Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com
Üstad Necip Fazıl; 1935 yılında Türk Tiyatrosu
Dergisi’nin Tohum piyesi ile ilgili “Tohum’un yazılış vesilesi ve
gayesi nedir?” sorusuna şu cevabı veriyordu:
“Bir
şeye bakmak demek, ortasından kesilmiş bir külçe halinde, o şeyin can evini
kaplayan bütün deri tabakalarını deşecek ve onu iç içe giydiği eldivenlerinden
sıyıracak bir göz nüktesine malik olmak demektir.” Devamla “Bu nükteyi
istemekle belki darağacımızı herkesin kuracağından daha korkunç olarak biz
hazırlıyoruz.” Diyordu.
Üstad bu cevabında eşya ve hadiselerin “künhüne vakıf
olmak” veya hakikatini idrak etmenin ölçülerini veriyor. Bakmakla derinliğine
görmek yani irfan farkına da işaret ediyor bu cümle. Üstadın ilk
çocukluk ve gençlik çağından vefatına kadar yazdığı bütün yazılar ve
şiirlerinde bir tefekkür adamı ve sanatkarda olması gereken bu basiretli
bakışı, derin tefekkürü, “varlık idraki”nin ifadesini görüyoruz. Üstad’ın “göz
nüktesine malik olmak” dediği hassa ne yazık ki bugün kaybettiğimiz
fakat kaybının farkında olmadığımız temel bir ölçüdür.
Bugün Üstad’ın işaret ettiği “göz nüktesi” hassasını
kaybettiğimiz ve bu kaybın farkına varamamanın verdiği körlükle eşya ve
hadiselerin hakikatine, künhüne nüfuz edemiyoruz.
Doğumunun 122 Vefatının 43 Yıldönümünde O’nu bütün bir varlığa bu
gözle baktığı şekilde ele alabilir, değerlendirebilir ve onu böyle görebilir
miyiz? Daha doğrusu görmek zorundayız. Yoksa, Üstad’ın bütün hayat ve
eserlerine yayılmış feraset ve basiretten habersiz ve nasiplenemeyen talihsiz
bir neslin hadiseler içinde boğulması gibi bir akıbete sürüklenmek
kaçınılmazdır.
Üstad Necip Fazıl; 18 yaşında yazdığı ilk şiirlerinden
birisi olan “Örümcek Ağı”nda;
Duvara, bir
titiz örümcek gibi,
İnce
dertlerimle işledim bir ağ.
Ruhum gün
doğunca sönecek gibi,
Şimdiden
ediyor hayata veda.
Kalbim
yırtılıyor her nefesinde,
Kulağım,
ruhumun kanat sesinde;
Eserim
duvarın bir köşesinde;
Çıkamaz
göğsümden bir başka seda…”
Mısralarıyla daha o yaşta müthiş bir “nefs muhasebesi”
yaşayan, “varlık idraki”ni hisseden ve 30 yaşında karşılaşacağı “Vücut
hikmetimin mânasını O’nu tanıdıktan sonra anlamaya başladım” dediği “Büyük
kurtarıcı”yla birlikte kendisine hediye
edilen ‘yeni dünya’yla cemiyet mücadelesine atılan Üstad Necip Fazıl, “Ver cüceye onun olsun şairlik. Şimdi gözüm
büyük sanatkârlıkta” der ve her türlü nefs çilesi ve dış alem
meşakkatlerine dayanarak bir ömür sürdüreceği mücadelesinin ipuçlarını
veriyordu.
Bu mücadele; içeriye doğru derinleşirken, dışarıya
doğru genişleyen fakat asla istinâd ettiği merkezî noktadan kopmayan bir
niteliğe sahipti.
O’na önce “bir
mısraı bir millete şeref vermeye yeter” diye göklere yükselttiler. Dünya
görüşünü ve iman mihrakını bütünüyle ortaya koyduktan sonra “sabık şair, şiirine yazık etti”
dediler. O ise fikrinin aradığı ruh yatağına kavuşmuş bir ideal adamı olarak
şiirinin de fikrinin de muhtaç olduğu iklimi bulmuştu.
Üstad Necip Fazıl’ı 1943’den itibaren ismiyle,
sanatıyla, eserleriyle, aksiyonuyla bütünleşen ve “Büyük Doğu” olarak meydan
yerine çıkan dâvâsını zerre taviz vermeksizin vefatına kadar sürdürmesi tek bir
şeyle açıklanabilirdi. O da “Halkadan Pırıltılar” isimli Velîler okyanusundan
333 büyük Velîyi anlattığı kitabının önsözündeki şu cümle idi:
“Aklın patladığı ve hesabın kül olduğu
sınırdan ilerideki âlemde meclis kuranların hikâyeleri…”
Kendisini ceberrut yönetimlerin özellikle de
1940’lı yılların “Türk’ün ruh köküne musallat fesat ocağı” olarak tanımladığı
iktidarlara karşı verdiği destansı mücadelesinde yılmayan, geri çekilmeyen,
durdurulamayan, adeta bir volkan gibi sürekli lâv fışkıran bu mizacın
durdurulamazlığının sırrı “sınırdan
ilerideki âlem”den gözünü ayırmamasıydı.
Böyle olduğu için, hayatının değişik
dönemlerinde “davasının izzeti için” on bir kez hapse girip çıkan, binbir türlü
eza ve cefaya tahammül eden bir adam ve her defasında daha da alevlenen bir
mücadeleyi sürdürebilirdi.
Büyük Doğu; isminin delâlet ettiği mânanın ötesinde
“büyük medeniyet tasavvuru”nun mimarîleştirilmiş şekliydi.
Büyük Doğu’yu “Büyük ve yeni bir dünyanın habercisi” olarak tanımlayan Üstad, bu
büyük medeniyet tasavvurunun baş ve tekemmül etmiş eseri olan İdeolocya
Örgüsü için söylediği şu sözler, O’nun memuriyet ve mes’uliyetinde
nerelere vardığını anlatmaya yeter:
“Ben arının peteğini hendeseleştirmeye memur bulunması gibi bu eseri
örgüleştirmek için yaratıldım. Şiirlerim de, piyeslerim de, hikayelerim de,
ilim ve fikir yazılarım da sadece bu eserin belirttiği bina etrafında bir takım
‘müştemilat’tan başka bir şey değil.”
O, herşeyden önce bir şairdi. Bir edebiyat adamımızın
söylediği gibi “şairler bizim medeniyetimizin inşa edicileridir.”
İdeolocya Örgüsü ile birlikte en başa alınması gereken eseri olan, bütün şiirlerini
topladığı Çile, onun medeniyet
tasavvurunun şiire dökülmüş halidir.
·
O,
şairdi. Çile’siyle bir “şah eser” ortaya koydu.
·
O,
hikâyeciydi. “Hikayelerim”le inilemez derinliklere ve çıkılamaz yüksekliklere
kanat açtı.
·
O,
romancıydı. “Aynadaki Yalan”la, “Senaryo Romanlarım”la, Kafa Kâğıdı, Babıâli, O
ve Ben vs. ile hayalden hakikate köprü kurdu.
·
O,
tiyatro yazarıydı. “Bir Adam Yaratmak”tan Para, Tohum, Reis Bey, Yunus Emre,
Kanlı Sarık, vs. kadar davasını sahne diline taşıdı.
·
O,
tarihi yalanlardan temizledi. Tarihi “ibret ve hikmet yönüyle ele aldı. ‘Ulu
Hakan Abdulhamit Han’la, ‘Vatan haini değil büyük Vatan dostu Vahidüddin”le,
Moskof’la, Yeniçeri, vs. ile tarihî tortulardan ayıkladı, geleceğin
tarihçilerine yol haritası hazırladı.
·
O,
“İman ve İslâm Atlası”yla inanılması ve bağlanılması gereken esasları sade ve
teslim olmuş derîn bir mü’min edasıyla yazdı.
·
O,
‘Çöle İnen Nur’la, gaye insan ufuk peygamberin hayatını aşk ve gözyaşlarıyla
yüklü olarak remzleştirdi, onun hayatına nasıl bakılması gerektiğini ortaya koydu.
·
O,
Sahte Kahramanlar, Yolumuz Halimiz Çaremiz, İman ve Aksiyon, Hesaplaşma, vs.
isimli kitaplarında topladığı konferanslarıyla tüm Anadolu’yu adım adım
dolaştı, lif lif dokudu.
·
O,
Başbuğ Velilerden 33 ve Halkadan Pırıltılar’la ölmeden önce ölen manâ ve ruh kahramanlarıyla bizi buluşturdu.
·
O,
Cinnet Mustatili’yle davası uğruna bir ömür zindan müdavimi gibi süründürüldüğü
hapishanelerde “ıstırap ve gözyaşı günlüğü”ne bizi davet etti.
·
O,
Son devrin din mazlumlar’ıyla ülkemizde cumhuriyetle birlikte “öldürücü küfür”
olarak yaftaladığı dönemde darağaçlarına çekilenleri, zindanlarda
çürütülenleri, kimsenin cesaret edemediği zamanlarda yüksek sesle dile getirdi.
·
O,
Tarih boyunca büyük mazlumlar’da vatan ve coğrafyası neresi olursa olsun
ıstırap çeken ‘büyük mustarip’lerden demet sundu.
·
O,
Doğru yolun sapık kolları’yla mutlak doğru yolun ehl-i sünnet olduğunu ve ona
musallat parazitlere işaret etti.
·
O,
Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu’yla muhtaç olduğumuz iklime ve hesaplaşmamız
gereken batı düşüncesinin temellerini bize gösterdi.
·
Çerçeve’leriyle,
Başmakalelerim’le, Hadiselerin Muhasebesi’yle, Rapor’larla, Savaş Yazıları’yla
dünyayı ve Türkiye’yi taradı, eleştirdi, değerlendirdi ve bir kıymet hükmüne
kavuşturdu.
·
Hâsılı
o eser vermediği hiçbir alan bırakmayarak yeni
dünyanın muhtaç olduğu mütefekkirin yapması gerekenleri yaptı. Hayatını
eser, eserlerini hayatı bildi.
O’nun hayatını, kendi
terminolojisinde özel bir önem ve manaya sahip kelimelere ifade edersek; iman,
fikir ve aksiyondan ibaret, “yaşanmaya
değer bir hayat”tır.
Hayatıyla, sanatıyla, fikriyle, aksiyonuyla O, bu dünyada gerçek bir
kahraman olarak yaşadı.
Tutunduğu dalların koruyuculuğunda,
İnsana, topluma, hayata, eşyaya yeni bir izah getirdi. Yeni bir “dünya görüşü
dili” kurdu.
Şiirde, kendisinin son “sultanüş
şuara” olduğu bir ırmağın bütün kollarını topladı ve yeni bir şiir
örgüsü-poetikası getirdi.
O dünyayı içine aldı ama dünya onu
içine çekemedi. Çünkü gözü “büyük sanatkârlık”taydı. Büyük Sanatkârlık; fani
olanı değil, baki olanı aramak, her an Allah ve Resulü’nün huzurunda olmak, O’nun
tasarrufu altında bir an bile gaflette olmamaktı. Bir ömür arayışının hakikati
bulmasıyla “Bildim seni ey Rab. Bilinmez meşhur!” dediği tatmine
ulaşmaktır.
O, her büyük idrak gibi hakikatiyle
“anlaşılamadı” ama, inşa ettiği ‘dünya görüşü’yle ‘büyük dava’yı bütünleştirdi,
yeniledi, emanetçilerine bir vebal olarak yükledi. “Ben bugünküne mazi,
yarınkine istikbal!” dediği bir ulvî vazifeyi yerine getirdi.
O; Şiirin zirvesinde, sanatın
ufkunda, tefekkürün kemâlinde bir aksiyon adamıydı.
O; Bir fikir mimarı olarak inşa
ettiği fikir ve aksiyon köprüsüyle dünü bugüne bağladı, bugünü yarına taşıdı.
Bitirirken sözü gene O’na bırakalım:
“Ben Allah diyenlerin boyunlarında vebal.
Ben bugünküne mazi, yarınkine istikbal!”
Ülkemize, bölgemize, küremize olan
hayatî ikazları, feryâdlarıyla “Durun
kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!” diyerek istikamet gösteren Üstad’ı
anlamak, varlığımızı idrak etmenin yegâne ve tek adresidir.
Tek cümleyle; Üstad Necip Fazıl’ı
anlamak Varlığı, varlık gayesini, hayatı ve ötesini anlamaktır.
(EDEBİYAT ORTAMI Dergisi, Sayı: 110, Mayıs-Haziran 2026
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder