“Mâzi, âyine-i ibrettir. Mâziyi unutan, istikbalde yolunu şaşırır!”
Yahya DÜZENLİ
Günümüzden 103 yıl önce, 27 Mart 1923’de, tarihimizde
eşine az rastlanır vahşi bir cinayetle hayatına kastedilen I. Büyük Millet
Meclisi’nin Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey’in dirayet, feraset ve basiret yüklü
celâllî şahsiyeti karşısında siyasî ve fikrî varlık göstermekte zorlanan
dönemin iktidar sahipleri; daha sonra gerçekleştirecekleri “devrimler”e engel
teşkil edeceğini düşündükleri Ali Şükrü Bey’i ortadan kaldırarak siyasî
hedefleri yolunda önemli bir süreci başlatmışlardır.
Ali Şükrü Bey, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda
(12.01.1920-18.03.1920) Trabzon Mebusu olarak başlayan siyasi mücadelesine
İstanbul’un işgali üzerine Ankara’ya geçerek Birinci Millet Meclisi’ne
katılmasıyla devam etti. I. Meclis’te (23.04.1920-15.04.1923), Mustafa Kemal ve
Birinci Grup karşısında oluşan muhalif İkinci Grup’un sözcüsü ve önde gelen
isimlerinden biri oldu.
Deniz subaylığından münevver fikir adamlığına, gazetecilikten Donanma Cemiyeti faaliyetlerine ve Meclis’teki duruşuna uzanan 39 yıllık kısa ömrüne sığdırdığı muazzam şahsiyet ve tavizsiz vakarıyla, “şehid-i muazzez” olarak fani ömrünü tamamlamıştır. İnsan için aslolanın “ne kadar yaşadığı” değil, “nasıl yaşadığı” olduğunun örnek şahsiyeti Ali Şükrü Bey’in hayatının her ânı, bir dava adamının nasıl olması gerektiğine dair dikkat çekici izler taşımaktadır.
12 Ocak-18 Mart 1920 tarihleri arası sadece 66 gün süren Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Trabzon Mebusu olarak giren Ali Şükrü Bey, hayatının her anındaki sarsılmaz irade ve duruşunu burada da göstermiş ve Osmanlı'nın çöküş devrinde azim, Ocak- cesaret ve dirayetiyle Meclisteki diğer mebuslara örnek olmuş, cesaret vermiştir.
16 Mart 1920'de İngilizlerin İstanbul’u işgali üzerine Son Osmanlı
Meclisi’nin feshedilmesi ile ilgili görüşmelerde Ali Şükrü Bey’in şiddetli
karşı çıkışını Osman Ergin, “Balıkesirli
Abdulaziz Mecdi Tolun” isimli eserinde şöyle anlatmaktadır:
“Mevcut mebuslar
müzakere salonuna geçmişlerdi. Hepsi de ayrı ayrı, içinde yaşanılan halin
heyecanını göstermektelerdi. Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey kürsüye çıkmış, asabiyet
ve teessüründen sarsıla sarsıla bir nutuk söyleyerek sonunda;
‘Burada bir tek
şahıs kalmayıncaya kadar ölmeyi göze almalıyız. Bir tek arkadaşımızı fedâ
etmeyiz.’ Demişti.
Fakat köşelerin
birinden cılız bir ses yükselmişti:
-‘İngiliz
donanması karşımızda duruyor.’
Titrek bir ses bu
sözleri takip etmişti:
-‘Memleket alt
üst olur.’
Bu itirazlar ve
korkaklıklar karşısında, her kafadan bir ses çıktığı sırada Ali Şükrü Bey,
münakaşaları bastıracak gür bir sesle şöyle haykırır:
“-Korkuyordunuz da buraya niye geldiniz?”
36 yaşında genç fakat fikir ve müktesebat olarak
muazzam bir şahsiyete sahip Ali Şükrü Bey’in Osmanlı Meclisi’ndeki müstakim
duruşu da her türlü takdir ve tebcilin üzerindedir.
Hakikati tahrif ve tağyir ederek seslendirmenin
karşısında haykırmanın, susmamanın, şahsiyet sahibi olmanın ve gerektiğinde
bedel ödemeyi göze almanın ne anlama geldiğini hayatıyla bize gösteren ve bugün
de bize ayna tutan Ali Şükrü Bey’in bıraktığı en büyük miras, şu hakikatte
saklıdır: İnsan, yalnız hayatıyla değil; uğruna ölümü göze aldığı değerlerle de
tarihte yer edinir.
Birinci Büyük Millet Meclisi’nin o hem kurucu hem de
alabildiğine çetin ikliminde Trabzon mebusu olarak bulunan Ali Şükrü Bey, şahsi
ikbal peşinde koşan bir siyasetçi değil, sarsılmaz bir iman ve iradenin abidevi
simgesidir. Meclis kürsüsünü, milletin hür vicdanını ve değerlerini haykırmak
için bir kale gibi kullanmıştır. Lozan görüşmelerinden milli hakimiyetin
sınırlarına kadar her kritik dönemeçte, "Meclis üstünde bir güç yoktur ve
olamaz" şiarını lafta bırakmayıp eyleme dökmüştür. En fırtınalı oturumlarda
bile sükunetini ve entelektüel derinliğini koruyarak yaptığı tarihi meclis
konuşmaları; muhalefetin hırçın bir reaksiyondan ibaret olmadığını, aksine
hürriyetin ve vatanperverliğin en hakiki teminatı olduğunu tarihin hafızasına
nakşetmiştir.
Kürsüde yankılanan bu gür sesi, cemiyete ulaştırmak ve
fikri mücadeleyi kalıcı kılmak adına neşrettiği "Tan" gazetesi ise
onun basın tarihindeki en büyük meydan okumalarından birisidir. Ali Şükrü Bey,
matbuatı bir propaganda aracı olarak değil, halkın hakikatle buluştuğu müstakil
bir mektep olarak görmüştür. Tan gazetesinin sütunlarında mürekkep yerine adeta
kendi ruhunu akıtmış; baskıcı temayüllere, tek tipleştirme gayretlerine ve
fikri vesayete karşı kalemiyle barikat kurmuştur. Onun için yazı yazmak, muktedirlerin
rüzgarına karşı rükuya varmayı reddedip sadece hakikatin önünde eğilme
namusuydu.
Bu onurlu duruş ve yürüyüşün bedeli, onu aramızdan
fiziken koparan karanlık bir pusu olsa da, Ali Şükrü Bey ardında mağlup bir
isim değil, her devrin muktedirine karşı dik duracak bir ahlaki pusula
bırakmıştır. Bugün ondan süzülen miras; hâkim güce boyun eğenlerin muvakkat
saltanatı karşısında, istikamet sahibi olmayı, kelâm hürriyetini ve namuslu bir
muhalefeti canı pahasına savunanların asla ölmeyeceği hakikatidir. O, yalnız
hayatıyla değil, kalemi ve kelamıyla mühürlediği o asil ölümüyle de tarihin en
müstesna safhasında yerini almıştır.
“Faili malûm ve
meşhur” vahşi bir cinayetle şehid edilen Ali Şükrü Bey’in katli
ve katilleriyle ilgili olarak uzun süre, birkaç şahıs hariç (Hüseyin Avni Bey,
Rıza Nur, vs.) hiç kimse bu cinayetten açıkça bahsedememiştir.
Dönemin ve daha sonraki yıllardaki matbuat organlarının çoğunluğu “Ali
Şükrü Bey Cinayeti”ni görmezlikten gelmiş, konu uzun süre tartışmaların dışında
kalmıştır. Dönemin getirdiği korku ve baskı iklimi nedeniyle uzun yıllar bu
konu hakkında kamuoyunda da sessizlik hâkim olmuştu.
BÜYÜK DOĞU: “GERÇEK BİR ŞEHİD OLAN MERHUM…”
Cinayetten 27 yıl sonra, ilk defa Üstad Necip Fazıl,
10 Kasım 1950 tarihli BÜYÜK DOĞU mecmuasındaki “İbret,
Gayret!” başlıklı ve maddeler hâlinde kaleme aldığı başyazısında müthiş bir
cesaretle bu cinayeti yeniden gündeme getiriyor ve Ali Şükrü Bey’in
katledilmesindeki gizli sebep, siyasî arka plana ve muhtemel gelişmelere açık
ve sert bir şekilde temas ediyordu. Üstad Necip Fazıl, söz konusu yazısında,
yakın tarihin tartışmalı ve karanlık sayfalarının aydınlatılması gerektiğini
vurgulayarak tarihçilere önemli ipuçları veriyordu:
“1. Cumhuriyetin
ilânına 8 ay kala, 1923 senesi Mart ayında, muhalefet grubu mebuslarından,
fazilet ve ahlâk, Türklük ve insanlık örneği, milliyetçi ve mukaddesatçı mebus
Ali Şükrü öldürüldü.
2. Gerçek bir
şehid olan merhumun cesedi, Ankara’nın Dikmen deresi başlangıcında bulundu.
Ceset, çadır bezine sarılıydı. Çuvala baş aşağı konmuş, fotinleri ve elbisesi
de ayrıca çuvala tıkılmıştı. Boğazına ip geçirilmişti. Başının arka kısmında
koskoca bir bıçak veya balta yarası… Sağ kolu da, kendisini müdafaa sırasında,
buna imkan bulamaması için kırılmıştı.
3. Artık
saffet devrini kapayan ve başında bulunanların hakikî kast ve niyetleriyle
tezahüre başlayan Millî Mücadele çığırının, sadece iman ve mukaddesat safındaki
bu kahraman çocuğunu, sırf mahrem renkleri ve gizli mânaları sezdiği ve bu
yüzden muhalefete geçtiği için vahşice öldürttüler! ÖLDÜRTMEDİLER, BİRİ
ÖLDÜRTTÜ; BU KİMDİR???
4. Hak, hak, hak;
hakikat, hakikat, hakikat diye bağıran ağızlara, çamur, necaset ve ufunet
atmakta devam eden sefil an’ane, yerine dibine geçsin! “Türküm!” diyen,
“Ne mutlu!” demeden evvel, mutlaka uzak ve yakın tarihinin gerçek hesabını
istemekle mükellef değil midir? Ey, Ağrı dağındaki en uzak çobandan, Meriç
kenarındaki en belirsiz köylüye kadar bütün Türkler!!! Hakikatten daha aziz ve
üstün bir şahıs tanımaya imkân var mıdır??? Ne derlerse desinler ulvî ve
münezzeh Büyük Doğu mücahedesi muzaffer olacak; ve azametli hesap ânı, bir gün,
şafak vakti ufukların açılması gibi açılacaktır. Allah şehidi Ali Şükrü
vakası, o zaman, belki de bu hesapların en
ehemmiyetsizlerinden birini teşkil edecektir. Bir (şarjör)ün tıklım tıklım
kurşunda dolu olması gibi, yalnız mesele ve vesikayla dolu olduğumuzu, fakat
bunlardan her birini ortaya dökmekte belli başlı zamanlar ve mekânlar
kolladığımızı ve henüz bu manevi kurşunlardan hiçbir şey sarf etmemiş
bulunduğumuzu biliniz!!!
5. Şehit Ali Şükrü’yü arkasından boynuna bir ip
geçirtmek, hemen sağ kolunu kırdırtmak ve başına bir balta indirtmek suretiyle
öldürten şahıs, bu işde alet olarak Giresun’lu Topal Osman’ı kullanmış;
peşinden de aynı derecede korkunç bir tertiple bedbaht aletine ölümü
tattırmıştır. Hile ve tertip dehasına bakın siz!
6. Şehid Ali Şükrü’nün cenazesi Trabzon’a gelince,
merasim esnasında yumruklarını Ankara ve Çankaya istikametinde sıkarak, bugün
bile aynen bildirmekte mazur bulunacağımız kadar ağır sözler söyledikten bir
müddet sonra, yalnız şefi değişmiş ve manası olduğu gibi kalmış CHP’nin baş
çanak yalayıcılarından biri olan Faik Ahmet Barutçu’nun, şu anda teşhir ve
teşrihine değmez!
7. …….Cumhuriyetin ilanı anından itibaren eşsiz zulüm
ve istibdat nasıl ve ne tarzda başlamış ve bu ilk örnekler nasıl ve ne şekilde
nikbet ve akamete mahkûm edilmiş??? İbret ve gayret, hakiki Türklük, ibret ve
gayret!!! Allah’ın lütuflarına müstağrak şehit ruhları, sizden sizi, sizden
kendi kendinizi, öz tarihinizi ve hakikati tanımanızı istiyor!!! Dünyanın en
kalpazan ve sahtekâr mana tuzaklarına mahkûm ve esir yaşamakta ne güne kadar
devam edeceğiz?......”
Üstad Necip Fazıl’ın Ali Şükrü Bey’in şahsında
dönemin, gerçekleştirilecek devrimlerin ve rejimin niteliğine dair yazı ve
tespitleri, bugün de farklı tarihî ve siyasî yorumlara konu olmaya devam
etmektedir.
Öldürüldüğü anlaşıldıktan hemen sonra başta Erzurum
Mebusu Hüseyin Avni Bey olmak üzere II. Grup olarak adlandırılan muhalif
milletvekillerinde büyük bir infiale yol açan ve vicdanları sarsan bu cinayetin
hemen ardından, Lozan’dan gelen talimata uygun olarak ve cinayetle eşzamanlı
bir tertiple, 1 Nisan 1923’te Millet Meclisi fesih kararı aldı. Fesih sonrası
yapılan seçimlerde I. Meclisi’n muhalif milletvekillerinden hiçbirinin II.
Meclis’te yer almadığı görülmüştür.
“ALİ ŞÜKRÜ BEY, TAN’DA ÇOK SERT ELEŞTİRİLER YAYIMLIYORDU.”
Çok ilginçtir ki; Ali Şükrü Bey’in katlinden sonra
Meclis içinde I. Grupta olan yâni Ali Şükrü Bey’e muhalif olan Mebuslar O’nun
şahsiyetini takdir etmekten imtina etmezken; II. Grup içinde bulunan milletvekillerinden Erzurum
Mebusu Hüseyin Avni Ulaş bey hariç; başta Mehmet Akif ve Karesi Mebusu Hasan
Basri Çantay, Ali Şükrü Bey’den bahsetmemeyi, suskunluğa bürünmeyi tercih
etmişlerdir.
İlk Meclis’in zabıt kâtiplerinden olan Hıfzı Veldet
Velidedeoğlu, “İlk Meclis” isimli hatıralarında Ali Şükrü Bey’den bahisle
şunları kaydediyor:
“Ankara’da ‘Tan’
adında bir gazete çıkarılmaya başlanmıştı. Sahibi Trabzon milletvekili,
saltanatçı ve hilafetçi Ali Şükrü Bey, bunda çok sert eleştiri yazıları
yayımlıyordu. Meclis’te de İkinci Grup üyesi olarak ağır eleştiriler yapıyordu.
Bir gün Ali Şükrü
Bey ortadan kayboldu. Bunu Mustafa Kemal Paşa’nın yakınlarından bildiler.
Meclis birbirine girdi. Hükümeti sorguya çekiyorlar, Ali Şükrü’nün bulunmasını
istiyorlardı. İcra Vekilleri Heyeti Reisi (yani Başbakan) Rauf (Orbay) Bey, Ali
Şükrü Bey’i bulma için her şeyin yapılacağını söyleyerek ortalığı yatıştırmaya
çalışıyordu. Meclis gerçekten çok gergin günler yaşadı.
Birkaç gün sonra
Ali Şükrü Bey’in ölüsünün Ankara’nın Dikmen taraflarına 7-8 km. uzak bir yerde,
çuval içinde toprağa gömülmüş olarak bulunduğu, kendisinin, Çerkez Etem’den
sonra en ünlü çete reisi olan Giresunlu Topal Osman Ağa tarafından öldürüldüğü
haberi geldi. Meclis’te yine çok sert görüşme ve tartışmalar oldu. Erzurum
Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in Meclis kürsüsünden “Ali Şükrü’ye kıyan bilekleri keseceğiz. O bilekler, isterse sırmalı
paşa bilekleri olsun” sözleri hâlâ kulağımda çınlar… Hiç unutmadığım bu
sözleri herhalde daha sonra Meclis tutanak dergilerinden çıkartılmış olacak ki
orada yerini bulamadım. ….Osman Ağa teslim olmadı; çetesiyle birlikte Dikmen
sırtlarına çekildi. Kendisini izleyen Muhafız Kıtası birlikleriyle giriştiği
çarpışmada ölü olarak ele geçte ve sonra asılarak teşhir edildi. O çatışma
günündeki yoğun silah seslerini hep duymuş ve merakla izlemiştik…..”
“Birinci Büyük Millet Meclisi’nin 50. Yıldönümü
(1920-1970)” isimli eserde hayatta olan bazı Mebuslar ve I. Mecliste memur
olarak görevli olan şahıslar kendileriyle yapılan röportajlarda Ali Şükrü
Bey’in şahsiyetine dair şunları söylüyorlar:
I.Mecliste memur olan Vehbi Koç anlatıyor:
“.. Birinci Büyük
Millet Meclisi’ne dair en çok iz bırakan 2 hatıram vardır…. İkincisi: Atatürk’ün
muhafızı çete reisi Topal Osman’ın cesur
ve yiğit bir insan olan Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’i boğdurması ve
bu olay üzerine duyulan güvensizlik hissidir. O sıralarda Rauf Bey Başvekildi.
O hadiseden sonra Hüseyin Avni Bey’in Meclis’te söylediği şu sözleri hâlâ
hatırlarım: “Ey Kâbe-i millet, sana da mı taarruz? Rauf Bey, Rauf Bey, Ali
Şükrü Bey’in katili muhakkak bulunmalı.
Ali Şükrü
hadisesinden sonra Topla Osman’a artık itimat kalmamıştı. Muhafız Kumandanı
İsmail Hakkı (Tekçe) o vakit yüzbaşı idi. Bir gece Çankaya’da Topal Osman’ın
karargâhını kuşatmış, teslim olmalarını istemiş. Teslim olmayınca Atatürk’ün
köşküne hücuma geçmiş, orada Muhafız Kıtası ile Topal Osman çeteleri arasında
silahla çatışma başlamış. Sabahleyin
uyandığımız zaman Çankaya'dan silah sesleri geliyordu. Bu hadiseden sonra Topa!
Osman vuruldu. Ve Meclis'in önünde, sehpada asıldı. O gece Atatürk, köşke gelen
misafirlerinin birinin arabası ile Ankara istasyonu'ndaki evine gitmiş. Bunun
farkına varmayan çeteler onu köşkte zannetmişler…..”
Aynı eserde, “Birinci Millet Meclisi’nde Atatürk’le
ilgili hatıralarınız var mı?” sorusuna verdiği cevapta Gazeteci Enver Behnan
Şapolyo şunları söylüyor:
“…İkinci olay da,
her zaman kürsüden Atatürk'e sataşan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey yine
bağırıyordu. Bütün mebuslar tepindiler. Ali Şükrü Atatürk'e hitaben
"İnsanlar tepinmez!" diye hitap etti. Yine Atatürk sustu. Celse
dağıldı. Hırsını alamavan Şükrü Bey kapının yanında tabancasına sarıldı. Bu
dehşetli tehdit karşısında Atatürk'ün "Koy onu içeri" dediğini
duydum. Meclis'in içi karıştı. Ali Şükrü'yü sardılar. Bizi de dışarı
çıkardılar…”
“MEHMEDCİĞİN
SÜNGÜSÜYLE KAZANILAN MUAZZAM ZAFER, LOZAN’DA HEBA EDİLMİŞTİR!”
Ali Şükrü Bey cinayetinin ilginç ve araştırmaya muhtaç
yanlarından birisi, Lozan konferansı süreciyle aynı dönemde gerçekleşmiş
olmasıdır. Lozan’la ilgili Meclis’te yaptığı konuşmalardan birisinde Lozan
Heyeti’ne yönelttiği eleştiriler oldukça serttir. Ali Şükrü Bey, askerî zaferin
diplomasi masasında kaybedildiğini ifade ederek, “Mehmedciğin
süngüsüyle kazanılan muazzam zafer, Lozan’da hebâ edilmiştir.” İfadesiyle
Lozan sürecine eleştirisini ve Lozan’ın içyüzünü ortaya koymuştur.
Yakın tarihimizin en dikkat çekici, etkin ve şahsiyet
sahibi siyasî öznelerinden olan Ali Şükrü Bey, Millî Mücadele’de de aktif görev
almış; milletimizin Millî Mücadele konusundaki hassasiyetinin ve heyecanının
yükseltilmesinde konusunda önemli görevler üstlenmiştir. Bunlardan en
önemlilerinden biri, “Meclis İrşat Komisyonu” üyesi sıfatıyla Anadolu’yu
dolaşarak yaptığı son derece etkileyici konuşmalardır. Kayseri Ulu Camii’nde
kalabalık bir topluluğa yaptığı vaaz (konuşma), ayrı bir öneme sahiptir. Bu konuşma,
derginin yayın yönetmeni Eşref Edip Bey tarafından Sebilürreşad Dergisi’nde “Anadolu’nun
Büyük ve Mukaddes Cihadı” başlığıyla yayımlanmıştır.
Özellikle şiddetli bir Hilafet taraftarı olması;
Misak-ı Millî, Musul-Kerkük, Batum, Batı Trakya ve Adalar konusundaki ısrarlı
konuşmaları ve tavrıyla öne çıkması ve Meclis’te güçlü bir muhalefet hattı
oluşturması, başta Mustafa Kemal olmak üzere iktidar sahiplerini tedirgin
etmiştir. Ali Şükrü Bey, derin bir mü’min, vatanperver ve AHLAKÎ duruşu yüksek
bir siyaset adamı olarak; dünya meseleleri, Hilafetin etkin rolü ve dünyadaki
mazlum milletlere dair fikirleriyle de münevver bir şahsiyet olarak dikkat
çekmiştir.
Ali Şükrü Bey, Meclis’te yaptığı konuşmalarda
Hilafetin önemini ısrarla vurgulamış, Hilafetin kaldırılmasına ilişkin teklifin
görüşüldüğü gizli müzakereleri, o sıralarda Meclis’te zabıt kâtibi olan ve
müzakereleri zapt altına alan Mahir İz, hatıralarında şöyle anlatıyor:
“Hilafetin lağvı
lüzumuna dair olan teklifin müzakeresine gizli celsede başlanmıştı. Çok
hararetli müzakereler oldu, gece yarısına kadar devam etti. ….. Muhalifler, söz
sıraları gelince kürsüye çıkıp fikirlerini söylediler, mes’elenin müdafaasını
yaptılar. Ancak Ali Şükrü Bey kürsüye belki on beş kere çıktı.
Artık vakit çok
geç olmuş, herkes de yorulmuştu. Fakat Ali Şükrü Bey ayakta hatibi dinliyordu.
O sırada yine kürsüye yaklaşarak konuşan hatibe cevap vermek üzere söz istedi
ve kürsüye yaklaşmaya başladı. O anda, Mersin meb’usu Selahaddin Bey’in her
zaman oturduğu kürsüye yakın ilk sırada ortada Rauf Bey oturuyordu. Önüne doğru
gelen Ali Şükrü Bey’i belinden tutarak: “Ali Şükrü! Yeter, yeter! Şükrü
artık söz alma!” deyince Ali Şükrü Bey birdenbire Rauf beye
dönerek; “Rauf! Ben bu işin fedaisiyim, anladın mı?” dedi ve kürsüye
çıktı.”
Mahir İz, hatıralarında bu hadiseyi anlatmaya şöyle
devam ediyor: “Ali Şükrü Bey’in iddiası şuydu: Bütün dünyadaki İslam
alemi tekmil ruhuyla, vicdaniyle Makam-ı Hilafete bağlıydı. Bu kuvveti ihmal
etmek adeta bir hiyanet-i vataniye idi. Gizli celsede Ali Şükrü Bey’in Rauf
Bey’e dönerek “Ben bu işin fedaisiyim, anladın mı?” demesi, bu büyük kuvvetin
alemşumûl tesirine inandığı içindi. İngilizlerin yıpratmak istedikleri bu
kuvvet idi. Bu parçalanınca, kavmiyet üzerine kurulan milliyet mefhumu, dinleri
müşterek milletler üzerinde yavaş yavaş tesirini gösterecek ve istenen
parçalanma hasıl olacaktı. “
“BİZ BU MECLİSE BİR ŞAHSIN VEYA BİR ZİHNİYETİN KULU
OLMAK İÇİN GELMEDİK!”
Ali Şükrü Bey’in şahsiyetini daha iyi anlamak için I.
Meclis Gizli Celse Zabıtları’nda yer alan 22 Ocak 1923 (22 Kânunisani 1339)
tarihli 137. Birleşimin 1. Oturumunda yaptığı konuşmayı dikkatlice incelemek
gerekiyor. Meclis iradesinin hiçbir
şahsın veya grubun hâkimiyeti altına alınamayacağına dair konuşmalarının dikkat
çekici şu kesiti oldukça önemlidir:
"Biz bu
meclise bir zümrenin, bir şahsın veya bir zihniyetin kulu, kölesi olmak için
gelmedik. Biz buraya milletin haklarını savunmak, memleketin
mukadderatına sahip çıkmak ve millet iradesini hâkim kılmak için geldik.
Meclis, kendi iradesi üzerinde hiçbir güç ve makam tanımamalıdır. Eğer biz
bugün bu haklarımızı birilerine devreder veya sessiz kalırsak, milletin bize
verdiği emanete hıyanet etmiş oluruz."
Ali Şükrü Bey’in şahsiyetini oluşturan en önemli
özellikler, inandıklarını ifade ederken ve savunurken asla hiç kimseden
çekinmemesi, itirazlarını muhtevalı bir temellendirmeyle ve tarihî gerekçelerle
ortaya koyabilmesi, kararlı ve müstakim bir duruş adamı olmasıdır.
Ali Şükrü Bey’in bir iman ve mücadele adamı olarak
geleceği basiret ve ferasetle gören celâdetli tavrına dair en müşahhas zemin;
Hilafet konusundaki ısrarı ve kararlı tavrıdır. Bu tavır, onun siyasî ve fikrî
dünyasının önemli unsurunu ortaya koymaktadır.
Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlıkları yapmış olan Sinop
Milletvekili Dr. Rıza Nur, Ali Şükrü Bey’in şahsiyetiyle ilgili olarak, “Ali
Şükrü orta boylu, güzel yüzlü, miyop olup gözlüklü, namuslu bir adam. Hayatı
muntazam. Vaktinde yatıyor, vaktinde uyanıyor. Asla rakı içmiyor, rakının
şiddetle aleyhinde. Hatta sigara ve kahve de içmiyor. Bahriye zabiti imiş ve
İngiltere’de de bulunmuş; fakat pek fazla bir taassub halinde dindarlığı var.
Çok da asabi bir adam.” demiştir. Rıza Nur’un bu değerlendirmesi, Ali Şükrü
Bey’in günlük hayatına ve şahsi özelliklerine dair birinci ağızdan bir şahitlik
niteliği taşımaktadır.
19 Ocak 1923’te çıkarmaya başladığı Tan Gazetesi,
fikirlerinin Meclis dışında da kamuoyuna ulaşmasını sağlamıştır.
Misak-ı Millî konusunda daha geniş bir vatan
tasavvuruna sahip olması; Musul ve Kerkük’ü stratejik ve tarihî bir mesele
olarak görmesi; Ege adalarının Türkiye’nin güvenliği açısından taşıdığı öneme
dikkat çekmesi; Lozan’da elde edilen askerî başarının diplomasi masasında
mahvedilmesine itiraz etmesi; Hilafetin korunmasını istemesi, onun dünya
görüşünün birbirinden kopuk değil, tezatsız, bütünlüklü bir siyasî-fikrî
çerçeve içinde şekillendiğini göstermektedir.
Ayrıca Men-i Müskirat (İçki Yasağı) Kanunu ile ilgili
Meclis’e verdiği teklifin kabul edilmesi, Başkumandanlık Kanunu’nun süresinin
uzatılmasına ve İstiklal Mahkemeleri’nin uygulamalarına karşı çıkması, meclis
içindeki muhalefetinin farklı alanlarda daha görünür hâle geldiğini
göstermektedir.
Meclisin açılışının hemen ardından, 28 Nisan 1920
tarihinde Meclis’e sunduğu Men-i Müskirat Kanun tasarısı uzun süren, hararetli
tartışmalar sonrası 14 Eylül 1920 tarihinde oylanarak kanunlaştı. Ali Şükrü Bey
Meclis’te teklif ettiği kanun tasarısını savunarak;
“Efendim,
müskirat meselesi, bunun aleyhinde herkes bulunuyor. Hatta Meni Müskirat
Kanununun kabul edileceğinden korkan Maliye Vekili Beyefendi bile bunun
fenalığında bizimle müttehittir. İslâm oldukları, insan oldukları için bunun
menine taraftardır.... Bu kanunu neşrettiğimiz zaman diyeceğiz ki; şöyle bir
kanun neşredilmiştir, içki imal edenlere ve ithal edenlere takayyüt etmek
mecburiyetindesiniz. Sonra milleti böyle şeylerden kurtarmak herkese borçtur.
Bundan başka her fert için milleti bu belâdan 'kurtarmak bir fariza-i vataniye
ve diniyedir.” Diyerek duruş sergilemiştir.
Görüşmeleri Zabıt katibi olarak takip eden Hıfzı
Veldet Velidedeoğlu tartışmalara ilişkin şunları söyler:
“..Hiç unutmadığım olaylardan biri de Trabzon Mebusu
Ali Şükrü Bey tarafından, içkinin yasaklanması konusunda Meclis’e sunulan yasa
önerisinin doğurduğu tartışmalardır. Bu öneri Meclis’in birçok komisyonlarından
geçmiş, ‘Şer’iye Encümeni’ içkinin İslamlıkta zaten haram ve yasak olduğunu,
bunun için bir yasa yapmanın bile gereği olmadığını, şeriat kurallarının
uygulanmasının yeterli olacağını raporla bildirmişti.
Meclis açılalı dört ay olmuştu. Böyle bir yasaya karşı
olanlar vardı. Özellikle Maliye Bakanı Ferit (Tek) Bey, çok uzun, açık yürekli,
açık sözlü, herkesin anlayacağı dilde bir konuşma yaparak böyle bir yasanın
uygulama imkanı bulamayacağını, buna polis yetişmeyeceğini, birçok evin gizli
meyhane olacağını, oysa bütçenin paraya ihtiyacı olduğunu, bunun Amerika’da
bile uygulanamayacağını, Bolşevik Rusya’da da yasaklanma düşünülmüş ise de
uygulama imkansızlığı yüzünden vazgeçildiğini uzun uzun anlattı. Kendisiyle Ali Şükrü Bey arasında çok sert
ve hakarete kadar varan söz düellosu oldu. Sarıklı hocalar kürsüye doğru
yürüdüler… Ben, dinleyici locasına çıkan merdivenin tahta basamağında Ferit
Bey’e bir şey olacak diye üzülüp titriyordum. Ferit Bey’e bir şey olmadı ama
içki yasağı önerisi çoğunlukla kabul edilerek yasalaştı.
“MUSUL-KERKÜK VATAN TOPRAĞININ BİR PARÇASIDIR!”
Ali Şükrü Bey, Meclis’in birçok yetkisinin
Başkumandan’a devredilmesine dair Başkumandanlık Kanunu’na da karşı çıkmıştır.
Buna karşılık, Mustafa Kemal’in yetkilerinin Meclis’in denetimi ve iradesi
içinde tutulmasını savunan bir çizgide durmuştur. Rauf Orbay, Ali Şükrü Bey’in
bu karşı çıkışı konusunda şunları söylüyor:
“Mustafa Kemal
Paşa, meclis reisi dolayısıyla devlet reisi durumunda bulunurken bir de
başkumandanlık yetkileriyle techiz edilirse başımıza diktatör kesilecektir.
Ordunun kumandanları, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi vardır. Mustafa Kemal de
devlet reisi olarak bunların amiri sayılır. Bir de başkumandanlık diye ayrı ve
olağanüstü yetki ile kendisini sorumsuz, mutlak amir vaziyetine sokamayız.”
Ali Şükrü Bey’in Lozan konusundaki itirazları, vatan
toprağının bir parçası olarak gördüğü Musul-Kerkük’e yönelik hassasiyeti,
Adalar meselesindeki stratejik yaklaşımı ve Hilafet konusundaki tavrı, bugün de
incelemeye ve takdire değer siyasî ve tarihî yorum konumundadır. Ancak tarihî
şahsiyetleri değerlendirirken önemli olan, onları bugünün siyasî
tartışmalarının kalıplarına hapsetmek değil, kendi dönemlerinin siyasî ve
uluslararası şartları içerisinde anlamaya çalışmaktır.
1921 yılında milletvekillerine yönelik tek soruluk bir
anket yapan Necmettin Sahir (Sılan)’ın “Kazanılacak olan Millî İstiklal
Mücahedemizin feyizdâr ve semeredâr olması neye bağlıdır?” sorusuna Ali Şükrü
Bey, kendi el yazısıyla şu cevabı veriyor:
“ İstiklâl
mücahedemizin feyizdar olması, halkta hissiyat-ı diniyenin tenmiye ve
takviyesine mütevakkıftır. Çünkü feyizdar semereler, ancak ve ancak temiz
yüreklerin ve faziletkâr ruhların mesaisinden doğabilir. Safiyet ve
faziletin temeli ise dinin pek ulvî olan ilhamat-ı kudsiyesidir. Tarih-i âlemin
sahifelerine şöylece bir göz gezdirilecek olursa birçok milletlerin, hissiyat-ı
diniyelerine ârız olan zaaf ve inhitat yüzünden ya tamamiyle inkıraza veyahut
esarete giriftar oldukları görülür. Hulâsa, cemiyet makinesinin düzgün ve
pürüzsüz bir şekilde işlemesini temin eden yegâne ve esas vasıta halkın
rabıta-i diniyesidir.
Ankara; 27
Teşrinievvel 1337 Trabzon Mebusu Ali Şükrü”
Ali Şükrü Bey’in Meclis zabıtlarına geçen konuşmaları
incelendiğinde, Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren temel konularda oldukça
berrak ve tavizsiz bir siyasî çizgiye sahip olduğunu görüyoruz.
Ali Şükrü Bey’in 103 yıl önce ortaya koyduğu
fikirlerin bugünün dünya konjonktüründe bazı yönleriyle güncel tartışmalarda
yeniden gündeme gelmesi, onun siyasî düşüncesinin tarihî ve stratejik açıdan
incelenmesinin gerekliliğini ve ne kadar
muhkem ve sağlıklı olduğunu da tescil ve teyid etmektedir.
Ali Şükrü Bey böyle değerlendirildiğinde, Millî
Mücadele’nin hangi siyasî ve fikrî esaslar üzerinde tamamlanması gerektiği
konusunda dönemin hâkim siyasî çizgisinden farklı bir gelecek tasavvuru ortaya
koyan, inançlı, cesur, mücadeleci bir fikir ve siyaset adamı portresi
çıkmaktadır. En önemlisi de, Necip Fazıl’ın yorumuyla, “mahrem renkleri ve
gizli mânaları sezdiği için” Mustafa Kemal’e muhalefet eden bir mücadele adamı
olduğudur. Nitekim daha sonra peş peşe gerçekleştirilen inkılaplar/devrimler,
Ali Şükrü Bey’in muhalefetindeki haklılığı ortaya koymuştur.
“ÇANKAYA’NIN EMRİYLE TOPAL OSMAN’IN ALİ ŞÜKRÜ’YÜ
ÖLDÜRÜŞÜ..”
Ali Şükrü Bey’in katli Giresunlu Topal Osman’a tevdi
edilip gerçekleştirildikten sonra cesedi Çankaya sırtlarında toprağa yarı
gömülü olarak bulunmuştur. Ankara Hacı Bayram Camii’nde kılınan cenaze namazına
korktuklarından birçok siyasî ve bürokrat katılmamıştır. Daha sonra cenazesi
deniz yoluyla Trabzon’a gönderilir.
Trabzon halkının iştirakiyle karşılanan Ali Şükrü
Bey’in cenazesinde, definden önce yapılan öfkeli konuşmaları Trabzon Mebusu
Nebizade Hamdi şöyle anlatıyor.
“Bütün
Trabzon rıhtıma dökülmüştü. Vapurla rıhtım arasında yüzlerce sandal. Doğrusu
ben de dehşete kapıldım… Sonra cenazeyi Belediye Meydanı’na naklettik. Meydanda
Trabzon İttihat ve Terakki Başkanı Hacı Ahmet Barutçu’nun oğlu Faik Ahmet
Barutçu çektiği nutukta sık sık ‘Çankaya katilleri’ diye bar bar bağırıyordu.
Bununla Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürüşünün Çankaya’nın emriyle olduğunu
kastediyordu.”
Onun hem hayatı hem de ölümü, Birinci Meclis döneminin
ne kadar çetin siyasî mücadelelere sahne olduğunu göstermesi bakımından ibret
ve dehşet vericidir. Ali Şükrü Bey’in
asıl mirası belki de burada aranmalıdır.
Ali Şükrü Bey’in hayatına ve şehadetine bakarken, asıl
görülmesi gereken yalnızca bir devrin siyasî çekişmeleri yahut bir cinayetin
karanlıkta kalan tarafları değildir. Asıl görülmesi ve bilinmesi gereken, bütün
bu hadiselerin içinde şahsiyetini kaybetmeden duran bir iman ve mücadele
adamının hikâyesidir. O, siyaseti bir makam ve ikbal vasıtası değil, insan olma
mesuliyetinin gereği icrası gereken bir sorumluluk olarak görenlerdendi.
İnandığı hakikatin arkasında durması ve bunun
doğuracağı tehlikeleri göze alması, onu kendi zamanının siyasî şahsiyetlerinden
biri olmaktan çıkarıp zamanını aşacak şekilde vicdanlarda karşılığı olan bir
isim hâline getirmiştir. Bu bakımdan Ali Şükrü Bey’in ölümü, yalnızca bir
insanın hayatının sona ermesi değil; hakikatin ve siyasî ahlakın hangi
bedellerle savunulabildiğini gösteren acı bir tarih levhasıdır.
Aradan geçen onca zamana rağmen onun adı hâlâ bizi
geçmişin hesabından ziyade kendi vicdanımızla yüzleşmeye çağırıyorsa, bunun
sebebi açıktır: Bazı ölüler toprağa gömülür; fakat bazıları, üzerinden ne kadar
zaman geçerse geçsin, bir milletin vicdanında yaşamaya ve hakikati sorgulamaya
devam eder. Ali Şükrü Bey de böylesine büyük bir şehiddir.
“BİR ZAMAN GELECEK, HAKİKATLER ORTAYA ÇIKACAK…”
Burada, birinci elden önemli bir bilgi ve şahitliğe de
yer vermek istiyorum. Ali Şükrü Bey ile ilgili ‘Ali Şükrü Bey/Emperyalizme Karşı bir Hürriyet Kahramanı’ isimli önemli bir
belgesel eseri bulunan İsmail Hacıfettahoğlu, Ankara’da Ali Şükrü Bey’in
damadıyla görüşmesini şöyle anlatıyor:
“Şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey’in damadı, küçük kızı
Ayşe Suna hanımefendinin beyi Necdet Pekcan merhumla ilk tanışma ve görüşmemiz
13 Haziran 1997 tarihinde Ankara Bayındır Hastanesinde olmuştu. Kendisi
kalbinden rahatsızlanmış ve bu hastanede ameliyat olmuştu. Ben de aynı
hastanede ameliyat ettirdiğim bir yakınımı ziyarete gittiğimde komşu odada
yatan Necdet Pekcan ve yakınlarının benimle görüşmek istedikleri söylenmişti.
Ziyarete
gittiğimde odasında kızı merhume Gülay Kanatlı ile oğlu Tugay Pekcan vardı.
Yatağının başucunda, hasta olduğu için Ankara’ya gelemeyen Ayşe Suna Hanımın
büyükçe bir fotoğrafı vardı. Ali Şükrü Bey’den, ailesinden, yaşanan olaylardan
konuştuk. Hastanede başlayan görüşmeler daha sonra telefonlaşmayla devam
etmişti. Kendisinden yazmakta olduğum kitap için belge istirham etmiştim,
kendisi de kabul etmişti. Daha sonra, bence makul olmayan bazı mahzurlar ileri
sürdü ve taahhüt gerçekleşmedi.
Kaleme
aldığım ‘Ali Şükrü Bey/Emperyalizme Karşı bir Hürriyet Kahramanı’ kitabı çıkmış
ve kendisine imzalayarak göndermiştim. Bir süre sonra telefon açmıştı.
Telefonda teşekkür ediyor ve ağlayarak şöyle diyordu:
“Kitabı
okudum. Bir yakınıma okuttum dinledim. Hislerime hâkim olamıyorum. Rahmetli
Hüseyin Avni Ulaş ile birlikte parti kurduk, siyaset yaptık. Rahmetli derdi ki;
“Bir zaman gelecek hakikatler ortaya
çıkacak, millet gerçekleri öğrenecek.” Ben inanmazdım. Bunu mümkün
görmezdim. Senin kitabını okuduktan sonra rahmetlinin sözünün gerçekleşeceğine
artık inanıyorum.”
Hüseyin Avni Ulaş Bey’in bahsettiği ‘Hakikat’lerin ortaya çıkma mevsimi
aradan yüz yıl geçse de geliyor.
“Mâzi âyine-i
ibrettir; mâziyi unutan, istikbâlde yolunu şaşırır.” diyen Ali Şükrü
Bey’in mazideki duruşunu her daim hatırlayarak, basiretiyle bugüne seslenen
ifadeleriyle yazımızı bitirelim:
“Biz, mazlum insanların hâlâ ümidiyiz. Dün de bugün
de, yarın da.. Biz esaret altında inleyen bütün âlemin nasıl
kurtarılabileceğini ispat edeceğiz. Onun için bizim sesimizi kısmak istiyorlar.
Amma efendiler, göreceksiniz ki biz onların seslerini kısacağız.”
Ali Şükrü beyin bu muhteşem sözüne istinaden; Dünyanın
bugün yaşadığı küresel kaos ve emperyalist güçlerin başta İslam dünyası olmak
üzere musallat olduğu mazlum milletlerin umudu olabilecek miyiz?
Şehadetinin 103. Sene-i devriyesinde büyük şehide
rahmet, mağfiret…