22 Nisan 2013 Pazartesi

Başbakan bile çaresiz ise… ARTIK ŞEHRİN HELÂK VAKTİDİR !

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Şehirlerimiz ruhsuzlaştı… Kadavra haline geldi…

“Kentsel dönüşüm” denen “kutsal icraat” adına da can çekişmesi tamamlanmadan öldürücü darbe indiriliyor…

Barbarlığın şekli ve muhtevası değişti, artık ‘barbar’ istilâsına gerek yok,. Modern zamanların şehir istilâ ve işgalleri, şehirlerin “kentsel dönüşümü” büyüsüyle bu şekilde gerçekleştiriliyor. Ülkenin Başbakanının bile “şikâyet” ettiği bu hal, Başbakana rağmen, yerel yönetimler eliyle sürdürülüyor.

Geçtiğimiz günlerde Başbakan, İstanbul’un silueti ile ilgili olarak “Dikey binalar İstanbul’un siluetini yok ediyor” diyen bazı milletvekillerinin itirazlarına karşılık İstanbul’da yükselen ‘Onaltı Dokuz’ isimli projeyi eleştiriyor ve “Benim haberim yoktu, firmayı uyardım, dinlemediler. Her geldiğimde binaları sayamam ki, yıldızları saymak mümkün mü? Gözüm kulağım olun, birlikte önleyelim” cevabını veriyor.

Başbakan Benim her yapılandan haberim olması mümkün değil. Bir bakıyorum bina yükselmiş. Benim gözüm kulağım olun, belediye başkanlarını ve beni uyarın. Zeytinburnu'nda tartışma konusu olan o binaların sahibiyle konuştum. Tıraşlayın dedim, özellikle rica ettim. Çok da yakından tanıdığım biri. Yapacaklarını beklerken, hiçbir şey yapmadılar. O nedenle çok kırıldım, 5 yıldır konuşmuyorum”  diyor.

Çok ilginç, hatta traji-komik bir hadise!

Şehrin sadece silueti mi bozuluyor, yoksa bütün bir ruhu mu kayboluyor?

Ülkenin Başbakanı bile şehrin siluetinin, estetik kimliğinin bozulması karşısında böylesine çaresiz kalabiliyorsa, artık “şehrin helâki” gerçekleşmiştir demektir.

Anlaşılmayan ve tezat oluşturan şu: Şehrin imar ve inşasından sorumlu olan kim? Öncelikle Başbakan mı, Şehrin Belediye Başkanı mı, veya diğer yetkililer mi?

Burada iki müthiş gerçek ortaya çıkıyor: Ya, “rant adına” her türlü çirkinlik, kirlilik, şekilsizlik, kaos vs. tercih ediliyor. Ya Şehrin Belediye Başkanı ve yöneticilerinin “şehir” diye bir dertleri yok. Veyahut da “şehrin irfan, idrak ve inşa”sına ilişkin bir tarih ve medeniyet tasavvuru yok!

Hangisi dersiniz: Üçü bir arada.

Öncelikle şehirden sorumlu olanlar belediye başkanları değil midir? Belediye başkanları Başbakan’ın şikayet ettiği bu “ucube”lere nasıl ruhsat vermişlerdir? Bugüne kadar hiçbir ilgilinin dikkatini çekmemiş midir bu yapılar?

Başbakan devam ediyor şikâyetlerine: “Benim nereden haberim olsun. Bunları gördükçe kahroluyorum. Her İstanbul'a geldiğimde binaları sayamam ki, yıldızları saymak mümkün mü? Ben kültürümüze uygun bir mimariden yanayım, bunu her yerde söylüyorum. Ankara'da da şehrin dokusuna uymayan bir yapılaşma var. İstanbul'da da böyle. Dikey yapı benim onaylamadığım bir şey, yatay bina yapılmasından yanayım. 4 kat yer altında 4 kat yer üstünde olmalı."

Başbakan, Zeytinburnu’nda yükselen ve şehrin siluetini bozan kulelere gösterdiği tepkide “Sahibiyle konuştum. Tıraşlayın dedim. Ama hiçbir şey yapmadılar. O yüzden çok kırıldım, 5 yıldır da konuşmuyorum” diyor.

O başbakan ki İstanbul gibi bir medeniyet şehrinin Belediye Başkanlığını yapmış birisidir.

Birkaç gün sonra, İstanbul’un siluetine saldıran kulelerin sahibi “Proje bittikten sonra traşlama yapılamaz. Böyle bir şey teknik olarak mümkün değil. Bizim ne ruhsatımızda ne de imarımızda hiçbir sıkıntı yok. Yaptığımız proje tamamen aldığımız imar ruhsatına uygundur.” cevabını veriyor.

Başbakanın “sitemi” de verilen cevap da işin vahametini, dehşetini anlatmaya yetiyor!

İşte buna (Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle ‘felix culpa’) “mes’ut cinayet” denir!

Gülelim mi, ağlayalım mı, çıldıralım mı?

Kulelerin sahibi Kendinden, yaptıklarından bu kadar emin. Bundan sonra ortaya çıkacak kulelerin de artık “imar ve ruhsat”a uygun olacaklarını anlıyoruz (!)

Organizmanın ruhu katledildikten sonra “tıraşlama” da ‘ölü pudralama’ veya ‘mumyalama’  anlamına geliyor!

Tarih ve medeniyetin tecelligâhı bir şehir, “bir sengine yekpare acem mülkünün feda” edildiği İstanbul, tarihi yarımada böylesine istilâ ediliyor ve Başbakan bile çaresiz kalıyorsa, şehirlerimizi kime emanet edeceğiz?

Kulelerin sahibi projenin imar planına uygun ve ruhsatlarında bir sıkıntının olmadığını söylediğine göre, SUÇLU KİM? Başta Belediye Başkanı ve onun emri altındaki diğer ilgililer ile kendisinin mevzuata uygun proje yaptığını söyleyen ve adeta “en masum” olarak ortaya çıkan kulelerin sahibi değil mi?

‘Modern zaman araçlarıyla’ yapılan böyle bir katliam ve barbarlık, Moğollar ve Haçlılar da dahil olmak üzere tarihin hiçbir devresinde şehirlerimizde yaşanmamıştır desek mübalâğa etmiş olmayız.

Ülkemizin en önemli tarih ve medeniyet şehrinin silueti bozuluyor, görüntü kirliliğinin de ötesinde şehir çirkinleşiyor, yaşanamaz hale geliyor… Belediye buna aldırış etmiyor, müdahale etmiyor, tam aksine ortaya çıkan mızrak şeklindeki kulelere ruhsat veriyor.

Galiba şehirlerimizin yegâne sahibi, ranttan başka hiçbir değer tanımayan işadamları, müteahhitler! Çünkü toprağın-yapının kıymetini en iyi onlar biliyor (!)

Aman Allah’ım!

İlk anda, Başbakan şikâyetlerinde ‘doğru söylüyor’  diyebilirsiniz ama buna hakkı var mıdır? Bu bir çaresizliğin ifadesi değilse bir kabulün, onayın, tasvibin değişik bir ifadesi değil midir?

On yıldır, Cumhuriyet tarihinde ‘dokunulamayacaklar’a kadar müdahale eden bir Başbakan ve iktidar, eğer kendi belediyelerinde bu çirkinliklere müdahale edemiyor ve izin veriyorsa ortada müthiş bir tezat ve kaos var demektir.

Ey şehrim!

Sahipsiz kaldın!
Barbarlar kimlik ve siluet değiştirdi!
Güzeli çirkin, doğruyu yanlış, iyiyi kötü gören bir idrak iltihabı şehirlerimizi istila etti!
Bunlara karşı seni sahiplenecek salih ve sahih yöneticiler yok artık!

Şehirlerimizin böylesine sahipsizce imhasına karşı ciğer yangınımıza sadece Üstad Necip Fazıl’ın mısraları cevap veriyor:

“Soğu ey terli kemik, soğu ey yanık tuğla!
Fabrikam, mühendisin kaçtı, ya dur ya patla!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder