8 Nisan 2013 Pazartesi

ALİ ŞÜKRÜ BEY’İN AİLESİNE DAİR TRAJİK BİR OLAY…

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Birinci Meclis’te Trabzon milletvekili olan Ali Şükrü Bey’in 39 yaşında iken 27 Mart 1923’te hunlarca bir tertiple katledilmesinin ardından, Trabzon’dan yükselen infial ve öfke ile ülkenin o zamanki olağanüstü şartları da hesaba katılarak, olayın “tetikçi”lerinden çok “tertipçi”leri üzerinde yoğunlaşılması üzerine I. TBBM, Ali Şükrü Beyin şehadetinden 3 gün sonra 1 Nisan 1923’te lağvedilir.

Ali Şükrü Bey’in Trabzon’a getirilen cenazesinin müthiş bir kalabalık eşliğinde Boztepe’de defni de zamanın ülke yöneticilerini tedirgin etmiştir.

O zaman (1923) Trabzon’da yayınlanan “İstikbal” Gazetesi, olayı bütün boyutlarıyla ortaya koyarak, bir belgesel niteliğiyle o günün, bugünün ve yarının tarihçilerine önemli belgeler sunar. Ancak bugüne kadar olayın genişliğine “nasıl”ı üzerinde epey belgeler yayınlanmasına, yorumlar yapılmasına rağmen “niçin”i ve “azmettirici”lerine dair hâlâ esrarengiz suskunluk devam etmektedir.

Ali Şükrü Bey, “hayatını mesajı, mesajını da hayatı” haline getirmiş ender siyasî şahsiyetlerden birisi olarak, bugün ülke ve dünya meselelerinde örnek alınması gereken bir duruşun sahibi idi. TBMM’de yaptığı konuşmalar, kendi çıkardığı Tan Gazetesi’ndeki yazıları ve diğer konuşmaları, Ali Şükrü Bey’in “nasıl” bir düşünce ve eylem adamı olduğunu ortaya koymaya yeter. Ne yazık ki bu büyük şahsiyet, memleketi Trabzon’da ve üyesi olduğu ilk TBMM’nin devamı bugünkü TBMM’de de hatırlan(a)mıyor.

Siyasî cinayetler çığırının sembol ismi Ali Şükrü Bey Hadisesi bütün yönleriyle aydınlatılmadıkça, yakın tarihimiz kara ve kirli bulutlardan kurtulamayacaktır.

Tarih, bu feci sayfaların hakikatinin yazımı için muhakkikleri, gerçek tarihçileri beklemektedir!

Ali Şükrü Bey’in 90. vefat yıldönümündeki bu 3. yazımızda bugüne kadar yayınlanmamış, kamuoyunun ve tarihçilerin vicdanlarını kanatan bir olaya şahit olan (Ali Şükrü Bey isimli eserin sahibi) İsmail Hacıfettahoğlu’nun Ali Şükrü Bey’in ailesiyle ilgili olarak 7 Nisan 2013 günü bana ilk defa anlattığı olay, Ali Şükrü Bey’in katlinin tetikçileri ve tertipçilerinin “nelere sebep oldukları”nı gösteren bir trajedinin ifadesidir. Bilindiği gibi Ali Şükrü Bey’in iki kızı ve bir oğlu vardı. Bundan sonra Ali Şükrü Bey’le ilgili yazılacak araştırma ve eserlerde yer alması gerektiğine inandığım, dinlerken bile ürperdiğim hadise’yi  İsmail Bey de teessürle anlatıyor:

“1997 yılının 13 Haziran’ıydı. Ankara Bayındır Hastanesinde bir yakınım kalp ameliyatı olmuştu. Eşimle birlikte sık sık ziyaretine gidiyordum. Bitişik odada yatan hastanın kızı eşimle tanışmış, dedesinin Trabzon’lu Ali Şükrü Bey olduğunu söylemişti. Eşim, “Beyim, sürekli Ali Şükrü Bey’den bahseder” dediğinde,  benimle görüşmek istediler. Ziyaretlerine gittim. Meğerse bitişik odada yatan hasta merhum Ali Şükrü Bey’in küçük kızı Ayşe Suna Hanımefendinin beyi Necdet Pekcan’dı. Bypass ameliyatı olan Necdet Bey’e oğlu Tugay Pekcan ile kızı Gülây Kanatlı refakat ediyordu. Necdet Bey’in yatağının başucunda, rahatsızlığı sebebiyle Eskişehir’den gelemeyen Ayşe Suna Hanımın fotoğrafı duruyordu.

Aile ile uzun uzun görüştüm. Hem Necdet Beyle, hem de kızı Gülay Hanımla. Benim Ali Şükrü Bey’i tanımamı hayretle karşıladılar. Necdet Bey, oğlu ve kızı Gülay Hanım, “Bu kadar teferruatlı nasıl bilebiliyorsunuz?” dediler.  Ben de kendilerine “Ali Şükrü Bey’den neden bu kadar uzak durdukları”nı sordum. Trabzon’a bir iki kez gelip gittiklerini biliyordum. Ondan da bahsettim. Kendilerine; “Ali Şükrü Bey’in ahfâdı olmak bir şereftir. Ali Şükrü Bey, Milli Mücadeleyi başlatan, hayatı boyunca yılmadan inandıklarının mücadelesini veren şerefli bir insandır. Bu kısa ömrünü şehidlikle tamamlamış, taçlandırmış, hepimizin medar-ı iftiharı alan bir büyük insan. Bizim onu tanımamız, tanıtmamızdan daha tabii bir şey olamaz. Sizin bu ilgisizliğiniz neden?” diye sorduğumda, Necdet Pekcan Beyefendi fotoğrafa bakarak eşi Ayşe Suna hanımın (Ayşe Suna hanım o zaman hayattaydı) başından geçenleri anlatmaya başladı:

“Ali Şükrü Bey vefat ettiğinde, Ayşe Suna Hanım 3 yaşındaydı. Diğer çocuklarına da etraftakiler, komşuları sürekli “Babanız Kıbrıs’ta” derlermiş. Babalarının şehid olduğunu çocuklarına söylememişler, söyleyemiyorlar. Babalarını çok sevdiklerinden, yokluğuna dayanamıyorlar, babalarıyla çektirilmiş fotoğraflarına bakıyorlar.

Ayşe Suna Hanım, 3 yaşında sürekli babasını sayıklıyor, onu görmek istiyor. “Baban Kıbrıs’ta gelecek” diye çocuğu avutuyorlar. Yaşı 10 civarına geldiğinde bir gün İstanbul Kandilli’deki evlerinin çatı arasına çıkıyor. Orada bazı gazete ve kitaplar görüyor. Onları karıştırırken bir gazetede babasının (Ali Şükrü Bey’in) dili dışarıda, öldürülmüş halde fotoğrafını görüyor. O anda çocuğun dili tutuluyor. Aylarca konuşamıyor. Hastaneye yatırıyorlar, uzun süre tedavi ettiriyorlar. Yavaş yavaş konuşmaya başlıyor. Fakat devamlı babasını sayıklıyor. Babası her hatırına geldiğinde, ondan söz edilince tekrar aynı durum ileri yaşlarında da devam ediyor.  Ayşe Suna hanım böyle müthiş bir travma geçiriyor.

Rahmetli Ali Şükrü Bey’in annesi ve babası da o sıralar sağ, hayatta. Onların da yaşadıkları, hanımının yaşadıkları müthiş… Bu acıların yanında maddi sıkıntılar da var.

Ali Şükrü Bey’in şehadetinden sonra Birinci meclis yaptığı toplantıda devletin eşi ve çocuklarına aylık tahsis etmesi için kanun çıkartılıyor. Fakat kanuni prosedür tamamlanmıyor. Birinci meclis Ali Şükrü Bey’in ölümünden birkaç gün sonra lağvediliyor. Kanun kadük oluyor, çıkmıyor.

Ali Şükrü Bey’in Ankara’da matbaası vardı. Ali Şükrü Beyin hanımı Emine Kamer Hanım, Rauf Bey’den (Orbay) matbaayı satmasını ve parasını göndermesini istiyor. Rauf Bey, matbaayı satıyor ama o sırada İzmir Suikasti bahanesiyle yargılandığından yurt dışına kaçıyor. Matbaanın parası da onunla gidiyor.

Ailenin üst üste yaşadığı bu travmalar, depresyonlar devam ederken Ali Şükrü Bey’in tek oğlu Ahmet Hayrettin Nuha’yı Deniz Harp Okuluna alıyorlar. Ama babasından Men-i Müskirat Kanunu’nun intikamını almak için, bilhassa onu alkolik hale getiriyorlar. Teğmen iken ihraç ediyorlar.

Allah rahmet eylesin, Necdet Pekcan’ın anlattığı bir olay daha vardı. 1946’da Ali Şükrü Bey’in yakın arkadaşı o zamanın Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Bey’le particilik yapmışlar. Milli Kalkınma Partisinin yönetimindeler. Hüseyin Avni Bey, kendisine “Bu hakikatler bir gün ortaya çıkacak” dediğinde “ben bir türlü inanmıyorum” demişti bana.

Ali Şükrü Bey’le ilgili kitabım neşredilince kendisine göndermiştim. Kitabı okumuş, çok duygulanmış. Teşekkür etmek için  telefon açtığında ağlayarak bana bunları anlatmıştı.”

İsmail Hacıfettahoğlu, sözün burasında; ‘Katledilen, davası uğruna şehid olan insanların aile efradına uygulanan sistemli bir taarruz da vardı. Açlığa mahkûm etmek, değişik metodlarla onları sıkıntıya sokmak, korku salmak. Maalesef bu bir hakikat… Ama bunların su yüzüne çıkması gerekir. Bunlar bizim tarihimiz. İbret almamız gerekir. Unutmamamız gereken olaylar. Sene-i devriyelerinde sürekli hafızalarımızı tazelememiz gereken olaylar.” diyor.

İlk yazıda, “büyük mezarlar büyük mesajlar taşır” demiştim. Ali Şükrü Bey’in büyük mezarı, taşıdığı büyük mesajı okuyacak, anlayacak, yarının tarihçilerine taşıyacak tarihçileri bekliyor.

İlginçtir ki, gene aynı zamanın en şedit ve dikta döneminin büyük şehidlerinden, İstiklal Mahkemesi’nce idam edilen  (4 Şubat 1926) İskilipli Atıf Efendi’nin 14 yaşında bulunan kızı Melâhat Hanım da Ali Şükrü Bey’in çocuklarının benzeri travmaları yaşamıştır.

Yazımızı, “Şapka Kanunu’na muhalefet” bahanesiyle idam edilen Atıf Hoca’nın idam sehpasına sakin ve vecd içinde yürürken söylediği şu muhteşem cümle ile bitirelim.

 Diyor ki İskilipli Atıf Efendi:

 “ZALİM VE KATİLLERLE ELBETTE MAHŞER GÜNÜNDE HESAPLAŞACAĞIZ!”

 Ali Şükrü Bey ve ahfâdına tekrar rahmet, mağfiret…

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder