30 Mayıs 2017 Salı

Üstad Necip Fazıl’dan.. DEVRİLEN AĞAÇ VE KAVRULAN NESİLLER..


 Yahya Düzenli

Üstad Necip Fazıl, günümüzden 70 küsür yıl önce bir ağaç ahengini/bütünlüğünü sembolize ederek (her cümlesinde olduğu gibi) manifesto niteliğinde yazdığı “Devrilen Ağaç” başlıklı muhteşem yazısında, ağaçla bir varlık idraki ortaya koyar ve “Dön de bak… Şu ağaca bak! Ve üzerinde düşün!”  der ve ağaç üzerinden insanoğluna varoluşa dair hatırlatma yapar: “Ağaç, bize, dünyaya geldiğimiz günden bugüne kadar içimizi dolduran anlama ve araştırma hırsının anatomyası biçiminde görünüyor. Gözlerimiz ona daldığı zaman, garip bir (röntgen) ışığı altında, ruhumuzun bin bir kollu iskeletini görmüş gibi ürperiyoruz. Sanki bu fevkalâde şahsiyetin hendesesindeki nizamla, içinde Allah’ın sırları yatan ruhumuzun hasret çektiği nizam arasında gizli bir anlaşma seziyoruz…

Ağaç, bir plândır; bir insanın, bir ailenin, bir zümrenin, bir cemiyetin ve bütün varlığın iç ve dış nizam davasını, madde üzerinde düğüm düğüm örgüleştirmiş, şekilleştirmiş bir plân..”

Ağaca dair bu teşbihten yola çıkan Üstad, yazısının sonunda, Tanzimatla başlayıp Meşrutiyetle devam eden ve Cumhuriyetle son darbe indirilen; tarihine, medeniyetine, iklimine yabancılaştırılma, inkar ve düşman olma cinayetlerini de ihtiva eden hükmünü koyar:

“Ağacın ne olduğunu anladın! Ağaçlar arasında en mükemmeli insan ve cemiyettir. Şimdi de başını tabiattan çevir, tarihe, bizim tarihimize döndür ve bak! Orada koca bir ağacı, dört asırdır, balta üstüne balta, yalnız yere devirmek, toprağa sermek ve belirttiği büyük vahdet ve nizam ölçüsünü kurutmak için çalışanları göreceksin!...”

Üstad’ın yetmiş küsür yıl önce ağaç üzerinden yaptığı bu tarihî ikaza rağmen, ne acıdır ki her gelen nesil, “eğitim ve kültür” adı altında terminatörler tarafından mahvedilmekte, irfan havzaları yok edilmekte, idrak melekeleri kurutulmaktadır!

Üstad’ın yukarıdaki ikazları, tarihin geçmiş hadiseleri nakletme işi olmadığı, onun yaşanan ve yaşanacak zamanlara dair önemli bir projektör ve yol gösterici olduğunu bilenlere çok şey anlatır. Ancak, tarihi ‘kış geceleri masalları’ veya avantür filmler dizisi zannedenlerin gafletleriyle Tanzimattan bu yana, özellikle de Cumhuriyetin son 70 yılında ve halen nesiller kavrulmakta, istikametsiz bir şekilde kavrulmaya devam edilmektedir.

Bu noktada gene Üstad’ın “Kalk Borusu” başlıklı yazısındaki canhıraş feryadlarını, feryatlar içinde tekliflerini, yapılması gerekenlere kulak verelim:

“İşte biz, nefsimize davaların davasını, suallerin sualini tevcih eden böyle bir âna; böyle bir mazi, hal ve istikbal hususiyeti içinde ve artık tek saniyelik bir tekevvün, şaşkınlığına bile imkan bırakmayıcı bir hız mevsiminde çatmış bulunuyoruz.

On asrın hesabını bir günde görmeğe kalkmak kadar çetin, girift, düğümlü bir dâvanın kaskatı iş ve ameliye plânında şifasını vadedecek hiçbir maddî yol bulunmasa da, ruhlarda bu tenbihi yaşatacak manevi aşılara namütenahi hazırlıkları yapılabilir.

Ruhlarda sımsıkı şuurlaştırılması lâzım tek hedefin, tek çığlığından ibaret tek ses:

-Yarınımız için bugünden ne düşünüyor ve ne yapıyoruz???

Bugünkü dünya faciasını uzaktan bile olsa seyredebilmek ehliyeti, ancak böyle bir kaygı ruhundan doğabilir.

Halbuki, her dâvanın başlangıcı, evvelâ tam, açık, samimî bir teşhis olduğuna göre hemen kaydedelim ki, biz, bütün külçemizi oturttuğumuz zemin üzerinde, dünya faciasının tesiriyle yana yatmaktan doğan bir muvazene sıkıntısı içinde, her maddenin aşağıya doğru kaydığını göre göre uykularımıza sadık kalmakta, nebatî ve hayvanî hayatımızı iştahla yaşamaktayız.

Çocuğum, çocuğum!
Yüreği ateş ve acı dolu çocuğum!

Ne olacaksak, ya bir ân içinde olmaya, yahut olmaktan vazgeçmeğe mecbur bulunduğumuz bir hengâmenin eşiğindeyiz!

Ve elbette ki, bir şey olacağız. Mutlaka aramızdan biri çıkacak ve bu yatakhanede, içinde alev fışkıran borusiyle “kalk!” borusunu çalacak… Beklediğimiz budur!”

Üstadın bu ikaz, haykırış ve feryâtları kime ne söyler? Kime hangi misyonu yükler?

İtikadı ifsad edilen, fikrî iptal edilen, ahlâkı imha edilen nesilleri göremeyen gözler ve iktidar mevkiinde olup da bu faciaları durduramayanlar, ruhu mahvedilen nesillerin katilleri değil midir?

İşe müdahil olması gerekenlerin şikayetçi ve nemelâzımcı olduğu, “dolandırıcı işgüzarlıklar”la vakit geçirdiği bir iklimde “nesillerin mahvoluşu”na seyirci kalanları tarihin vicdanına havale ediyoruz!  

“İşler zamanlarına rehinlidir” hikmetinden pay sahibi olarak, henüz yol bitmeden, her tarafını yangın sarmış nesilleri kurtarmak için “vakit o kadar geç ki erken sayabiliriz!”

Ağaç yaş iken, devrilmeden, kurumadan ona sahip çıkmak. En mühim mesele bu!

Üstad’ın tarihî sualiyle bitirelim:

“Bugün bir vücudu baştan başa sarmış umumî hastalık sebebiyle gözden kaçan mevzii illetler, yarın vücut sıhhate kavuşur kavuşmaz derhal kendisini göstermeyecek midir?

Bunu düşünen kimdir?”


(Hüküm Dergisi, Mayıs 2017)

28 Nisan 2017 Cuma

“BİZ NEYİZ?”

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Yazımızın başlığı Üstad Necip Fazıl’ın 1952 yılında yazdığı bir yazısının başlığı. Üstad’ın günümüzden 65 yıl önce o günün medyasının ruh röntgenini veren manifesto niteliğindeki yazısının üstünden yarım yüzyıldan fazla zaman geçmesine rağmen “acaba ne değişti?” diye sorduruyor. Bu soruya vereceğimiz cevap, 65 yılın geçmesinden başka bir şeyin değişmediği hakikatidir. Eskilerin “efkâr-ı kadîm” dediği, yazıldığı zaman dilimini aşan, zaman üstü nitelikteki Üstad’ın bu yazısından ne olduğumuz, ne olmadığımız ve ne olmamız gerektiğine dair sonuçlar çıkarabiliyor muyuz, bütün mesele budur.

Üstad’ın,”tarihî muhasebe” ihtiva eden her yazısında olduğu gibi bu mühim yazısından bazı kesitleri okuyalım ve O’nun yakıcı tespitler ihtiva eden ve mes’uliyet yükleyen haykırılışlarına kulak verelim.

Üstad yazısına medya ve patronlarına dair, içerisinde cevabını da barındıran temel bir soru ile başlar:

“Tarihi Tanzimatla başlayan ve örneklerinin çoğunluğu bakımından millî kök ve içtimaî ruha zıt, gizli tesirlerin mikrop vasatını teşkil eden gazeteciliğimizde, bugüne kadar alıştığımız, ister istemez alıştırıldığımız patron vasıflar veya patronluk vasıfları acaba nelerdir?”

Bu temel soruya “Ve İlimsizdir! Ve fikirsizdir! Ve esersizdir! Ve imansızdır! Ve ihlassızdır! Ve ahlâksızdır!” cevabını verdikten sonra şu tespiti yapar:

“Gerçekten, Tanzimattan bu yana, şark ve garba doğru esen kasırgalar arasında yalpalaya yalpalaya harap olmuş Türk varlık ağacının kökündeki lif hummasından, dallarındaki tomurcuk hasretine kadar, hiçbir patron kalem, bu milletin nefs muhasebesine nisbet belirtmemiştir. Zira bizde gazetecilik, hayıflar olsun ki, Tanzimattan beri bu dilsiz milletin öz hakikatine her ân biraz daha uzak ve ters bir aksülâmel mihrakı etrafında kurulmuş ve hep o çıkış noktasına göre yol almıştır. Bizzat gazete, bizde aslında vasıta ve âletlerin en azizi olduğu halde, teftişsiz ve murakabesiz, hazımsız ve temsilsiz garp taklitçiliğinin ilk ve menfi eseri olmuştur. İşte size, kökü nimet, yemişi zehir, matbuat ağacımızın röntgeni!”

Devam ediyor Üstad:

“Onun içindir ki, bu mesleğin ‘esbak’ ve ‘sabık’ları, millî tefekkür ve tahassüs teknesinde yoğurulmuş büyük ‘entelektüel’ler yerine çeyrek münevverler, günübirlik açıkgözler, basit heves ve küçük teşebbüs adamlarıdır; onları takip eden dünküler ve bugünkülerse, züppelikte, sahtelikte, kışırcılıkta, istismarcılıkta, riyakârlıkta, eyyamgüderlikte şehinşah rütbesindedirler.”

Üstad, bu satırların hemen arkasından “Eyvâh!” der ve “Bu hazîn geliş ve gidiş içinde biz neyiz öyleyse?” diye sorar ve yeni bir nesil ihtiyacını hatırlatır:

“Şuyuz: Bütün bu geliş ve gidişin, topyekûn millî geliş ve gidişimizle beraber muhasebe ve murakabesine bağlı; ve çile, eser, hak, hakikat, kök ve dayanak sahibi, bir iç davranış ve fışkırış nesli!.. Bir asırlık akıntıya ters cereyan açmaya savaşan ve aziz gazetecilik mefhumunu gerçek mevzuuna kavuşturmak isteyen, dokuz köyün koğulmuşu bir isyan kolu!..

Nefsimizi hesabını görmekle mükellef tuttuğumuz dâvaların başında, belki herşeyden evvel, kendisine Türk umumî efkârının mümessili adını veren işte bu köksüz ve sahte matbuat örnekleri vardır.”

Bir kimlik ve dünya görüşü derinliği kuşatıcılığında devam ediyor Üstad:

“Hicap ve tevazu oyunlarına düşmeden müşahhas vasıflarımıza geçelim:

Biz pazarlıksız Müslümanız!
Su katılmamış Anadolu Türküyüz!
Bütün şark ve garbı inbikten geçirmiş bir dünya görüşünün bayraktarıyız!
Yaşımız kadar eser sahibiyiz!
Canhıraş nispette samimî ve vecd içindeyiz! “

Ele aldığı hangi mevzu olursa olsun, o mevzuyu “üstün bir kök telâkki”ye bağlayan ve olması gereken yeri işaret eden Üstad, “gazetecilik ahlâkı”nı temellendirip istikamet gösterirken, hayatın hangi zaman, mekan ve mesleğinde bulunursa bulunsun, bir dâvâ ve mücadele adamında olması gereken ‘dâvâ ahlâkı’nı heykelleştiriyor:

“Hiçbir zaman ve mekânda hiçbir ivaz karşılığı dâvamızdan tek zerre feda etmemiş ve bu uğurda her çileye katlanmış olmak şuurunun mutlak temsilcisiyiz!

Bütün bunlardan başka, zıdlarımıza nispetle daha nelere mâlik ve daha nelerden mahrum bulunduğumuzu takdirinize bırakırız.”

Üstad’ın 65 yıl önceki bu tespit, analiz ve tekliflerinden günümüze ne değişti?

Üstad, halâ farkedilmeyen ve anlaşılamayan, kendisine müthiş bir mes’uliyet ve mükellefiyet yüklenen “dünya görüşü inşacısı fikir adamı” misyonuyla bugünün ve yarının nesline seslenen, her kelimesi kalplere ve idraklere kazınması gereken şu cümlelerle yazısını bitiriyor:

“Gerçek Türk münevveri! Biz, seni sana müjdeleyen ve yüz seneden beri beklenen, dalla kök arası bir hayat cereyanının ilk habercisiyiz! Daldan köke doğru inmek isteyen zehir aşısına, kökten dala doğru yükselmek hamlesinde bir iç bünye özüyle karşı çıkıyoruz!

Bizi buna göre anla ve ona göre tut!”

Sorumluluk sahibi her insanı titretmesi gereken bu müthiş haykırış kime ne anlatır?

Üstad’ın eserleri genç nesilleri bekliyor, anlamaya çağırıyor.

“Ey genç adam, yolumu adım adım bilirsin!

Erken gel, beni evde bulamayabilirsin! “ 

(Hüküm Dergisi, Nisan 2017)

ÜSTAD NECİP FAZIL: “DİVANELERE MUHTACIZ !”



Kavramları, “zehiri şifaya tahvil edici” bir usûl, muhteva ve terkiple ele alıp temellendiren ve adeta ete-kemiğe büründüren Üstad Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü’nde “Divanelere Muhtacız” başlığıyla, “divane” kavramına vurgu yapar ve bugün muhtaç olunan ruh ve mükellefiyete dair şunları söyler:

“Garplıların (possédé) diye bir tâbirleri vardır; zapt veya istila olunmuş mânasına gelen bu tâbir; bir fikir veya his tarafından kavranıp, sımsıkı yakalanıp, başka tarafa bakmaya, başka birşey düşünmeye imkân ve mecali kalmamış insanlar hakkında kullanılır. Ve bu tâbir, bazan, marazî ve muvazenesiz ruhların; bazan da, kendilerini bir davaya kaptırmış, gönüllerini yalnız o dava ile doldurmuş kahramanların vasfıdır.

Her kahraman mutlaka bir (possédé)dir; fakat her (possédé) mutlaka bir kahraman değildir. İşte, muazzam davalarla şişip büyümesi ve sonunda insan topluluklarını eteğine dolayıp göklere yükseltmesi gereken ulvî ve sağlam ruhlarla, delice vehimler yüzünden şişemeden patlayan ve sönen, fakat dış manzaraları ilk misali andırıyormuş gibi duran süflî ve hasta ruhlar arasındaki fark!.

Bu tâbirin mukabilini bize “divane” sıfatı verebilir. Bizim ihtiyacımız, yalnız bu mânada, ulvî ve müspet mânada divanelerdir. Oysa, devrimizde, kâmil iman, kâmil ahlak, kâmil insan gibi, en az bulunan, hemen hemen kalmamış gibi duran nesne…

Büyük bir velî, kendisine “Siz zamanımızda sahabîlere eşitsiniz!” diyen müritlere şu cevabı vermiş: 

“Ben nasıl sahabîlere eşit olabilirim ki, siz onları görseydiniz divane derdiniz; onlar da sizi görselerdi böyle Müslüman olmaz derlerdi!” Âlemde hiçbir misal, (possédé) ve “divane” tâbirlerinden anladığımız ulvî ve müspet mânayı bu kadar azîm çapta belirtemez. İşte muhtaç bulunduğumuz müspet ve ulvî divaneliğin son durak noktası!..

Cihanda büyük ve ulvî insan olarak kim gelmişse hepsi de müspet cepheden birer divanedir. Aşkın zıvanadan çıkardığı insan olarak, divane olmadan bir iş görebilmeye, bir hamle gösterebilmeye imkân yoktur.”

Üstad’ın 1943’te fiilen başlayıp 1983’te vefatına kadar devam eden kırk yıllık destanlık mücadelesi, yukarıdaki ifadeleriyle ancak “Allah ve Resulü” davasına fâni olmuş “ulvî divane”liğin nasılını gösteren örnek bir hayattır. Bu hayat, öyle bir “yaşanmaya değer hayat”tır ki; “Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.”

İşte “Divanı olmanın”, Necip Fazıl olmanın bedeli, hayatını (kendi ifadesiyle) “başını bir gayeye satmış kahraman” gibi “çile”ye talip olmak, ‘varoluşun hesabını’ vermektir. O’nun hayatı; fikri “yaşamak”, yaşamayı “fikir” bilen bir hayat olarak, Allah ve Resulü’ne adanmış muhteşem bir hayattır. “Yol O’nun varlık O’nun, gerisi hep angarya!” diye haykırması bu halin ifadesidir.

Üstad; bütün bir ömrünü “huzur”da yaşamış ve “hayret”te geçirmiş bir “ulvî divâne”dir. Bu huzur, ‘zihin konforu’ türünden bir huzur değil, her an hesaba hazır, “kimin huzurundayım?” tedirginliğini yaşayan bir mihrak şahsiyetin o büyük “huzur”daki duruşudur. “Huzur” ve “hayret”, İslâm Tasavvufu’nun iki önemli kavramı olduğunu bilenler, Üstad’ın ‘büyük huzur’daki duruşunu bir nebze olsun anlarlar. 

Necip Fazıl gibi “divâne” olmanın bedeli; yorulmayan, yılmayan, enerjisi eksilmeyen, hapishanelerin ve tehditlerin engelleyemediği “meşakkat dolu” bir hayat, bugünün ve yarının yol haritası niteliğinde 120 dev eserin ortaya konulmasıdır. 

Tanzimatla başlayıp Meşrutiyetle devam eden Cumhuriyetle öldürücü darbe indirilen tarih ve medeniyet davamızın divanesi olarak Üstad’ın hayatı; “Bir zerreciğim ki arşa gebeyim. Minicik gövdeme yüklü Kafdağı ” mısralarıyla, yüklendiği misyonun ağırlığı ve bunun yerine getirmesine ilişkin bir “bedel ödeme”dir.

Ortalığı her türlü itikadî sapıklığın, fikrî sığlığın ve tutarsızlığın kapladığı, istikametini kaybeden bir neslin varlığını idrakte, kim ve ne olması gerektiğine dair yol haritası Üstad Necip Fazıl’dadır.

Anlayacak idrak, görecek göz, işitecek kulak ve titreyecek kalp olması şartıyla!

“Divanelere muhtacız”  bir feryâdın ötesinde bir mükellefiyet ihtarıdır!

Nasıl mı?

“…divanelik, aslî, esasî ve hakiki kutbiyle gerçek imanın verdiği bir sıfat; ve insanı aracılığa, buluculuğa, keşfediciliğe, yapıcılığa, yakıştırıcılığa memur eden ilâhi bir lûtuf… Divaneliktir ki, yedirmez, içirmez, uyutmaz, gaflete daldırmaz, vazgeçirtmez, ümidsizliğe düşürmez; ve mutlaka dindirir, yaptırır, koşturur, bağırtır, saldırtır, vardırtır, erdirir.

Tarih boyunca Türkün başına ne geldiyse, hep ulvî ve mukaddes vecd ve aşk seciyesini gölgelendirmesi ve divanelikten uzaklaşma yüzünden geldi. Türkün, plânla, bu seciyesini gölgelendirmeye ve ulvî divanelikten uzaklaşmasını sağlamaya çalıştılar. Bugünse elimizde, birtakım klişeleri papağanvâri heceleyen, fakat imanın ruhu olan divaneliği zerre miktarı kalbine sindiremeyen müstehaselerden [fosillerden] başka kimsecikler kalmadı.

Mukaddesatçı Türk!.. Dâvamızın birinci ruh ve ahlâk kaidesi olarak evvelâ divaneliğin çaresini bulman, ruhunu vecd ve aşk yeline kaptırman, böylelikle bizi anlaman, bize yapışman lâzımdır.
Mukaddesatçı Türk!... Hep fani 24 saatleri kollayan ve kovalayan miskin ve nâmevcut hayatın açıkgöz muvazenelerinden olmaktansa insanlığın biricik haysiyeti, ulvî ve ebedî divaneliğe koş!.. 

İşte o zaman seninle anlaşılır ve kervanımızı kurabiliriz. Yoksa, iş yok!.”.


Üstad’ın “Divanelere muhtacız”ından pay sahibi olabilenlere ne mutlu!

(Hüküm Dergisi, Şubat 2017)

7 Mart 2017 Salı

1923 ANKARA’SINDA VİCDANLARI DONDURAN BİR KATL: ALİ ŞÜKRÜ BEY CİNAYETİ

 Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

94 yıl önce, 1923 yılının 27 Mart’ı Ankara’nın en soğuk günlerinden biriydi. Bu soğuk Mart günü; münevver ve muazzam bir şahsiyet olan Trabzon Meb’usu Ali Şükrü Bey’in şehit edilmesiyle kıyamete kadar unutulmayacak bir tarih oldu.

1884’te Trabzon/Beşikdüzü’nde doğan, 1904’te askerî eğitimini tamamlayıp Bahriye Erkân-ı Harp subayı olarak Deniz Kuvvetlerine katılan Ali Şükrü Bey, taşıdığı iman ve genç yaşına rağmen sahip olduğu fikrî derinlik ve mücadele azminin verdiği güvenle yüzbaşı iken ordudan istifa eder ve siyasete atılır. 1920 yılında 36 yaşında iken son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ına Trabzon Milletvekili olarak seçilir. İstanbul’un işgali ve Meclisin feshedilmesi üzerine yakın arkadaşı Mehmed Akif ile birlikte Ankara’ya giderek ilk TBMM’ne Trabzon milletvekili olarak katılır.

Birinci TBMM açılalı (23.4.1920) üç yıl olmuş, henüz Cumhuriyet ilan edilmemiştir. Yeni rejimin karakterinin ortaya çıkmadığı ama başta İngiltere olmak üzere emperyalist güçlerin istediği ve onay verdiği bir rejimin ayak sesleri duyulmaya, hazırlıkları yapılmaya başlamıştır. Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’den yorgun çıkan Anadolu insanı çaresizlik ve ümitsizlik içinde çırpınırken, onların adına I. TBMM’de yeni kurulacak rejime dair alametler ortaya çıkmakta, sesler yükselmektedir.

Neye niçin inanacağının, mücadele edeceğinin farkında olan bir muazzam şahsiyet olan Ali Şükrü Bey de 1920’li yılların Ankara’sında uğruna hayatını feda ettiği davasını müdafaa etmedeki azmi, keskin zekâsı, doğruları dile getirmedeki tesirli hitabeti, yılmaz ve korkmaz mücadelesi ile isminden en fazla söz ettiren şahsiyet olarak öne çıkıyordu.

39 yaşında hunharca bir cinayetle şehit edilmesinin doğurduğu korkunun tesiriyle herkesin sustuğu, sindirildiği, en yakın arkadaşlarının bile köşelerine çekildiği Ali Şükrü Bey hakkında Üstad Necip Fazıl, 10 Kasım 1950 tarihli Büyük Doğu’da (şehadetinden 26 yıl sonra) “İbret, Gayret” başlıklı başyazısında ilk defa tarihî hükmü dile getirir:

“Artık saffet devrini kapayan ve başında bulunanların hakiki kast ve niyetleriyle tezahüre başlayan Milli Mücadele çığırının, sadece iman ve mukaddesat safındaki bu kahraman çocuğunu, sırf mahrem renkleri ve gizli mânâları sezdiği ve bu yüzden muhalefete geçtiği için vahşice öldürttüler! Öldürtmediler, biri öldürttü; bu kimdir??”

Ali Şükrü Bey’in hayatına baktığımızda; tarih boyunca büyük mücadele adamlarının inandıkları dava uğruna yalnızlaştıklarını görürüz. Bu durum neredeyse onların ortak kaderi gibidir. En yakın dava arkadaşlarının bile yollarını değiştirdiği tarihî kırılma anlarında gösterdikleri irade, kararlılık ve gözükaralık onları kahraman olarak tarihe yazdırmıştır. Ali Şükrü Bey’in şehadetinde de böyle olmuştur. Ali Şükrü Bey’in katli ve takip eden günlerde en yakın arkadaşlarının trajik suskunluğu da çok manidardır. Ne acıdır ki Meclisteki yakın arkadaşlarından sadece Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey, Mersin Meb’usu Selahattin Köseoğlu ve Lazistan Meb’usu Ziya Hurşit bu cinayete karşı seslerini yükseltmiştir. Tabii, sonrasında başlarına gelmeyen kalmamış ve bir daha mebus da yapılmamışlardır.

Ali Şükrü Bey’in 27 Mart 1923 Salı akşamı aniden ortadan kaybolmasından iki gün sonra 29 Mart 1923 Perşembe günü toplanan mecliste Hüseyin Avni Bey’in adeta Meclisi titretircesine yaptığı konuşmadan bir kesit verelim:

“Efendiler, bu şerefli kürsü, bugün, elîm bir vaziyete sahne oluyor! 
Bu şerefli milletin mebusları, bugün, kan bağlamış bir zavallı, bir biçare gibi birbirlerine bakıyorlar!

Ey Kâbe-i millet! Sana da mı taarruz?
Ey Arây-ı millet! Sana da mı taarruz?
Ey milletin mukaddesatı! Sana da mı taarruz? (Lanet sesleri)

Arkadaşlar, asırlardan beri, bin mahrumiyetle, saltanatların ve onun etrafındaki yaldızlı üniformalı kahrolası haşeratın ve onun esiri olan hainlerin mahvı ve Türk Milletinin halâsı için bayrak çektik! Efendiler, milleti düşmanlar istilâ ediyordu! Millet kat'iyyen ümidini kırmayarak azminde sabitkadem olmuş, imanında onun halâsını bekliyordu! “Silâh başına!” denildiği zaman Türk köylüsü bütün mevcudiyetini feda ederek ve eline silâh alarak ırz ve namus ve hayatını kurtarmakta bir ân tereddüt etmedi! Ve muvaffak da oldu. 

Efendiler! Bu muvaffakiyet onun hâkimiyetidir.”

“Bir meb'usun ağzı, kalemi, o milletin namusudur! Bu namusa tecavüz eden eller kırılsın!  (Kırılsın sesleri,  kahrolsun sesleri) Bu, milletin ismetidir; bir katre kan değildir. Tecavüz arkadaşımıza değil, bir milletin namusunadır. Böyle namussuzlar yaşayamaz! (Kahrolsun sesleri) Efendiler, Ali Şükrü bey iki gündür kayıptır. Efendiler, memleketin sahibi azametli bir tarih sahibi, namusuna hâkim bir milletin mebusu kayboluyor; hükümet bulmuyor! İki gündür kayıptır! Bulamıyor efendiler! Allahtan çok isterim ki, memleketin elîm zamanlarında bu, adi bir netice olarak zuhur etsin, evet adîyyen zuhur etsin. Efendiler, ya siyasî ise?”

O gün mecliste zabıt katibi olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hüseyin Avni Bey’in bu konuşması için “İlk Meclis” isimli hatıralarında şunları söylüyor: 

“O gün bu konuşmayı başından sonuna değin ayakta dinledim. Sözleri arasında şu tümce de vardı: ‘Ali Şükrü’yü öldüren bilekleri kıracağız; o bilekler isterse sırmalı paşa bilekleri olsun.’ Hiç unutmadığım bu sözleri her halde daha sonra Meclis tutanak dergilerinden çıkartmış olacaklar ki orada yerini bulamadım.”

Samet Ağaoğlu da Kuvay-ı Milliye Ruhu’ isimli kitabında Ali Şükrü Bey’in şahsiyetine dair şunları söyler: “Trabzon Milletvekili Ali Şükrü, Atatürk’ün daha Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ilk günlerde yaptığı konuşmalarındaki sözler arasından devletin gelecekteki şeklini sezerek; “Fakat bu Cumhuriyettir” diye bağıran… bu koyu saltanatçı, hilafetçi, cesur askerin boynuna, Topal Osman’ın meşhur kemendi bir yılan gibi dolandı!”

Ali Şükrü Bey’in Mustafa Kemal’le olan bir tartışmasını Falih Rıfkı Atay “Çankaya”da şöyle anlatıyor:

“Mecliste sert çatışmalar oluyordu. Bir defasında Trabzon Milletvekili Ali Şükrü kürsüde konuşan Mustafa Kemal’e ağır sözler söyledi. Birbirlerinin üstlerine yürüdüler. Bu olaya çok sinirlenen Topal Osman bir adamını yollayarak Ali Şükrü’yü konuşmak üzere Çankaya tarafındaki evine çağırır ve karşısındaki iskemleye oturur oturmaz boğdurur.

Vak’a çok önemli idi. Boğduran Mustafa Kemal’in muhafız komutanı. Mustafa Kemal’in evini bekleyen erler onun adamları. Düşmanları cinayeti Mustafa Kemal’den biliyorlardı.”

Açıldığı günden itibaren ülke ve milletin geleceğine dair müthiş tartışmalar ve kavgaların yaşandığı Birinci Meclis’te Mustafa Kemal’in I. Grubuna karşı muhalefet cephesini oluşturan II. Grubun lideri ve sözcüsü; cesaret, celadet, feraset, basiret abidesi, gözükara bir şahsiyet olarak Ali Şükrü Bey öne çıkıyor ve meclis kürsüsüne çıkıp her söz alışında pürdikkat dinleniyor, kendisini dinletiyor, kitaplık hacmindeki konuşmalarıyla meclisi titretiyordu.

Gene Samet Ağaoğlu Ali Şükrü Bey’e dair şunları söyler:

“Birinci Büyük Millet Meclisi’nin tarihinde oynadığı rolden çok akıbeti ile kendisine unutulmaz bir yer ayrılacak bir yüz var. Bu, Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’dir.

Bir deniz subayı olan Ali Şükrü, Milli Mücadelenin samimi insanlarından birisidir. Samimi diyorum, çünkü sonuna kadar saltanatçı ve hilafetçi olduğunu gizlemedi. Bunun içindir ki, saltanat ve hilafetin yerine devletin başına başka bir makamın ve şahsın yerleşmesine her zaman karşı durdu.

Ali Şükrü, aynı zamanda gerçekten kuvvetli bir tenkitçi olarak gözükmektedir. Gensoru konusu yaptığı bütün meselelerde ilgili bakanları ağır şekilde hırpalamaya muvaffak olmuş ve hemen her zaman tenkitlerini müspet bir sonuç ile bitirmiştir. Birinci Büyük Millet Meclisinde bakanların, gensoru ve sorularından en çok çekindikleri mebuslardan biri de Ali Şükrü oldu.

Topal Osman Ağa tarafından, sebebi hala meçhul kalmış öldürülmesi Ali Şükrü’yü ikinci grubun bir şehidi haline getirdi.”

Bilinen odur ki, Ali Şükrü Bey’in hunharca katli “sebeb-i meçhul-fail-i meçhul” değil, “sebeb-i meşhur-fail-i meşhur” bir hadisedir. Çünkü Ali Şükrü Bey’in;

1.      Hilafetin ilgasına şiddetle muhalefeti,
2.      Lozan görüşmelerinin meclisten kaçırılmasına ve uğranılan hezimete karşı şiddetli karşı çıkışı,
3.      Misak-ı Millî’den taviz verilmesine şiddetle itirazları,
4.      Musul-Kerkük, Adalar, Batı Trakya, Batum’un bizde kalması konusundaki müthiş ısrarı, arzu edilen hedeflere ulaşılmasına mani idi.

O “mutlaka saf dışı bırakılması” gereken bir şahsiyetti. Uluslararası güçler ve yerli işbirlikçileri tarafından “ölüm kararı” verilmişti. Ve bu hunharca tertip, tasması belli ellerdeki tetikçilerce gerçekleştiriliyordu.

Yakın tarihimizin en hunhar siyasî cinayeti olan Ali Şükrü Bey’in katli, tarihî hesaplaşmamızın da en mühim işaret taşlarından birisidir. Birinci Meclisin tutanaklarından yaptığı konuşmalar incelendiğinde, bu gerçek apaçık bir hakikat olarak ortaya çıkar.

Katledilişinden 22 gün önce, 5 Mart 1923 günü defalarca söz alarak Misak-ı Milli, Lozan, Boğazlar, Batı Trakya, Adalar, Yemen ve Musul-Kerkük’le ilgili Mecliste yapılan gizli oturumdaki ihatalı konuşmalarındaki şu cümleler, geleceğe dair ufkuyla nasıl basiret ve feraset sahibi bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır:

 “..Devletlerin hayatı bir çok inkılâbata maruzdur ve bir takım med ve cezri vardır. Burada bugün ehemmiyetsiz görülen mesail, yarın zayıf zamanımızda bizim başımıza belâ olur ve tarihî tekerrürden ibarettir. Bunu hepiniz bilirsiniz. Tarih tekerrürden ibarettir. Hepiniz bilirsiniz ki; âtıfet şeklinde verilmiş bazı müsaadat, son asırda, bizi olduğumuz yerde bağlar bir zincir-i esaret olmuştur. Şimdi bendeniz korkarım ki, şuraya konan ve ehemmiyetsiz görünen bu mevâd ileride ecdat ve ahfadımız için yeni bir kapitülasyon teşkil edecektir... Efendiler; arz ettiğim gibi mükemmel fırsatlar gaib edilmiştir….”

Rejimin bekası adına işlenen cinayetler serisinin en mühimlerinden olan Ali Şükrü Bey’in katlinden 3 gün sonra (1.4.1923) I. Meclis lağvedilmiş, bir yıl sonra da (3.3.1924) Hilafet kaldırılmıştır.

Ne yazık ki ne TBMM ne de temsilcisi olduğu şehri Trabzon, bugüne kadar Ali Şükrü Bey’e sahip çıkamamıştır.

Bir zamanlar ceberrut devletin ismi ve kabri üzerinde korku estirdiği büyük şehîd; 90 yıl sonra bizzat Başbakan/Cumhurbaşkanı tarafından Trabzon’da “Gençler Ali Şükrü Bey’i örnek alın!” denilerek misal gösteriliyor. Ama şehir, zirvesindeki kabirden bile hâlâ haberdar değil, büyük şehidine karşı hissiz, alâkasız!

O’nun Trabzon Boztepe’deki kabri ıssız ve sessizdir, fakat taşıdığı büyük mânâ, tersyüz edilen tarihi aslî zeminine oturtacakları ve ona sahip çıkacakları beklemektedir.

Son söz olarak diyeceğimiz şudur:

·         Ali Şükrü Bey; yakın tarihin vicdanıdır.
·         Ali Şükrü Bey; tarih ve medeniyet davamızın büyük öncülerindendir.
·         Ali Şükrü Bey; “hayatını mesajı, mesajını hayatı” haline getirmiş bir dava adamıdır.
·         Ali Şükrü Bey; doğru bir dava için inanmışlık ve adanmışlığın ne olduğunu göstermiş bir şehid-i muazzezdir.

Şehadetinin 94. yılında O’na rahmet, mağfiret, katledicilerine ve tertipçilerine lânet…

 (Hüküm Dergisi, Mart 2017)




29 Ocak 2017 Pazar

“ŞEHİRLERİMİZİN GENETİĞİ BOZULDU!”

YAHYA DÜZENLİ ile “ŞEHİR, MEDENİYET VE MİMARΔYE DAİR  SÖYLEŞİ.. 

1 - Malumunuz olduğu üzere rivayet o ki ülke olarak bir ‘yenilenme’ iddiasındayız. Bu çabamızı, birtakım yatırımsal faaliyetlerle güçlendirmeye, desteklemeye de çalışıyoruz. Yine ‘Yeni Türkiye’ söylemine ‘resmiyet’ kazandırılması yönündeki yaklaşımlar malumunuz. Bu iş ne yönde ilerliyor sizce?

Y.D: “Yeni Türkiye” yeni bir kavram değil. Hatta sıradan bir kavram. Sınırları belli olmayan, muhtevası muğlak ve müphem, sadece siyasî söylem olarak tedavüle sokulmuş bir kavram olduğu düşüncesindeyim. “Artık eski Türkiye yok” yerine “Yeni Türkiye” kavram olarak tedavüle sokulup iddia ihtiva ediyor. Ancak, iddialı kavramlar arkaları doldurulup, muhteva taşıyorsa ama şartlar olgunlaşmamışsa bu kez iddialı bir paranoyayı ifade ederler.

Yeni Türkiye, ilk defa büyük yabancılaşmayı yaşamaya başladığımız Tanzimat’tan günümüze uzanan çizgide adeta damak tadı söylemi. Cumhuriyet kurulurken Mustafa Kemal’in sloganı Yeni Türkiye idi. CHP’nin 1977 seçimlerindeki ana teması “Yeni bir Türkiye” idi. Milli Selamet Partisi’nin 1970’lerdeki temel sloganı da “Yeniden Büyük Türkiye” idi. Her seçim sonrasında iktidar olanların da Yeni Türkiye sloganıyla ortaya çıktığını görmek, yakın siyasi tarihimizin bilinen bir olgusudur.

Bir de Ak Parti iktidarıyla Yeni Türkiye’nin 2023 Hedefiyle birlikte söylenir olması girift ve ayrı bir mana ifade ediyor olsa gerek.  Endişemiz odur ki; 2023 hedefi denilen final, sadece 2 trilyon doları yakalaması beklenen milli gelir hedefinden ibaret olmasın.

Tabii 14 yıllık iktidarın reel politikte yaptığı birtakım önemli değişiklikleri ve maddî gelişmeleri de atlamamak lâzım. Ölçülüp, sayılıp, tartılabilen “mekanik işler”de önemli atılımlar yapıldı. Ama irfan, idrak, fikrî derinlik ve kuşatıcılık, kültür seferberliği, eğitim, şehircilik, kadın ve gençlik politikalarında, tarihi tecrübe ve birikimin devamı olabilecek bir tahkim, yol haritası maalesef “Yeni” diyebileceğimiz bir şey göremiyoruz. Tam aksine, bu hayatî alanlarda harcanmış, heba edilmiş, telâfisi imkânsız bir 14 yıl geçirdik. Oysa ki; iktidarın 14 yıllık söylemi ehil ve liyakatli kadrolar eliyle gerçekten “Yeni Türkiye” diyebileceğimiz bir değişime kapı aralamalıydı. Çünkü Ak Parti’nin iddia ve imkanları bu yönde bir dönüşümü ne yazık ki gerçekleştiremedi.

Siyasetçinin gelecek seçime kilitlendiği, bürokratların ek gösterge şehvetiyle, konformizmiyle ehil ve liyakatli ellere verilmediği, işlerin misyon adamlarına tevcih edilmediği bir siyasi ve bürokratik yapıyla karşı karşıyayız.

Halimizin muhasebesi için “geldiğimiz yer gelmek istediğimiz yer mi?” diye soralım?

2 - Yazılarınızı takip ettiğimiz kadarıyla şehircilik politikaları noktasında ‘şikâyetçilerden’ olduğunuzu biliyoruz. O kadar ki, ‘dirilişi olmayan bir ölüm’ halinden bahsediyorsunuz şehirlerimiz namına... Durum gerçekten bu kadar vahim mi?

Y.D.: Ne yazık ki çaresizce“şekva üzre” yaşamaya mahkûmuz. Şehir için feryâda aldıran yok. Bizimki şehir için münzevi bir çığlık sadece. Bizden önce büyük muhakkik-mimar Turgut Cansever’in feryâdları, haykırışları, çığlıkları, teklifleri duyulmadı, görülmedi ki bizimkiler mi duyulacak, görülecek? Kaldı ki ben “şehir ve şehir idraki” olarak sadece bir işaretçi olarak endişelerimi dile getirdim. Önce bu konuda Üstad Necip Fazıl’ın “şehre dair” fikrî ve sistematik derinlik ifade eden düşüncelerini seçip çıkardım. Sonra da günümüzün “Mimar Sinan”ı diyebileceğimiz rahmetli Turgut Cansever’i yeniden okumayı, inşa etmeyi teklif ettim. Bu konuda oldukça hacimli 2 kitabım yayınlandı, bir tane de yayıma hazır şehir kitabım var.

Durum gerçekten vahim! “Şehir” için feryadın vakti de geçiyor. Çünkü başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere TOKİ, İlgili Bakanlıklar, Sivil Toplum Örgütleri, mimarlar, vs. eliyle müthiş bir “şehir ifsadı” her tarafı sarmış durumda. Bu ifsat ve imha şehirlerimizi sadece biyolojik canlılara mahsus metabolitik barınma mekanları haline getirdi. Yeni şehirlerimiz “şehir” kimliğini ve muhtevasını kaybetti.

3 - İnsanımızın şehir, medeniyet, mekân ve mimarî idrakinin ifsat edildiğini öne sürüyorsunuz? Bunu biraz açmanız mümkün mü? Daha önce neydi ki bu kavramlara yaklaşımımız; şimdi ne oldu/k?

Y.D. : Evet, insanımızın şehir, medeniyet, mekan ve mimari idraki önce ifsad edildi, devamla da yok edildi. Şehir idrakimizin menbaına uzaklaştık ve yabancılaştık. Tarih içinde emsalsiz şehirler kuran, “yaşanmaya değer hayatın tecelligâhı” olan şehirler inşa eden bir toplum, bugün bu misyonunu imha ediyor. Şehirlerimizin “genetiği bozulmuştur”.

Bir şehrin genetiğiyle bir kez oynandı mı şehir artık kendisi olmaktan çıkıyor, kendisine yabancılaşıyor, başkalaşıyor. Artık tarihî kimliği, kadîm şahsiyeti yok oluyor. Bu genetik katliam doğrudan yok ediş biçiminde cereyan ettiği gibi, çoğu kez de gelebilecek muhtemel itirazları önlemek için, tedricî biçimde ve zamana yayarak gerçekleştirilebiliyor. Genetiğe müdahale bir kez gerçekleşti mi artık o şehrin organizması kendisini bir daha toparlayamıyor, kendine gelemiyor. Genetiğin bozulması demek, şehir birikiminin kodlarının hafızadan silinmesi demek.

Genetik bozulma, bütün canlılarda olduğu gibi şehirde de bulaşıcı bir enfeksiyon etkisi meydana getiriyor ve beklenmeyen, kontrol edilemeyen tümörleşmiş organların üremesine sebep oluyor.

Ülkemiz, hiçbir ülkede görülmeyecek bir şekilde, bu genetik bozulmayı doğrudan ve tedricen yaşamış olup, halen de bu genetik bozulma birçok şehrimizde kaotik bir biçimde devam etmektedir.


Tarihî süreçte şehirlerimizdeki genetik bozulmayı dört devreye ayırabiliriz.

Birinci devre; Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet’e kadar devam eden devre. Bu devrede Osmanlı’daki modernleşme-yenileşme-reform hareketlerinin bir sonucu olarak, şehir ve mimarîde meydana gelen “kendi olmak”tan çıkıp batının barok-rokoko tarzı mimarîsini kopyalama, şahsiyetsizlik devremizin açılmasına sebep oldu. 1839-1923 arası 84 yıllık dönem.

İkinci devre; Cumhuriyetin ilânıyla birlikte tarih ve medeniyet düşmanlığıyla cinnete dönüşen şehir katliamları. Öncelikle İstanbul, Konya, Diyarbakır… gibi tarihî şehirlerimizde yapılan katliamlar. Ayrıca yeni başkent Ankara’yı yeniden inşa etmek için Batıdan getirilen mimarların şehri bir kobay laboratuvarına çevirmeleri, İstanbul’da ise şehrin tarihî doku ve mekânlarının yıkımı ile başlayan, tek parti iktidarının katliamlarıyla devam eden devre. 1923-1950 arası 27 yıllık dönem.

Üçüncü devre; Çok partili hayata geçişle birlikte modern şehirleşme adına yapılan şehir imar planlarının uygulamalarıyla gene batı şehirlerinin çok kötü biçimde kopyalanması şeklinde devam eden süreçte şehirlerimiz arabeskleştirilmiş, kaosa ve başıboşluğa terkedilmiş ve köyden şehre hızlı ve kontrolsüz bir göç tsunamisi yaşanmıştır.  1950-2002 arası 52 yıllık karmaşa dönemi.

Dördüncü devre ise; 2002 yılında Ak Parti’nin iktidarıyla başlayıp, müthiş imkân, fırsat ve kaynaklara, yoğun bir “şehir ve medeniyet” söylemlerine rağmen, “kentsel dönüşüm” uygulamaları ve devletin toplu konut aygıtı TOKİ ile ifsât edilen şehirler ve heba edilen dönem… Bu dönemde Türkiye, tarihî şehir birikiminin verdiği imkânı yeniden ortaya çıkarabilecek ve yaşanmaya değer şehirler kurabilecekken, böyle bir irfan, idrak ve iradenin olmaması sebebiyle bu dönemi heba etti. 

Yüzyılımızın Mimar Sinan’ı olan rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’in ikaz, feryâd ve tekliflerine rağmen ne yazık ki O’nu göremedi, anlayamadı. Yanından geçtiği dağın ihtişamı karşısında gözü kamaşıp kör olan siyasetçi-şehirci-yerel yöneticilerin hakim olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Ne yazık ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde şehir konuşmalarında Turgut Cansever’den alıntılar yapmasına rağmen ne kendisi ne de kadrosu O’nu anlayıp -adeta- bir mimarî tecdid döneminin açılmasını sağlayamadı.

Bu kategorik ayrımlara ve dönemlerinin siyasî iktidarlarına baktığımızda her biri birbirinden farklı zihniyet kodlarına sahip olmasına rağmen, 175 yıllık sürecin tamamı, şehir ve mimarîde tarihî şehir birikiminden kaçış, red ve inkâr ve son dönemde de sadece dudak tiryakiliği şeklinde sahiplenme söz konusudur. Nitekim Cansever de 1993 yılındaki bir söyleşisinde “Türkiye’deki tahribatın 150 yıldır devam ettiği”nin altını çizmiştir.

O Cansever ki; bir mimarda olması gereken irfan ve tarihî derinlikle insanın Yaratıcı ve dünya ile olan tezyin edici rolüne ilişkin muhteşem bir tespit yapar: “Dünya, Allah ne yaptıysa güzel olduğu için güzel oluyor. İslâm, bu güzelliği fark etme ve muhafaza etme mükellefiyetini yüklüyor insana. Dolayısıyla dünyanın güzelliğini idrak etme imkânı doğuyor insan için… Dünyayı bilirken de Cenab-ı Hakk’ı bilmiş oluyor. Bunu bilince de dünyaya karşı sorumlu hale geliyor. Bu bilince sahip tek yaratık olunca, bu güzelliğin hüsn-ü muhafazasını da yüklenebilecek yaratık oluyor.” Cansever, bu ontolojik idrakle insanın görevinin “ilâhî iradeye yönelik bilincini yaptığına yansıtmak” olduğunu ifade ediyor.

Bu feryâdları kim anlayabilir? Niyaz-i Mısrî’nin söylediği gibi “katre nice anlasın, umman olan anlar bizi”, “her taraftan yıkılıp viran olan anlar bizi”.

Şehirlerimizin bu genetik bozulmadan yeni bir genetiğe geçişi için ihtiyaç duyulan şey yeni bir şehir ve mimarî idraki ve ahlâkıdır…

Tarihte, şehirlerimizi tahrip eden Haçlı ve Moğol istilâları gibi, modern zaman şehir istilâlarını yaşıyoruz.

4 - İnsanın ‘eserinin kurbanı’ oluşu ve ‘mekânda kendini kaybedişi’ sizin yazılarınızda kullandığınız ifadeler. Biraz daha ileri gitmeniz gerekirse, ‘insanın inşa ettiğine kul’ ve ‘köle’ olmakta olduğunu; bir bakıma ‘putunu inşa’ ettiğini de söyleyebilirsiniz sanırım?

Y.D.: Sadece şehir ve mimaride değil, her alanda eser-müessir ilişkisinde bu tehlike var. Ancak, selîm bir itikad ve akılla yola çıkarsanız ancak “eseriniz önünde mahkûm” duruma düşmezsiniz. Bu insanlığın “kadîm” meselesidir. Eseri önünde mahkûm insan.. Oysa ki, insan “eşya ve hadiselere hakim” bir sıfatta yaratılmıştır. Batılı bir mimar, muhteşem bir eserini bitirdiğinde ona hayran hayran bakar ve önünde eğilir. İşte bu eseri putlaştırmaktır. Aletin esaretine girmektir. Bizim dünya tezyinatımızda, ne kadar mükemmel olursa olsun “eserin ve insanın fâniliği”ni ve Cenab-ı Hakk’ın “cemal” ve “kudret”ini yansıtmalıdır. Öyle de olmuştur. Bakın tarihî süreçteki şehir ve mimari eserlerimize. Maveraünnehir’den başlayarak Selçuklu, Osmanlı coğrafyası bunun sayısız örnekleriyle doludur. 

Her ne olursa olsun haddini aştığı zaman zıddına döner. Mimarî eser de öyle. Batının özellikle katedralleri ile bizim büyük selâtin camilerimize bakın. Her ikisiyle karşılaştığınızda birisinin küstahça tekebbürü önünde içinizi kasvetin kapladığını görürsünüz. Diğeri önünde (İslâmi eserler) ise cemal ve celâlin tecessümünden size doğru yayılan ferah ve rahatlığı hissedersiniz. Bu, referansları birbirinin zıddı iki dünya görüşü ve medeniyet idrakinin mekanda yansıması ve insana kendini hissettirmesidir.

5 - Malum ‘Medeniyet’ kavramının kökü ‘Medine’den yani ‘Şehir’ kelimesinden geliyor. Medenilik ‘Şehirlilik’ şeklinde tercüme edilebiliyor. Bu noktadan da hareketle İslam’ın ‘şehircilik’ anlayışını, yaklaşımını nasıl özetleyebilirsiniz?

Y.D.: Medine-Medeniyet ilişkisi etimolojik ilişkinin ötesinde bir anlamlandırma… Bunu önce Üstad Necip Fazıl’dan sonra da muhakkik mimar Turgut Cansever’den dinleyelim isterseniz. Diyor ki Üstad :

“Bizim şahsiyetli bir dünya görüşümüz varsa, mutlaka hususi bir şehir tipimiz; ve şahsiyetli bir şehir tipimiz varsa, mutlaka hususî bir dünya görüşümüz olmak icap eder; müzmin boşluğumuzu ve bir türlü olamayışımızı müşahhas plânların en sert, en katı ve kolayca elle tutulur cinsinden olan şehir plânında arasaydık, belki en esaslı eksiklerimizin mizanına ererdik.

Hendese ve nisbetin bütün şiirile, hendese ve nisbet sıkıntısının bütün şiirini bir arada kucaklayan ve Süleymaniye kubbesine liyakat ilân eden o Türk şehri ki, Van kedileri gibi umumî bir soy benzerliği içinde başka başka çatıları, sokakları, meydanları ve her türlü müesseseleriyle, milyonluk celselerimizin, zaman içinde mekân ve mekân içinde zaman ölçüsünü heykelleştirecektir; bütün devlet ve millet kadromuzda bu tasayı çeken kaç kişi var???”

Medine, Medeniyet kavramlarını dudak tiryakiliğine kurban etmeden, zorlama bir alaka kurmadan ve etimolojik çağrışımlarla yetinmeden, Üstadın işaret ettiği “Dünya görüşü”ne malederek yeniden üretmek, yaşatmak, inşa etmek gerekiyor.

Cansever de şunları söyler bu konuda:

Yeryüzünün imar ve inşasının insanın temel mükellefiyetlerinden birisi olduğu ve bu anlamda onun “amel-i salih” bağlamında en önemli eylemi olduğuna işaret eden Cansever; “Şehir; ahlâkın, sanatın, felsefe ve dinî düşüncenin geliştiği ortam olarak, insanın bu dünyadaki vazifesini, en üst düzeyde varlığının anlamını tamamladığı ortamdır.” diyerek “Müslümanların şehri”ne dair ekseni ortaya koymuştur. Ayrıca, vefatından 3 yıl önce verdiği bir konferansın ismi O’nun hayatını ve eserini neye adadığının cevabı olduğu gibi, şehirci ve mimarın gayesini de ortaya koyar. Konferansın ismi: “Ahiretin sorumluluğunu taşımak ve dünyayı güzelleştirmek”tir.

Cansever, ahiret bilincinin aynı zamanda bir ahlâki sorumluluk bilincinin temelini teşkil ettiğini vurguluyor: “Ahiretin, aslında insanlarda bir sorumluluk duygusu, bir düşünce, bir idrak oluşturduğunu bilmemiz gerekiyor. 1950’lerde, ‘İstanbul nüfusunun; ülke nüfusunun artışı şöyle olacak, onun için şu gibi tedbirler alalım, almamız lazım.’ dediğimizde karşılık olarak, ‘Boş ver onları, bugün biz rahat yaşayalım, gerisi ne olursa olsun.’ deniliyor; doğrusu insanlığa karşı kendini sorumlu hissedeceği yerde, o günü rahatça geçirmek isteyen, o günü yalnız kendi için düşünen, istismarcı, gayri ahlaki bir tavır ortaya çıkıyor. Ahiret bilinci, bu nedenle, bir ahlaki sorumluluk bilincinin, idrakinin temelini teşkil ediyor.”

Bu idrakle İslâm Şehri’ne dair temel dinamiklerin altını çizen Cansever; “İslâm şehri insanlık tarihinin çok müstesna bir ürünüdür.” der ve şöyle devam eder: “Bu şehri iki özelliğiyle algılamak mümkün. Bir, hâkim iradenin görünür olmaması, ikincisi de kendiliğinden oluşmuş bir güzellik olması. Bir birlik içinde görünür olan iki ifadenin bir toplumu, bir şehri yönetirken iki temel varlık realitesini gözden uzak tutmamak üzere girişilmiş teşebbüsler sonucunda vücuda gelmiş olması…” Cansever, bu konuda Osmanlı şehir uygulamalarından günümüze taşınabilecek örnekler de vermektedir.

6 - Bir çalışmanızda “Tarihte ‘modern zaman barbarları’ olarak yer almak istemiyorsanız, arkanızda bıraktığınız seyyiat ve menhiyatlarla birlikte şehri terk edin!” diyorsunuz. Nereye?

Y.D.: Mevcut ve potansiyel modern zaman barbarlarına söylenmesi gerekeni söylemişiz. “Şehri terk edin!” demek, şehri ifsattan, imhadan vazgeçin demek!  İnsanlar, terk-i dünya ettiklerinde ya “hasenat”la ya da “seyyiat”la hatırlanacak ve dua ve beddualar bu yönde olacaktır. Biz de bu cümlemizle şehir ifsatlarına bakarak sadece bunu hatırlattık. En meş’um kul hakkına tecavüz “şehir ifsadı”dır. Şehri insanların, çocuklarımızın, torunlarımızın yaşayacağı “kaos bataklığı” haline çevirmektir. Şehrin, insana tevdi edilmiş “emanet” olduğunun idrakinin kalmadığı yerde, kime ne söylenebilir? Hangi kul hakkından bahsedilebilir?

7- Eski başbakanlardan Bülent Ecevit’in ‘Köy Kent Projesi’ hakkında değerlendirmeniz nedir? Bu projenin ‘Millileştirilerek’ güncellenmesini faydalı görür müsünüz?

Y.D.: Cumhuriyetin tarihî kültür ve irfanı yıkım ve nesillerin hafızasını yok etme projesi olan Köy Enstitülerinden sonra, 1970’li yılların başında “kırsal kalkınma” görünümü altında köyü ve köylüyü ifsat projelerinden birisidir. Komünist dönem kafa yapısının ürünü bir tasarım. Üzerinde durmaya değmeyecek kadar bayağı bir proje. Nitekim tutmadı. Sol-Kemalist ideolojinin av malzemelerinden birisi olduğunu düşünüyorum. 

8 - Bir de bu ‘Yeni Nesil Cami’ denen olay çıktı karşımıza… ‘Yatay-dikey yapılaşma’, ‘Geleneksel-modern mimari’ tartışmaları arasında kaşla göz arasında mabetlerimizi kelimenin tam manasıyla yerin altına sokmaya teşebbüs ettiler ve bunun pilot uygulamalarını da hayata geçirdiler. ‘İslam’ı bir ‘yeraltı dini’ olarak sosyal yaşamın dışına öteleme’ şeklinde ‘ağır’ eleştiriler mevcut bu projeye… Siz nasıl görüyorsunuz?

Y.D.: Artık ifsad o dereceye vardı ki, rahatsızlıklar ortaya çıkınca bu sefer, anlamsız, temelsiz, hiçbir tarihi kök ve muhtevaya sahip olmayan “yatak yapılaşma” gibi bir ucube kavrama sarılma başladı. Dikine yükselttiğiniz beton hapishaneleri yıkıp, enlemesine yani yatay hale getirince mesele hallolmuş oluyor mu? Sorunuzdaki “Yeni nesil cami”lere girmiyorum, konu uzayabilir… Sadece Cansever’in ““Cumhuriyet, Cami Mimarlığını İhmal ederek marazileştirdi” tespiti giriş cümlesi olarak facianın boyutlarını göstermeye yeter. Biraz daha ileri giderek şunu söyleyelim: Cumhuriyetle birlikte cami, ruhuyla da maddesiyle de imha sürecine sokuldu ve bu imhaları göre göre (ortadaki muhteşem örneklere rağmen) kendi cami mimarimizin dinamiklerine yabancılaştık.

9 - Güncel bir yaklaşımla bitirelim? Bugün özellikle büyükşehirlerimizde (metropol) örfümüzü, adetlerimizi, kültürümüzü koruyamadığımız gibi temel değerlerimizi ve hatta itikatlarımızı, ideallerimizi, inançlarımızı kaybetmekteyiz. Bu görüşe katılır mısınız? Bu doğru bir tespit ise, şehirleşmenin, ‘büyükşehir’ olgusunun ‘İslami’ olmadığı söylenemez mi?

Y.D: Bir “değerler kaybı” olduğu muhakkak. Kaybede ede gidiyoruz. İtikad, ideal, fikir… Bunlardan o kadar koptuk, uzaklaştık, unuttuk, terkettik ki neredeyse başka galaksileri çağrıştırıyor. Her şey mihverinden çıktı, yatağını kaybetti. Modern zamanların insanları olarak giderek büyük metropollere mahkûm bir hayat sürmek zorundayız. Sürgünler ve sürüngenler gibi… Modern zaman alâmetleri olan gökdikenleri ve sitelere hapsedilmiş canlıların sadece gastroya ve biyolojik ihtiyaca indirgenmiş uğraşlarına hayat denilebilir mi?

Bir vakıanın İslamî olup olmamasının temel ölçüsü; kaynağı, ne getirip götürdüğü, kullanıldığı yer, neye hizmet ettiği ve amacı yâni muhtevasıdır. Çerçevesini nasıl çizdiğiniz ve içini nasıl, hangi ölçüye, referanslara göre doldurduğunuzdur. Büyükşehirler de, kuruluş felsefesi ve “yaşanmaya değer” niteliğiyle inşa edilebiliyor ve sürdürülebiliyorsa şüphesiz (dün tarihte olduğu gibi) bugün dünyada “bizim metropololerimiz” olarak remz şehirler olarak inşa edilebilir. Bu konuda hâlâ tarihi şehir birikim ve stokumuz bize yol gösterecek niteliktedir. Bunu görebilmek ve anlayabilmek için de muhakkik-mimar Turgut Cansever’in kılavuzluğuna ihtiyaç var.

Büyük ârif Yunus Emre’nin muhteşem mısra’ının yeridir: “Kasdım budur şehre varam; feryad ü figan koparam!”

İnşaallah feryatlarımız işitilir.


(Akit Gazetesi, 22 Ocak 2017)