19 Ekim 2026 Pazartesi

ŞEHİD-İ MUAZZEZ ALİ ŞÜKRÜ BEY'İN HAYAT, ŞAHSİYET VE MÜCADELESİNDEN LEVHALAR...

 “Mâzi, âyine-i ibrettir. Mâziyi unutan, istikbalde yolunu şaşırır!”

Yahya DÜZENLİ

Günümüzden 103 yıl önce, 27 Mart 1923’de, tarihimizde eşine az rastlanır vahşi bir cinayetle hayatına kastedilen I. Büyük Millet Meclisi’nin Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in dirayet, feraset ve basiret yüklü celâllî şahsiyeti karşısında siyasî ve fikrî varlık göstermekte zorlanan dönemin iktidar sahipleri; daha sonra gerçekleştirecekleri “devrimler”e engel teşkil edeceğini düşündükleri Ali Şükrü Bey’i ortadan kaldırarak siyasî hedefleri yolunda önemli bir süreci başlatmışlardır. 

Ali Şükrü Bey, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda (12.01.1920-18.03.1920) Trabzon Mebusu olarak başlayan siyasi mücadelesine İstanbul’un işgali üzerine Ankara’ya geçerek Birinci Millet Meclisi’ne katılmasıyla devam etti. I. Meclis’te (23.04.1920-15.04.1923), Mustafa Kemal ve Birinci Grup karşısında oluşan muhalif İkinci Grup’un sözcüsü ve önde gelen isimlerinden biri oldu.

Deniz subaylığından münevver fikir adamlığına, gazetecilikten Donanma Cemiyeti faaliyetlerine ve Meclis’teki duruşuna uzanan 39 yıllık kısa ömrüne sığdırdığı muazzam şahsiyet ve tavizsiz vakarıyla, “şehid-i muazzez” olarak fani ömrünü tamamlamıştır. İnsan için aslolanın “ne kadar yaşadığı” değil, “nasıl yaşadığı” olduğunun örnek şahsiyeti Ali Şükrü Bey’in hayatının her ânı, bir dava adamının nasıl olması gerektiğine dair dikkat çekici izler taşımaktadır.

12 Ocak-18 Mart 1920 tarihleri arası sadece 66 gün süren Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Trabzon Mebusu olarak giren Ali Şükrü Bey, hayatının her  anındaki sarsılmaz irade ve duruşunu burada da göstermiş ve Osmanlı'nın çöküş devrinde azim, Ocak- cesaret ve dirayetiyle Meclisteki diğer mebuslara örnek olmuş, cesaret vermiştir. 

16 Mart 1920'de İngilizlerin İstanbul’u işgali üzerine Son Osmanlı Meclisi’nin feshedilmesi ile ilgili görüşmelerde Ali Şükrü Bey’in şiddetli karşı çıkışını Osman Ergin, “Balıkesirli Abdulaziz Mecdi Tolun” isimli eserinde şöyle anlatmaktadır:

“Mevcut mebuslar müzakere salonuna geçmişlerdi. Hepsi de ayrı ayrı, içinde yaşanılan halin heyecanını göstermektelerdi. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey kürsüye çıkmış, asabiyet ve teessüründen sarsıla sarsıla bir nutuk söyleyerek sonunda;

‘Burada bir tek şahıs kalmayıncaya kadar ölmeyi göze almalıyız. Bir tek arkadaşımızı fedâ etmeyiz.’ Demişti.

Fakat köşelerin birinden cılız bir ses yükselmişti:

-‘İngiliz donanması karşımızda duruyor.’

Titrek bir ses bu sözleri takip etmişti:

-‘Memleket alt üst olur.’

Bu itirazlar ve korkaklıklar karşısında, her kafadan bir ses çıktığı sırada Ali Şükrü Bey, münakaşaları bastıracak gür bir sesle şöyle haykırır:

“-Korkuyordunuz da buraya niye geldiniz?”

36 yaşında genç fakat fikir ve müktesebat olarak muazzam bir şahsiyete sahip Ali Şükrü Bey’in Osmanlı Meclisi’ndeki müstakim duruşu da her türlü takdir ve tebcilin üzerindedir.

Hakikati tahrif ve tağyir ederek seslendirmenin karşısında haykırmanın, susmamanın, şahsiyet sahibi olmanın ve gerektiğinde bedel ödemeyi göze almanın ne anlama geldiğini hayatıyla bize gösteren ve bugün de bize ayna tutan Ali Şükrü Bey’in bıraktığı en büyük miras, şu hakikatte saklıdır: İnsan, yalnız hayatıyla değil; uğruna ölümü göze aldığı değerlerle de tarihte yer edinir.

Birinci Büyük Millet Meclisi’nin o hem kurucu hem de alabildiğine çetin ikliminde Trabzon mebusu olarak bulunan Ali Şükrü Bey, şahsi ikbal peşinde koşan bir siyasetçi değil, sarsılmaz bir iman ve iradenin abidevi simgesidir. Meclis kürsüsünü, milletin hür vicdanını ve değerlerini haykırmak için bir kale gibi kullanmıştır. Lozan görüşmelerinden milli hakimiyetin sınırlarına kadar her kritik dönemeçte, "Meclis üstünde bir güç yoktur ve olamaz" şiarını lafta bırakmayıp eyleme dökmüştür. En fırtınalı oturumlarda bile sükunetini ve entelektüel derinliğini koruyarak yaptığı tarihi meclis konuşmaları; muhalefetin hırçın bir reaksiyondan ibaret olmadığını, aksine hürriyetin ve vatanperverliğin en hakiki teminatı olduğunu tarihin hafızasına nakşetmiştir.

Kürsüde yankılanan bu gür sesi, cemiyete ulaştırmak ve fikri mücadeleyi kalıcı kılmak adına neşrettiği "Tan" gazetesi ise onun basın tarihindeki en büyük meydan okumalarından birisidir. Ali Şükrü Bey, matbuatı bir propaganda aracı olarak değil, halkın hakikatle buluştuğu müstakil bir mektep olarak görmüştür. Tan gazetesinin sütunlarında mürekkep yerine adeta kendi ruhunu akıtmış; baskıcı temayüllere, tek tipleştirme gayretlerine ve fikri vesayete karşı kalemiyle barikat kurmuştur. Onun için yazı yazmak, muktedirlerin rüzgarına karşı rükuya varmayı reddedip sadece hakikatin önünde eğilme namusuydu.

Bu onurlu duruş ve yürüyüşün bedeli, onu aramızdan fiziken koparan karanlık bir pusu olsa da, Ali Şükrü Bey ardında mağlup bir isim değil, her devrin muktedirine karşı dik duracak bir ahlaki pusula bırakmıştır. Bugün ondan süzülen miras; hâkim güce boyun eğenlerin muvakkat saltanatı karşısında, istikamet sahibi olmayı, kelâm hürriyetini ve namuslu bir muhalefeti canı pahasına savunanların asla ölmeyeceği hakikatidir. O, yalnız hayatıyla değil, kalemi ve kelamıyla mühürlediği o asil ölümüyle de tarihin en müstesna safhasında yerini almıştır.

“Faili malûm ve meşhur” vahşi bir cinayetle şehid edilen Ali Şükrü Bey’in katli ve katilleriyle ilgili olarak uzun süre, birkaç şahıs hariç (Hüseyin Avni Bey, Rıza Nur, vs.) hiç kimse bu cinayetten açıkça bahsedememiştir. Dönemin ve daha sonraki yıllardaki matbuat organlarının çoğunluğu “Ali Şükrü Bey Cinayeti”ni görmezlikten gelmiş, konu uzun süre tartışmaların dışında kalmıştır. Dönemin getirdiği korku ve baskı iklimi nedeniyle uzun yıllar bu konu hakkında kamuoyunda da sessizlik hâkim olmuştu.  

BÜYÜK DOĞU: “GERÇEK BİR ŞEHİD OLAN MERHUM…”

Cinayetten 27 yıl sonra, ilk defa Üstad Necip Fazıl, 10 Kasım 1950 tarihli BÜYÜK DOĞU mecmuasındaki “İbret, Gayret!” başlıklı ve maddeler hâlinde kaleme aldığı başyazısında müthiş bir cesaretle bu cinayeti yeniden gündeme getiriyor ve Ali Şükrü Bey’in katledilmesindeki gizli sebep, siyasî arka plana ve muhtemel gelişmelere açık ve sert bir şekilde temas ediyordu. Üstad Necip Fazıl, söz konusu yazısında, yakın tarihin tartışmalı ve karanlık sayfalarının aydınlatılması gerektiğini vurgulayarak tarihçilere önemli ipuçları veriyordu:

“1. Cumhuriyetin ilânına 8 ay kala, 1923 senesi Mart ayında, muhalefet grubu mebuslarından, fazilet ve ahlâk, Türklük ve insanlık örneği, milliyetçi ve mukaddesatçı mebus Ali Şükrü öldürüldü.

 

2. Gerçek bir şehid olan merhumun cesedi, Ankara’nın Dikmen deresi başlangıcında bulundu. Ceset, çadır bezine sarılıydı. Çuvala baş aşağı konmuş, fotinleri ve elbisesi de ayrıca çuvala tıkılmıştı. Boğazına ip geçirilmişti. Başının arka kısmında koskoca bir bıçak veya balta yarası… Sağ kolu da, kendisini müdafaa sırasında, buna imkan bulamaması için kırılmıştı.

 

3. Artık saffet devrini kapayan ve başında bulunanların hakikî kast ve niyetleriyle tezahüre başlayan Millî Mücadele çığırının, sadece iman ve mukaddesat safındaki bu kahraman çocuğunu, sırf mahrem renkleri ve gizli mânaları sezdiği ve bu yüzden muhalefete geçtiği için vahşice öldürttüler! ÖLDÜRTMEDİLER, BİRİ ÖLDÜRTTÜ; BU KİMDİR???

 

4. Hak, hak, hak; hakikat, hakikat, hakikat diye bağıran ağızlara, çamur, necaset ve ufunet atmakta devam eden sefil an’ane, yerine dibine geçsin! “Türküm!” diyen, “Ne mutlu!” demeden evvel, mutlaka uzak ve yakın tarihinin gerçek hesabını istemekle mükellef değil midir? Ey, Ağrı dağındaki en uzak çobandan, Meriç kenarındaki en belirsiz köylüye kadar bütün Türkler!!! Hakikatten daha aziz ve üstün bir şahıs tanımaya imkân var mıdır??? Ne derlerse desinler ulvî ve münezzeh Büyük Doğu mücahedesi muzaffer olacak; ve azametli hesap ânı, bir gün, şafak vakti ufukların açılması gibi açılacaktır. Allah şehidi Ali Şükrü vakası, o zaman, belki de bu hesapların en ehemmiyetsizlerinden birini teşkil edecektir. Bir (şarjör)ün tıklım tıklım kurşunda dolu olması gibi, yalnız mesele ve vesikayla dolu olduğumuzu, fakat bunlardan her birini ortaya dökmekte belli başlı zamanlar ve mekânlar kolladığımızı ve henüz bu manevi kurşunlardan hiçbir şey sarf etmemiş bulunduğumuzu biliniz!!!

 

5. Şehit Ali Şükrü’yü arkasından boynuna bir ip geçirtmek, hemen sağ kolunu kırdırtmak ve başına bir balta indirtmek suretiyle öldürten şahıs, bu işde alet olarak Giresun’lu Topal Osman’ı kullanmış; peşinden de aynı derecede korkunç bir tertiple bedbaht aletine ölümü tattırmıştır. Hile ve tertip dehasına bakın siz!

 

6. Şehid Ali Şükrü’nün cenazesi Trabzon’a gelince, merasim esnasında yumruklarını Ankara ve Çankaya istikametinde sıkarak, bugün bile aynen bildirmekte mazur bulunacağımız kadar ağır sözler söyledikten bir müddet sonra, yalnız şefi değişmiş ve manası olduğu gibi kalmış CHP’nin baş çanak yalayıcılarından biri olan Faik Ahmet Barutçu’nun, şu anda teşhir ve teşrihine değmez!

 

7. …….Cumhuriyetin ilanı anından itibaren eşsiz zulüm ve istibdat nasıl ve ne tarzda başlamış ve bu ilk örnekler nasıl ve ne şekilde nikbet ve akamete mahkûm edilmiş??? İbret ve gayret, hakiki Türklük, ibret ve gayret!!! Allah’ın lütuflarına müstağrak şehit ruhları, sizden sizi, sizden kendi kendinizi, öz tarihinizi ve hakikati tanımanızı istiyor!!! Dünyanın en kalpazan ve sahtekâr mana tuzaklarına mahkûm ve esir yaşamakta ne güne kadar devam edeceğiz?......”

 

Üstad Necip Fazıl’ın Ali Şükrü Bey’in şahsında dönemin, gerçekleştirilecek devrimlerin ve rejimin niteliğine dair yazı ve tespitleri, bugün de farklı tarihî ve siyasî yorumlara konu olmaya devam etmektedir.

Öldürüldüğü anlaşıldıktan hemen sonra başta Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey olmak üzere II. Grup olarak adlandırılan muhalif milletvekillerinde büyük bir infiale yol açan ve vicdanları sarsan bu cinayetin hemen ardından, Lozan’dan gelen talimata uygun olarak ve cinayetle eşzamanlı bir tertiple, 1 Nisan 1923’te Millet Meclisi fesih kararı aldı. Fesih sonrası yapılan seçimlerde I. Meclisi’n muhalif milletvekillerinden hiçbirinin II. Meclis’te yer almadığı görülmüştür.

“ALİ ŞÜKRÜ BEY, TAN’DA ÇOK SERT ELEŞTİRİLER  YAYIMLIYORDU.”

Çok ilginçtir ki; Ali Şükrü Bey’in katlinden sonra Meclis içinde I. Grupta olan yâni Ali Şükrü Bey’e muhalif olan Mebuslar O’nun şahsiyetini takdir etmekten imtina etmezken;  II. Grup içinde bulunan milletvekillerinden Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Ulaş bey hariç; başta Mehmet Akif ve Karesi Mebusu Hasan Basri Çantay, Ali Şükrü Bey’den bahsetmemeyi, suskunluğa bürünmeyi tercih etmişlerdir.

İlk Meclis’in zabıt kâtiplerinden olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, “İlk Meclis” isimli hatıralarında Ali Şükrü Bey’den bahisle şunları kaydediyor:

“Ankara’da ‘Tan’ adında bir gazete çıkarılmaya başlanmıştı. Sahibi Trabzon milletvekili, saltanatçı ve hilafetçi Ali Şükrü Bey, bunda çok sert eleştiri yazıları yayımlıyordu. Meclis’te de İkinci Grup üyesi olarak ağır eleştiriler yapıyordu.

Bir gün Ali Şükrü Bey ortadan kayboldu. Bunu Mustafa Kemal Paşa’nın yakınlarından bildiler. Meclis birbirine girdi. Hükümeti sorguya çekiyorlar, Ali Şükrü’nün bulunmasını istiyorlardı. İcra Vekilleri Heyeti Reisi (yani Başbakan) Rauf (Orbay) Bey, Ali Şükrü Bey’i bulma için her şeyin yapılacağını söyleyerek ortalığı yatıştırmaya çalışıyordu. Meclis gerçekten çok gergin günler yaşadı.

Birkaç gün sonra Ali Şükrü Bey’in ölüsünün Ankara’nın Dikmen taraflarına 7-8 km. uzak bir yerde, çuval içinde toprağa gömülmüş olarak bulunduğu, kendisinin, Çerkez Etem’den sonra en ünlü çete reisi olan Giresunlu Topal Osman Ağa tarafından öldürüldüğü haberi geldi. Meclis’te yine çok sert görüşme ve tartışmalar oldu. Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in Meclis kürsüsünden “Ali Şükrü’ye kıyan bilekleri keseceğiz. O bilekler, isterse sırmalı paşa bilekleri olsun” sözleri hâlâ kulağımda çınlar… Hiç unutmadığım bu sözleri herhalde daha sonra Meclis tutanak dergilerinden çıkartılmış olacak ki orada yerini bulamadım. ….Osman Ağa teslim olmadı; çetesiyle birlikte Dikmen sırtlarına çekildi. Kendisini izleyen Muhafız Kıtası birlikleriyle giriştiği çarpışmada ölü olarak ele geçte ve sonra asılarak teşhir edildi. O çatışma günündeki yoğun silah seslerini hep duymuş ve merakla izlemiştik…..”

“Birinci Büyük Millet Meclisi’nin 50. Yıldönümü (1920-1970)” isimli eserde hayatta olan bazı Mebuslar ve I. Mecliste memur olarak görevli olan şahıslar kendileriyle yapılan röportajlarda Ali Şükrü Bey’in şahsiyetine dair şunları söylüyorlar:

I.Mecliste memur olan Vehbi Koç anlatıyor:

“.. Birinci Büyük Millet Meclisi’ne dair en çok iz bırakan 2 hatıram vardır…. İkincisi: Atatürk’ün muhafızı çete reisi Topal Osman’ın cesur ve yiğit bir insan olan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’i boğdurması ve bu olay üzerine duyulan güvensizlik hissidir. O sıralarda Rauf Bey Başvekildi. O hadiseden sonra Hüseyin Avni Bey’in Meclis’te söylediği şu sözleri hâlâ hatırlarım: “Ey Kâbe-i millet, sana da mı taarruz? Rauf Bey, Rauf Bey, Ali Şükrü Bey’in katili muhakkak bulunmalı.

Ali Şükrü hadisesinden sonra Topla Osman’a artık itimat kalmamıştı. Muhafız Kumandanı İsmail Hakkı (Tekçe) o vakit yüzbaşı idi. Bir gece Çankaya’da Topal Osman’ın karargâhını kuşatmış, teslim olmalarını istemiş. Teslim olmayınca Atatürk’ün köşküne hücuma geçmiş, orada Muhafız Kıtası ile Topal Osman çeteleri arasında silahla çatışma başlamış.  Sabahleyin uyandığımız zaman Çankaya'dan silah sesleri geliyordu. Bu hadiseden sonra Topa! Osman vuruldu. Ve Meclis'in önünde, sehpada asıldı. O gece Atatürk, köşke gelen misafirlerinin birinin arabası ile Ankara istasyonu'ndaki evine gitmiş. Bunun farkına varmayan çeteler onu köşkte zannetmişler…..”

Aynı eserde, “Birinci Millet Meclisi’nde Atatürk’le ilgili hatıralarınız var mı?” sorusuna verdiği cevapta Gazeteci Enver Behnan Şapolyo şunları söylüyor:

“…İkinci olay da, her zaman kürsüden Atatürk'e sataşan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey yine bağırıyordu. Bütün mebuslar tepindiler. Ali Şükrü Atatürk'e hitaben "İnsanlar tepinmez!" diye hitap etti. Yine Atatürk sustu. Celse dağıldı. Hırsını alamavan Şükrü Bey kapının yanında tabancasına sarıldı. Bu dehşetli tehdit karşısında Atatürk'ün "Koy onu içeri" dediğini duydum. Meclis'in içi karıştı. Ali Şükrü'yü sardılar. Bizi de dışarı çıkardılar…”

“MEHMEDCİĞİN SÜNGÜSÜYLE KAZANILAN MUAZZAM ZAFER, LOZAN’DA HEBA EDİLMİŞTİR!”

Ali Şükrü Bey cinayetinin ilginç ve araştırmaya muhtaç yanlarından birisi, Lozan konferansı süreciyle aynı dönemde gerçekleşmiş olmasıdır. Lozan’la ilgili Meclis’te yaptığı konuşmalardan birisinde Lozan Heyeti’ne yönelttiği eleştiriler oldukça serttir. Ali Şükrü Bey, askerî zaferin diplomasi masasında kaybedildiğini ifade ederek, “Mehmedciğin süngüsüyle kazanılan muazzam zafer, Lozan’da hebâ edilmiştir.” İfadesiyle Lozan sürecine eleştirisini ve Lozan’ın içyüzünü ortaya koymuştur.

Yakın tarihimizin en dikkat çekici, etkin ve şahsiyet sahibi siyasî öznelerinden olan Ali Şükrü Bey, Millî Mücadele’de de aktif görev almış; milletimizin Millî Mücadele konusundaki hassasiyetinin ve heyecanının yükseltilmesinde konusunda önemli görevler üstlenmiştir. Bunlardan en önemlilerinden biri, “Meclis İrşat Komisyonu” üyesi sıfatıyla Anadolu’yu dolaşarak yaptığı son derece etkileyici konuşmalardır. Kayseri Ulu Camii’nde kalabalık bir topluluğa yaptığı vaaz (konuşma), ayrı bir öneme sahiptir. Bu konuşma, derginin yayın yönetmeni Eşref Edip Bey tarafından Sebilürreşad Dergisi’nde “Anadolu’nun Büyük ve Mukaddes Cihadı” başlığıyla yayımlanmıştır.

Özellikle şiddetli bir Hilafet taraftarı olması; Misak-ı Millî, Musul-Kerkük, Batum, Batı Trakya ve Adalar konusundaki ısrarlı konuşmaları ve tavrıyla öne çıkması ve Meclis’te güçlü bir muhalefet hattı oluşturması, başta Mustafa Kemal olmak üzere iktidar sahiplerini tedirgin etmiştir. Ali Şükrü Bey, derin bir mü’min, vatanperver ve AHLAKÎ duruşu yüksek bir siyaset adamı olarak; dünya meseleleri, Hilafetin etkin rolü ve dünyadaki mazlum milletlere dair fikirleriyle de münevver bir şahsiyet olarak dikkat çekmiştir.

Ali Şükrü Bey, Meclis’te yaptığı konuşmalarda Hilafetin önemini ısrarla vurgulamış, Hilafetin kaldırılmasına ilişkin teklifin görüşüldüğü gizli müzakereleri, o sıralarda Meclis’te zabıt kâtibi olan ve müzakereleri zapt altına alan Mahir İz, hatıralarında şöyle anlatıyor:

“Hilafetin lağvı lüzumuna dair olan teklifin müzakeresine gizli celsede başlanmıştı. Çok hararetli müzakereler oldu, gece yarısına kadar devam etti. ….. Muhalifler, söz sıraları gelince kürsüye çıkıp fikirlerini söylediler, mes’elenin müdafaasını yaptılar. Ancak Ali Şükrü Bey kürsüye belki on beş kere çıktı.

 

Artık vakit çok geç olmuş, herkes de yorulmuştu. Fakat Ali Şükrü Bey ayakta hatibi dinliyordu. O sırada yine kürsüye yaklaşarak konuşan hatibe cevap vermek üzere söz istedi ve kürsüye yaklaşmaya başladı. O anda, Mersin meb’usu Selahaddin Bey’in her zaman oturduğu kürsüye yakın ilk sırada ortada Rauf Bey oturuyordu. Önüne doğru gelen Ali Şükrü Bey’i belinden tutarak: “Ali Şükrü! Yeter, yeter! Şükrü artık söz alma!” deyince Ali Şükrü Bey birdenbire Rauf beye dönerek; “Rauf! Ben bu işin fedaisiyim, anladın mı?” dedi ve kürsüye çıktı.”

 

Mahir İz, hatıralarında bu hadiseyi anlatmaya şöyle devam ediyor: “Ali Şükrü Bey’in iddiası şuydu: Bütün dünyadaki İslam alemi tekmil ruhuyla, vicdaniyle Makam-ı Hilafete bağlıydı. Bu kuvveti ihmal etmek adeta bir hiyanet-i vataniye idi. Gizli celsede Ali Şükrü Bey’in Rauf Bey’e dönerek “Ben bu işin fedaisiyim, anladın mı?” demesi, bu büyük kuvvetin alemşumûl tesirine inandığı içindi. İngilizlerin yıpratmak istedikleri bu kuvvet idi. Bu parçalanınca, kavmiyet üzerine kurulan milliyet mefhumu, dinleri müşterek milletler üzerinde yavaş yavaş tesirini gösterecek ve istenen parçalanma hasıl olacaktı. “

 

“BİZ BU MECLİSE BİR ŞAHSIN VEYA BİR ZİHNİYETİN KULU OLMAK İÇİN GELMEDİK!”

Ali Şükrü Bey’in şahsiyetini daha iyi anlamak için I. Meclis Gizli Celse Zabıtları’nda yer alan 22 Ocak 1923 (22 Kânunisani 1339) tarihli 137. Birleşimin 1. Oturumunda yaptığı konuşmayı dikkatlice incelemek gerekiyor.  Meclis iradesinin hiçbir şahsın veya grubun hâkimiyeti altına alınamayacağına dair konuşmalarının dikkat çekici şu kesiti oldukça önemlidir:

"Biz bu meclise bir zümrenin, bir şahsın veya bir zihniyetin kulu, kölesi olmak için gelmedik. Biz buraya milletin haklarını savunmak, memleketin mukadderatına sahip çıkmak ve millet iradesini hâkim kılmak için geldik. Meclis, kendi iradesi üzerinde hiçbir güç ve makam tanımamalıdır. Eğer biz bugün bu haklarımızı birilerine devreder veya sessiz kalırsak, milletin bize verdiği emanete hıyanet etmiş oluruz."

 

Ali Şükrü Bey’in şahsiyetini oluşturan en önemli özellikler, inandıklarını ifade ederken ve savunurken asla hiç kimseden çekinmemesi, itirazlarını muhtevalı bir temellendirmeyle ve tarihî gerekçelerle ortaya koyabilmesi, kararlı ve müstakim bir duruş adamı olmasıdır.

Ali Şükrü Bey’in bir iman ve mücadele adamı olarak geleceği basiret ve ferasetle gören celâdetli tavrına dair en müşahhas zemin; Hilafet konusundaki ısrarı ve kararlı tavrıdır. Bu tavır, onun siyasî ve fikrî dünyasının önemli unsurunu ortaya koymaktadır.

Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlıkları yapmış olan Sinop Milletvekili Dr. Rıza Nur, Ali Şükrü Bey’in şahsiyetiyle ilgili olarak, “Ali Şükrü orta boylu, güzel yüzlü, miyop olup gözlüklü, namuslu bir adam. Hayatı muntazam. Vaktinde yatıyor, vaktinde uyanıyor. Asla rakı içmiyor, rakının şiddetle aleyhinde. Hatta sigara ve kahve de içmiyor. Bahriye zabiti imiş ve İngiltere’de de bulunmuş; fakat pek fazla bir taassub halinde dindarlığı var. Çok da asabi bir adam.” demiştir. Rıza Nur’un bu değerlendirmesi, Ali Şükrü Bey’in günlük hayatına ve şahsi özelliklerine dair birinci ağızdan bir şahitlik niteliği taşımaktadır.

19 Ocak 1923’te çıkarmaya başladığı Tan Gazetesi, fikirlerinin Meclis dışında da kamuoyuna ulaşmasını sağlamıştır.

Misak-ı Millî konusunda daha geniş bir vatan tasavvuruna sahip olması; Musul ve Kerkük’ü stratejik ve tarihî bir mesele olarak görmesi; Ege adalarının Türkiye’nin güvenliği açısından taşıdığı öneme dikkat çekmesi; Lozan’da elde edilen askerî başarının diplomasi masasında mahvedilmesine itiraz etmesi; Hilafetin korunmasını istemesi, onun dünya görüşünün birbirinden kopuk değil, tezatsız, bütünlüklü bir siyasî-fikrî çerçeve içinde şekillendiğini göstermektedir.

Ayrıca Men-i Müskirat (İçki Yasağı) Kanunu ile ilgili Meclis’e verdiği teklifin kabul edilmesi, Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin uzatılmasına ve İstiklal Mahkemeleri’nin uygulamalarına karşı çıkması, meclis içindeki muhalefetinin farklı alanlarda daha görünür hâle geldiğini göstermektedir.

Meclisin açılışının hemen ardından, 28 Nisan 1920 tarihinde Meclis’e sunduğu Men-i Müskirat Kanun tasarısı uzun süren, hararetli tartışmalar sonrası 14 Eylül 1920 tarihinde oylanarak kanunlaştı. Ali Şükrü Bey Meclis’te teklif ettiği kanun tasarısını savunarak;

“Efendim, müskirat meselesi, bunun aleyhinde herkes bulunuyor. Hatta Meni Müskirat Kanununun kabul edileceğinden korkan Maliye Vekili Beyefendi bile bunun fenalığında bizimle müttehittir. İslâm oldukları, insan oldukları için bunun menine taraftardır.... Bu kanunu neşrettiğimiz zaman diyeceğiz ki; şöyle bir kanun neşredilmiştir, içki imal edenlere ve ithal edenlere takayyüt etmek mecburiyetindesiniz. Sonra milleti böyle şeylerden kurtarmak herkese borçtur. Bundan başka her fert için milleti bu belâdan 'kurtarmak bir fariza-i vataniye ve diniyedir.” Diyerek duruş sergilemiştir.

 

Görüşmeleri Zabıt katibi olarak takip eden Hıfzı Veldet Velidedeoğlu tartışmalara ilişkin şunları söyler:

 

“..Hiç unutmadığım olaylardan biri de Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey tarafından, içkinin yasaklanması konusunda Meclis’e sunulan yasa önerisinin doğurduğu tartışmalardır. Bu öneri Meclis’in birçok komisyonlarından geçmiş, ‘Şer’iye Encümeni’ içkinin İslamlıkta zaten haram ve yasak olduğunu, bunun için bir yasa yapmanın bile gereği olmadığını, şeriat kurallarının uygulanmasının yeterli olacağını raporla bildirmişti.

 

Meclis açılalı dört ay olmuştu. Böyle bir yasaya karşı olanlar vardı. Özellikle Maliye Bakanı Ferit (Tek) Bey, çok uzun, açık yürekli, açık sözlü, herkesin anlayacağı dilde bir konuşma yaparak böyle bir yasanın uygulama imkanı bulamayacağını, buna polis yetişmeyeceğini, birçok evin gizli meyhane olacağını, oysa bütçenin paraya ihtiyacı olduğunu, bunun Amerika’da bile uygulanamayacağını, Bolşevik Rusya’da da yasaklanma düşünülmüş ise de uygulama imkansızlığı yüzünden vazgeçildiğini uzun uzun anlattı. Kendisiyle Ali Şükrü Bey arasında çok sert ve hakarete kadar varan söz düellosu oldu. Sarıklı hocalar kürsüye doğru yürüdüler… Ben, dinleyici locasına çıkan merdivenin tahta basamağında Ferit Bey’e bir şey olacak diye üzülüp titriyordum. Ferit Bey’e bir şey olmadı ama içki yasağı önerisi çoğunlukla kabul edilerek yasalaştı.

 

“MUSUL-KERKÜK VATAN TOPRAĞININ BİR PARÇASIDIR!”

 

Ali Şükrü Bey, Meclis’in birçok yetkisinin Başkumandan’a devredilmesine dair Başkumandanlık Kanunu’na da karşı çıkmıştır. Buna karşılık, Mustafa Kemal’in yetkilerinin Meclis’in denetimi ve iradesi içinde tutulmasını savunan bir çizgide durmuştur. Rauf Orbay, Ali Şükrü Bey’in bu karşı çıkışı konusunda şunları söylüyor:

“Mustafa Kemal Paşa, meclis reisi dolayısıyla devlet reisi durumunda bulunurken bir de başkumandanlık yetkileriyle techiz edilirse başımıza diktatör kesilecektir. Ordunun kumandanları, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi vardır. Mustafa Kemal de devlet reisi olarak bunların amiri sayılır. Bir de başkumandanlık diye ayrı ve olağanüstü yetki ile kendisini sorumsuz, mutlak amir vaziyetine sokamayız.”

 

Ali Şükrü Bey’in Lozan konusundaki itirazları, vatan toprağının bir parçası olarak gördüğü Musul-Kerkük’e yönelik hassasiyeti, Adalar meselesindeki stratejik yaklaşımı ve Hilafet konusundaki tavrı, bugün de incelemeye ve takdire değer siyasî ve tarihî yorum konumundadır. Ancak tarihî şahsiyetleri değerlendirirken önemli olan, onları bugünün siyasî tartışmalarının kalıplarına hapsetmek değil, kendi dönemlerinin siyasî ve uluslararası şartları içerisinde anlamaya çalışmaktır.

1921 yılında milletvekillerine yönelik tek soruluk bir anket yapan Necmettin Sahir (Sılan)’ın “Kazanılacak olan Millî İstiklal Mücahedemizin feyizdâr ve semeredâr olması neye bağlıdır?” sorusuna Ali Şükrü Bey, kendi el yazısıyla şu cevabı veriyor:

“ İstiklâl mücahedemizin feyizdar olması, halkta hissiyat-ı diniyenin tenmiye ve takviyesine mütevakkıftır. Çünkü feyizdar semereler, ancak ve ancak temiz yüreklerin ve faziletkâr ruhların mesaisinden doğabilir.  Safiyet ve faziletin temeli ise dinin pek ulvî olan ilhamat-ı kudsiyesidir. Tarih-i âlemin sahifelerine şöylece bir göz gezdirilecek olursa birçok milletlerin, hissiyat-ı diniyelerine ârız olan zaaf ve inhitat yüzünden ya tamamiyle inkıraza veyahut esarete giriftar oldukları görülür. Hulâsa, cemiyet makinesinin düzgün ve pürüzsüz bir şekilde işlemesini temin eden yegâne ve esas vasıta halkın rabıta-i diniyesidir.

Ankara; 27 Teşrinievvel 1337 Trabzon Mebusu Ali Şükrü”

 

Ali Şükrü Bey’in Meclis zabıtlarına geçen konuşmaları incelendiğinde, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren temel konularda oldukça berrak ve tavizsiz bir siyasî çizgiye sahip olduğunu görüyoruz.

Ali Şükrü Bey’in 103 yıl önce ortaya koyduğu fikirlerin bugünün dünya konjonktüründe bazı yönleriyle güncel tartışmalarda yeniden gündeme gelmesi, onun siyasî düşüncesinin tarihî ve stratejik açıdan incelenmesinin gerekliliğini ve  ne kadar muhkem ve sağlıklı olduğunu da tescil ve teyid etmektedir.

Ali Şükrü Bey böyle değerlendirildiğinde, Millî Mücadele’nin hangi siyasî ve fikrî esaslar üzerinde tamamlanması gerektiği konusunda dönemin hâkim siyasî çizgisinden farklı bir gelecek tasavvuru ortaya koyan, inançlı, cesur, mücadeleci bir fikir ve siyaset adamı portresi çıkmaktadır. En önemlisi de, Necip Fazıl’ın yorumuyla, “mahrem renkleri ve gizli mânaları sezdiği için” Mustafa Kemal’e muhalefet eden bir mücadele adamı olduğudur. Nitekim daha sonra peş peşe gerçekleştirilen inkılaplar/devrimler, Ali Şükrü Bey’in muhalefetindeki haklılığı ortaya koymuştur.

“ÇANKAYA’NIN EMRİYLE TOPAL OSMAN’IN ALİ ŞÜKRÜ’YÜ ÖLDÜRÜŞÜ..”

Ali Şükrü Bey’in katli Giresunlu Topal Osman’a tevdi edilip gerçekleştirildikten sonra cesedi Çankaya sırtlarında toprağa yarı gömülü olarak bulunmuştur. Ankara Hacı Bayram Camii’nde kılınan cenaze namazına korktuklarından birçok siyasî ve bürokrat katılmamıştır. Daha sonra cenazesi deniz yoluyla Trabzon’a gönderilir.

Trabzon halkının iştirakiyle karşılanan Ali Şükrü Bey’in cenazesinde, definden önce yapılan öfkeli konuşmaları Trabzon Mebusu Nebizade Hamdi şöyle anlatıyor.

 “Bütün Trabzon rıhtıma dökülmüştü. Vapurla rıhtım arasında yüzlerce sandal. Doğrusu ben de dehşete kapıldım… Sonra cenazeyi Belediye Meydanı’na naklettik. Meydanda Trabzon İttihat ve Terakki Başkanı Hacı Ahmet Barutçu’nun oğlu Faik Ahmet Barutçu çektiği nutukta sık sık ‘Çankaya katilleri’ diye bar bar bağırıyordu. Bununla Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürüşünün Çankaya’nın emriyle olduğunu kastediyordu.”

 

Onun hem hayatı hem de ölümü, Birinci Meclis döneminin ne kadar çetin siyasî mücadelelere sahne olduğunu göstermesi bakımından ibret ve dehşet  vericidir. Ali Şükrü Bey’in asıl mirası belki de burada aranmalıdır.

Ali Şükrü Bey’in hayatına ve şehadetine bakarken, asıl görülmesi gereken yalnızca bir devrin siyasî çekişmeleri yahut bir cinayetin karanlıkta kalan tarafları değildir. Asıl görülmesi ve bilinmesi gereken, bütün bu hadiselerin içinde şahsiyetini kaybetmeden duran bir iman ve mücadele adamının hikâyesidir. O, siyaseti bir makam ve ikbal vasıtası değil, insan olma mesuliyetinin gereği icrası gereken bir sorumluluk olarak görenlerdendi.

İnandığı hakikatin arkasında durması ve bunun doğuracağı tehlikeleri göze alması, onu kendi zamanının siyasî şahsiyetlerinden biri olmaktan çıkarıp zamanını aşacak şekilde vicdanlarda karşılığı olan bir isim hâline getirmiştir. Bu bakımdan Ali Şükrü Bey’in ölümü, yalnızca bir insanın hayatının sona ermesi değil; hakikatin ve siyasî ahlakın hangi bedellerle savunulabildiğini gösteren acı bir tarih levhasıdır.

Aradan geçen onca zamana rağmen onun adı hâlâ bizi geçmişin hesabından ziyade kendi vicdanımızla yüzleşmeye çağırıyorsa, bunun sebebi açıktır: Bazı ölüler toprağa gömülür; fakat bazıları, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, bir milletin vicdanında yaşamaya ve hakikati sorgulamaya devam eder. Ali Şükrü Bey de böylesine büyük bir şehiddir.

“BİR ZAMAN GELECEK, HAKİKATLER ORTAYA ÇIKACAK…”

Burada, birinci elden önemli bir bilgi ve şahitliğe de yer vermek istiyorum. Ali Şükrü Bey ile ilgili ‘Ali Şükrü Bey/Emperyalizme Karşı bir Hürriyet Kahramanı’ isimli önemli bir belgesel eseri bulunan İsmail Hacıfettahoğlu, Ankara’da Ali Şükrü Bey’in damadıyla görüşmesini şöyle anlatıyor:

“Şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey’in damadı, küçük kızı Ayşe Suna hanımefendinin beyi Necdet Pekcan merhumla ilk tanışma ve görüşmemiz 13 Haziran 1997 tarihinde Ankara Bayındır Hastanesinde olmuştu. Kendisi kalbinden rahatsızlanmış ve bu hastanede ameliyat olmuştu. Ben de aynı hastanede ameliyat ettirdiğim bir yakınımı ziyarete gittiğimde komşu odada yatan Necdet Pekcan ve yakınlarının benimle görüşmek istedikleri söylenmişti.

Ziyarete gittiğimde odasında kızı merhume Gülay Kanatlı ile oğlu Tugay Pekcan vardı. Yatağının başucunda, hasta olduğu için Ankara’ya gelemeyen Ayşe Suna Hanımın büyükçe bir fotoğrafı vardı. Ali Şükrü Bey’den, ailesinden, yaşanan olaylardan konuştuk. Hastanede başlayan görüşmeler daha sonra telefonlaşmayla devam etmişti. Kendisinden yazmakta olduğum kitap için belge istirham etmiştim, kendisi de kabul etmişti. Daha sonra, bence makul olmayan bazı mahzurlar ileri sürdü ve taahhüt gerçekleşmedi.

Kaleme aldığım ‘Ali Şükrü Bey/Emperyalizme Karşı bir Hürriyet Kahramanı’ kitabı çıkmış ve kendisine imzalayarak göndermiştim. Bir süre sonra telefon açmıştı. Telefonda teşekkür ediyor ve ağlayarak şöyle diyordu:

“Kitabı okudum. Bir yakınıma okuttum dinledim. Hislerime hâkim olamıyorum. Rahmetli Hüseyin Avni Ulaş ile birlikte parti kurduk, siyaset yaptık. Rahmetli derdi ki; “Bir zaman gelecek hakikatler ortaya çıkacak, millet gerçekleri öğrenecek.” Ben inanmazdım. Bunu mümkün görmezdim. Senin kitabını okuduktan sonra rahmetlinin sözünün gerçekleşeceğine artık inanıyorum.”

Hüseyin Avni Ulaş Bey’in bahsettiği ‘Hakikat’lerin ortaya çıkma mevsimi aradan yüz yıl geçse de geliyor.

“Mâzi âyine-i ibrettir; mâziyi unutan, istikbâlde yolunu şaşırır.” diyen Ali Şükrü Bey’in mazideki duruşunu her daim hatırlayarak, basiretiyle bugüne seslenen ifadeleriyle yazımızı bitirelim:

“Biz, mazlum insanların hâlâ ümidiyiz. Dün de bugün de, yarın da.. Biz esaret altında inleyen bütün âlemin nasıl kurtarılabileceğini ispat edeceğiz. Onun için bizim sesimizi kısmak istiyorlar. Amma efendiler, göreceksiniz ki biz onların seslerini kısacağız.”

Ali Şükrü beyin bu muhteşem sözüne istinaden; Dünyanın bugün yaşadığı küresel kaos ve emperyalist güçlerin başta İslam dünyası olmak üzere musallat olduğu mazlum milletlerin umudu olabilecek miyiz?

Şehadetinin 103. Sene-i devriyesinde büyük şehide rahmet, mağfiret…