerini çürütmekle nasıl bir tezât yaşadığınızı düşündünüz mü?

Bu başarınızla öğünebilirsiniz Sayın Bakan!

 Bir de kaç derslik yaptığınız, öğretmen sayısını nereden nereye getirdiğiniz, elektronik tahtalarınız, tabletleriniz ve bilgisayarlarınızı nasıl artırdığınızla öğünebilirsiniz. Yâni, ölçülüp tartılabilen, sayılabilen, muhtevası-ruhu olmayan nesnel icraatlarınızla ne kadar övünseniz azdır!

Bütün siyasîler gibi Milli Eğitim Bakanları da risk alabildiği ölçüde, geleceğe dair doğru tahminler yapabilip karar verebildiği sürece bir değer ifade ederler. Aksi halde “ne şiş yansın ne kebap” veya “böyle gelmiş böyle gitsin” eyyamcılığıyla gününü gün etmekle kalırlar.

İlginç bir tesadüftür ki, Köy Enstitüleriyle aynı süreye tekabül eden 14 yıllık Ak Parti iktidarı döneminde, milli eğitim politika ve uygulamalarında, geleceğin nesillerinin yetiştirilmesine ilişkin ne bir müfredat değişikliği ne de radikal bir tedbir görebildik. Göremiyoruz. Sadece 28 Şubat ceberrutluğunun ıslahına dair birkaç ürkek adım… Sanki ısrarla ve bilinçli bir şekilde nesiller kavrulmak isteniyor… İmam Hatip’ler ve Osmanlıca gibi icraatlarla da içi doldurulamamış, “suyun bu tarafı”nın elektriğini topraklamaya mahsus gibi görünüyor…  Savaş liyakat ve kabiliyetiyle değil de kışlalarıyla öğünen bir ordunun hamasetine benzer bir şey..

 Acıyla söyleyelim ki; eğitim sistemimiz hâlâ şahsiyet kaygısı taşımayan,  tarih ve medeniyet tasavvuru, aidiyet ve gelecek şuuru olmayan, bu dünya ve ötesine dair kalbî titreşim ve hassasiyetlerden mahrum test robotları imaliyle gününü gün etmektedir. İdeolojik cephesiyle de 14 yılın bilânçosu; “Gezi kalkışması”nda gözü açılan, tecrübe kazanan militan güruh gibi, ilerideki “gezi”lere militan yetiştiren velût bir bünye özelliğini ısrarla ve istikrarla muhafaza etmektedir.

 Meşhur Gezi kalkışmasında kitlenin çoğunun Ak Parti iktidarının ilk yıllarında okula başlayıp liseyi bitirenlerden oluşması işin fecaat tarafını açıklamaya yetmiyor mu?

Ak Parti döneminin Milli Eğitim Bakanları, özellikle de mevcut bakan, “suyun bu yakası”nın bazı etkinliklerinde yaptığı konuşmalarda zevahiri kurtarma türünden veya “ben de sizin havzanızdanım” anlamına gelebilecek söylevler irâd etse de, bu krematik tadın ötesinde üretken bir mutfak endişesi bulunmuyor.

 Misal mi? Verelim!

 Ortaokul ve Liselerde halen okutulan edebiyat kitaplarının 1940’lı ve 1950’li yılların kitaplarından farkı var mıdır? Bir muhteva değişikliği yapılmış mıdır? Koskoca Bakanlığın ve özellikle Talim Terbiye Kurulu’nun böyle bir endişesi var mıdır?

 Bu konuda yaşadığım bir hadiseyi aktarayım:

 2013 yılında Ankara Millî Eğitim Müdürlüğü ile Birlik Vakfı tarafından düzenlenen, benim de jürisinde bulunduğum "Büyük Doğu Düşüncesi ve Necip Fazıl Kısakürek´in Eserlerinde İdeal Türk Gençliğinin Nitelikleri" konulu makale yarışmasının ödül töreninden önce 11. ve 12. Sınıf  lise edebiyat kitaplarına göz attığımda, adeta şok oldum ve “eyvah!” dedim. Kurtların önüne bırakılan mâsum çocuklarda “mücerret fikir idraki zemini” oluşturması gereken edebiyat kitapları ne yazık ki hiç değişmemiş, birkaç yazarın anlaşılamayacak metinleri usulen ve zorlama biçimde, göstermelik olarak bu kitapların içerisine sokuşturulmuştu.

 Her şeyden önce başından sonuna kadar edebiyat kitaplarında müthiş bir dil tahribâtı yapılarak dilimiz katledilmiştir. Adına “Türk Edebiyatı” denilen kitaplarla nesillerin saf zihinleri ait olmadıkları ancak zorla atıldıkları yabancı bir dil havzasına sokulmuştur. Feci bir dil tahribatıyla ve de müraice bir kurnazlıkla Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet paçal edilip harmanlanıp aynı sofraya servis edilmiştir. Daha da fecisi, Nazım Hikmet’e özel alan açılıp, zavallı körpe zihinlerin iyi özümsemesi/zehirlenmesi için özel alıştırma soruları yöneltilmiştir. Nazım’dan ustaca seçme yapılmış ve onun Kuvây-ı Millîye, Kan Ter İçinde, Kerem gibi şiirleri peş peşe kitaba serpiştirilmiştir.

 Bitmedi… “Okuma” başlığı altında “Nazım Hikmet Ran’ın ‘Güneşi İçenlerin Türküsü’ adlı eserini okuyunuz.” diye özel bir ödev veriliyor.  Daha neler neler…

 Bir neslin idrak ve irfanını hançerleyen bu fecaat karşısında hiçbir dert ve hassasiyet taşımayanlara yazıklar olsun!

Gene “Öz şiir”, “Toplumcu Şiir” gibi kategorilerle bir sürü sol-ateist militan yazar, romancı, hikâyeci, şair, “edebiyatçı naspedilerek” müfredata demirbaş olarak sokuluyor. Böylece Başta Nazım Hikmet olmak üzere, Aziz Nesin, Yaşar Nabi, Orhan Kemal, Oktay Rıfat, Haldun Taner, Enver Gökçe, Mehmet Kemal, Süreyya Berfe, Refik Durbaş, A.Kadir, Yusuf Atılgan, Füruzan,  Ataol Behramoğlu, Haydar Ergülen, Nihat Behram, Dursun Akçam, Faik Baysal, Turgut Özakman,  Abbas Sayar ve daha birçok isimleri çocuklarımız ezberlemek zorunda kalıyorlar. İşin bir diğer ilginç tarafı bu yazarların günümüzün sol örgüt militanlarının muhteva ve heyecanlarını besleyenler olması! Bu korkunç seyyiât Ak Parti’ye ve O’nun Milli Eğitim Bakanı ve Bakanlığı’na yeter de artar bile!!!

İşte körpe dimağlara şiirleri örnek gösterilen Ataol Behramoğlu’ndan bir şiir (!):

“Akşam üstü bir kahvede. Bira içtim birkaç bardak.
Gazeteden yoruldukça. Gelip geçene bakarak.
…..

Kocakarı içkisini. Bitirmiş olmalıydı ki.
Çıkıp gitti torunuyla. Biri bir kahve söyledi.

 12. Sınıf öğrencilerine “Cumhuriyet Döneminde Öğretici Metinler” olarak “Memleket Edebiyatı” başlığı altında sunulan bir metinde şu ifadelere bakın: “Bay Esatoğlu bir yapıtta yöresellik arıyor, demek bir gökçe-yazın yapıtında, bir yırda, bir öyküde, yaratıldığı toplumdaki yaşayışın olduğu gibi gösterilmesini, yankılandırılmasını istiyor…. Ulusal gökçe-yazın nedir? Diye arayacağımıza: ‘Türkçe yazılmış yırların, öykülerin, denemelerin, eleştirmelerin, kısacası dörüt yazılarının hepsidir…”

 Edebiyat kitabına ister ironi olsun, isterse de örnek metin olsun orta öğretim öğrencilerinin önüne böyle bir metin koymanın amacı ne olabilir?

Yazıklar olsun! Yuh olsun! Türk Dil Kurumu bile dilimizi ifsatta bu kadar ileri gidememişti!

 Sol referanslı militan edebiyatçı ve yazarların metinlerini aşağılık kompleksiyle “Türk Edebiyatı” kitaplarına almak, nesillerin zihinlerini tağşiş etmektir. Bütünüyle inançsız, ruhsuz, bohem müteşairlerin şiirleriyle, Türkçeyi katleden edebiyatçıların metinleriyle donanmış Milli Eğitimimizin “Türk Edebiyatı” kitapları arasında suyun bu yakasından bazı şair ve edebiyatçılar da garnitür ve meze olarak serpiştirilmiş.

 Erken Cumhuriyet ve 1940’lı yılların CHP İktidarlarının Milli Eğitim Bakanlarının bile hayallerini aşan türden ders kitapları…

Bunlar sadece Orta Öğretim 12. Sınıf Türk Edebiyatı kitabından birkaç kesit. Diğer ders kitaplarında hangi fecaatler var, bakmadığım için bilemiyorum…

 Bu konuda bir örnek daha verelim: İlköğretim 2. Sınıf Hayat Bilgisi kitabında “Cumhuriyet” isimli şiir, tıpkı erken cumhuriyet döneminde körpe zihinlerin tarih şuurunu yok etmek için yapılanların bir devamı gibi: “Bir zamanlar yurdumda, Bir başka devlet varmış. Başındaki padişah, Ne isterse yaparmış. Atatürk padişaha, Düşmana karşı durmuş. Yurdumuzu kurtarmış, Cumhuriyeti kurmuş.”

 Bir taraftan meydanlarda, toplantılarda “Tarihimiz, Medeniyetimiz, Selçuklu, Osmanlı, Çanakkale..” hamaseti yaparken, diğer taraftan ilkokula kadar sirayet eden böylesine bir tarih çarpıtması ve ifsadı nasıl ve neyle izah edilebilir?

 Üstad Necip Fazıl’la ilgili söz konusu makale yarışmasının ödül töreninde (24.9.2013) o zaman Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmada, birinci olan gençten bahisle; 

 "Mirza Şamil'e kalbimin derinliklerinden gelen bir teşekkür ediyorum, gözlerinden defaatle öpüyorum. Mirza'yı dinlerken şunu gördüm; artık gözümüz açık gitmeyecek inşallah. Üstadı çok iyi anladığını gördüm. Üstadın dilini çok iyi yakaladığını gördüm. Mefkûremizi ifade edebilecek bir çapta bir kalitede gördüm. Mirza Şamil'ler olduğu müddetçe geleceğimizi kimse karartamayacaktır." dedi.

Erdoğan konuşmasına devamla; "Bir yönüne vurgu yapmak arzusundayım; Çok sayıda eser bıraktı, şiirleri yazıları var hikâyeleri var, çok sayıda tavsiyesi öğüdü var. Ama o bize her devrin genç nesillerine o eserlerinden çok daha değerli bir eser bıraktı. Duruşu, tavrı, edası, özgüveni, davasına olan sadakati, davası uğruna kalemine mürekkep yerine ciğerinden kan çekerek ortaya koyduğu çilesi, kendi başına en büyük eserdi. Herkesin sustuğu susturulduğu bir ortamda Necip Fazıl cesaretle konuşuyordu. Herkesin kalemini kiraladığı bir ortamda, bu dönemde de var ya, Necip Fazıl kalemini titretiyordu, hatta canını ortaya koyabiliyordu. Herkesin korkutulduğu sindirildiği bir dönemde o dimdik duruyor ulaşabildiği herkesle gururla ayağa kalkmaya çalışıyordu." cümlelerini kullandı.

Şimdi Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya soralım:

R. Tayyip Erdoğan’ın bu önemli, doğru ve isabetli cümlelerinin gereğine ilişkin neler yaptınız? Bu konuşma, sadece “konjonktür gereği” yapılmış bir konuşma mıdır? Yoksa Milli Eğitim Bakanlığı’nın üzerine yüklenmesi gereken bu muhteva bir mükellefiyet ifade etmiyor mu? Veya “beni ilgilendirmiyor” deyip, üzerinize alınmadınız mı?

 Gene Nabi Avcı, (bir fecaat olan) Star Gazetesi’nin “Necip Fazıl Ödülleri” töreninde (2.11.2014) Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın önünde yaptığı konuşmada “Üstada, Üstad’ın hatırasına bugüne kadar gereğince sahip çıkamadığımızı söylerken, doğrusu bu ihmalde veya gecikmede en büyük payı Milli Eğitim Bakanlığı’nın aldığını düşünmeden edemedim.” Avcı, sözlerinin alkışlanması üzerine “Bu ihmali alkışlamadığınızı, bu ihmalin farkına varmış olmamızı alkışladığınızı da biliyorum.” cevabını veriyor.

 Bu itirafa rağmen, bugüne kadar Milli Eğitim Bakanı ve Bakanlığı bu konuda ne yapmıştır?

Hiçbir şey!

Milli Eğitim Bakanı Avcı, eğer bu sözleri “sekerât hali”nde söylememişse, Üstad Necip Fazıl’a karşı itirafını gerçekliğe dönüştürmesi için Üstad’ın Maarif Meselemiz, Yeni Türk Maarifi, vs. başlıklı ve konulu eserlerinin bütününe yayılan eğitimle ilgili köklü esas ve usûl ihtiva eden fikirlerine müracaat etmiş midir? Böyle bir ihtiyaç hissetmekte midir? Aksi halde söyledikleri bir “dudak tiryakiliği” nden öteye geçmeyecektir ve geçmemektedir.

 Nabi Avcı gene bir programda (6.1.2016), kendisini yetiştiren hocalardan bahsederken resim hocası, ressam ve mimar rahmetli Cevat Ülger’den bahisle “bakanların unutulduğu ancak öğretmenlerin unutulmadığı”nı söyleyerek “rahmetli resim öğretmenim Cevat Ülger’i anlatmak isterim” der ve anlatır. Yıllar sonra Milli Eğitim Bakanlığı müşaviri olarak UNESCO toplantısında Modern Sanatlar Müzesi’nde dolaşırken bir galerideki resmin dikkatini çektiğini ve resmin kendisini “gel bana bak” diye çağırdığını söyler. Resmin yanına gittiğinde “Moda’dan Bakış” isimli Bedri Rahmi’nin bir resmi olduğunu görür. Ve der ki Avcı: “İşte öğretmen bu, öğrencisine hangi resme nasıl bakılacağını işte böyle öğretir bir öğretmen.”

Rahmetli Cevat Ülger’in nasıl bir fikir adamı, ârif ve münevver olduğunu bilenlerdeniz. Nabi Avcı böylesine mütebahhir bir Hoca’dan ders aldığını ve bakış açısı kazandığını söylüyor. Ancak kendisine sormak istiyoruz: Siz başında bulunduğunuz Bakanlık, bu çapta irfan sahibi, “ne okudun değil, kimden okudun” sorusuna cevap olacak öğretmenlere sahip midir? Böyle öğretmenler yetiştirme konusunda bir teşebbüsü var mıdır? Korkarız ki; rahmetli Cevat Ülger, Sayın Bakana bakış açısı kazandırmış ama Nabi Hoca yanlış yere bakmaya devam ediyor.

Demek ki “âlem yine ol âlem, devrân yine ol devrân…”

Hayatı kitaplar içerisinde geçen, Guenon’dan “Modern Dünyanın Bunalımı”nı, Martin Lings’ten “Antik İnançlar ve Modern Hurafeler”i tercüme eden Milli Eğitim Bakanımız, (tek parti iktidarının imkan ve kudretine rağmen) ne yazık ki risk alıp başında bulunduğu bakanlığı bunalımdan ve modern hurafelerden bugüne kadar kurtaramadı, temizleyemedi.
Tekrar edelim: O rahmetle andığı Hasan Âli Yücel’in 1941 yılında yayınlamaya başlanan, birçoğu muhteşem eser olan Doğu-Batı Klasiklerinin yok edilmesi Ak Parti’nin Milli Eğitim Bakanlığı’na nasip oldu. “Enformatik Cehalet”iyle meşhur bilge siluetli mevcut Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, milli eğitimdeki birçok facia gibi bu faciayı bir türlü görmedi, göremedi. Ya gafletten veya taammüden…

Faydası yok ama, Üstad’ın 1939-1940’larda yazdığı “Maarif  Meselemiz” ve “Yeni Türk Maarifi” başlıklı  yazılarından bazı cümleleri kendisine hatırlatalım:

“Fikir ve nazariyede kemal ifade eden bir işin, madde ve ameliyede kemal ifade etmemesine imkân yoktur” 

“Maarif, mahsulü geç yetişen o tarladır ki, bağrına serpilen tohumlara bakıp hakkında ilk kıymet hükmünü verebiliriz. Hasat vaktine kadar beklemek lüzumsuz.” 

 “Ben iddia ediyorum ki, kendi zaman ve mekânı içinde fevkalâde bir sistemin mümessili olan medreseden sonra, Tanzimatla başlayıp Meşrutiyet ve Cumhuriyetle devam eden maarif idarecileri, hele son 15 sene içinde (emrivaki)ler karşısında apışmış birer hamarat veya tenbel mankenden başka bir şey olamamıştır.” 

“Maarif Vekaleti, ya rejimin yüzünü güldürücü bir kahramana, yahut da işi oluruna bağlayıcı bir vurdumduymaza muhtaçtı…”

 “Eskimo çocukları bile, Türk çocuğunun önüne serdiğimiz mektep kitaplarından daha olgun, daha verimli, daha hesaplı, daha metodlu, daha unsurlu, daha maddeli ve daha az yanlışlı talim ve terbiye vasıtalarına maliktir..” 

“Artık büyük çapta nefs muhasebesi yapmaya, içini ve dışını lif lif yolmaya, dünya mikyasındaki davalarının muazzam kadrosunu görmeğe, büyük ve hakiki tekevvüne doğru humma içinde şahlanmaya başlayan yeni bir Türk maarifi karşısındayız.”

Korkarız ki bilge görünümlü Milli Eğitim Bakanımız Nabi Hoca ”ihtisas alanını imha eden bir süreç”in içerisinde “felix culpa : mutlu cinayet” türünden tebessüm etmektedir!

 

Son olarak deriz ki: Milli Eğitim Bakanlığı’ndan ve başındaki Bakandan beklenen; Öğrenci hangarları, e-okul, akıllı tahta, tablet, bilgisayar ve ansiklopedik mâlumat değil ! Nesillere irfan kazandıracak, fehm-ü idrak’lerini derinleştirecek bir ‘hassa’ sahibi yapmak, bünye oluşturmaktır.

Maarifin mârifeti bu olmalı!
Aksi halde milyonlarca körpe zihni eğitmek adı altında “eğme”ye devam edersiniz!
Yazımızın başlığını tekrarlayalım: Eskilerin “cehl-i mürekkep” dediği umumî bir faciayı yaşıyoruz!

Üstad’la bitirelim:

 “Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!”

 
 
 
 



 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder