Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
“Tarihin ne olduğu?” sorusuna verilen cevapları bir genelleme içine sokarsak; eski vak’anüvistlerden modern zamanların tarih felsefecilerine, sıradan insanlardan romancılara, sanatçılara, bilim adamlarına kadar herkes “tekerrürden ibarettir” şablon cümlesinde birleşirler mi dersiniz? “Tekerrür” olmasaydı tarih de olmaz mıydı acaba ? Nasıl bakarsanız öyle ! Bir şehrin yaşadıklarını eğer tarihte başka bir şehrin yaşadıklarında aramak isterseniz, aradığınız veya bulmak istediğiniz cevapları, benzerlikleri pekalâ bulabilirsiniz. Hem trajik hem de ironik bir biçimde. Biz de Wieland’ın 18. yy.’da yazdığı ve Abdera şehri ve halkını anlattığı “Abderalılar” romanında günümüz şehir ve şehir halklarının eğilimleri, tutkuları, yönelimlerine ilişkin berzerlikler bulabiliyor ve “tekerrür”ün gerçekten tarihin ‘olmazsa olmaz’ ana kesiti olduğuna şahit oluyoruz.
Şehrimizin “futbol”a olan bağlamından kopmuş ilgisini, bağımlılığını görünce, zihnimize bir anda üşüşen “Abderalılar”dan özetler yapalım istedik. İstedik ki; antik şehir halkından esintiler taşıyan şehrimize bir de “yarı ironik” biçimde Wieland’ın aynasından bakalım.
C.M. Wieland “Abderalılar” isimli romanında kurgu şehir Abdera halkının alışkanlıklarını, hayat tarzını, eğilimlerini vs. anlatırken, Abdera vatandaşı olan filozofların da önemli mesajlarını aktarır. Şehrin meselelerini, önemsediklerini, önceliklerini gündeme taşır ve bazen trajik, çoğu kez de ironik bir şekilde Abderalılar’ın üzerine gider. Antik çağın meşhur filozoflarından Demokritos, Hipokrates ve Euripides’i konuşturur, onların Abderalılarla olan diyaloglarına yer verir. Geçen yazımızda “Abderalıları nasıl bilirsiniz?” başlığıyla Demokritos ve Eşeğin Gölgesi Davasını özetlemiş ve “kıssadan hisse” çıkarmaya çalışmıştık.
Bu yazımızda da Abderalılarla Hipokrat ilişkisine değinelim ve gene “kıssadan hisse” çıkaralım. Olay, romanın ikinci kitap bölümünün “Hipokrates Abdera’da” kısmında geçer..
Abdera şehir meclisi (senato) şehirle ilgili bir meselenin içinden çıkamaz. O mesele, aslında şehrin temel meselelerinin de üzerinde kendilerini rahatsız edici bir konudur. Meclis Başkanı Thrasyllus “isterseniz Hipokrates’in kendisini bulup fikrini alın!” der. Meselenin çözümü için meşhur hekim Hipokrat’a bir yazı yazılır. Hipokrat yazıyı alır. Abderalılardan bazıları “iyi ama, bu pek Abderaca bir şey değil’ der. Wieland, sözün burasında Abderalıların bir özelliğine de vurgu yapar: “Hipokrates’i böylesine şatafatla karşılamak istemelerinin sebebi, ona duydukları saygı değil, kibirleri ve sadece büyük bir adamın değerini takdir etmesini bilen insanlar olarak görülmek istekleriydi. Hem zaten başka bir vesileyle, onların törenlere bayılan insanlar olduklarını da belirtmemiş miydik?”
Hipokrates’i meselerini çözmek üzere gönderdikleri adamları görünce, “Bunlar bu işi niye böyle esrar havasına sokuyor acaba? Yoksa Abdera meclisi (senatosu) üyelerinin hepsi, duyulması istenmeyen bir hastalığa mı yakalandı?” diye düşünüyordu.
Aslında Hipokrat, uzun süre, kendilerini fikirleriyle rahatsız eden Abdera’lı Demokritos’un delirdiğini ve deliliğini incelemek için çağrılıyordu.
Hipokrat’ı yapacağı işin önemine binaen şaşaalı bir şekilde karşılarlar, yemeğe davet ederler, çeşitli tekliflerde bulunurlar. Hippokrat aldırış etmez. Şehir Meclisi Başkanı Hipokrat’a; “Bu mesele olmasaydı, siz de herhalde bu kadar zahmete girip buraya kadar gelmezdiniz. Bu yüzden herhalde işlerinizi de ihmal etmek zorunda kaldınız, kayıplarınız oldu; konuyla en yakın ilgili kişinin de sizin bu kaybınızı karşılaması en doğru şeydir. Lütfen şu ufak hediyeyi şükranımızın bir ifadesi olarak kabul edin, size teşekkürlerimizi ileride daha kuvvetli delillerle ifadeye de çalışacağız..” der ve Hipokrat’ın eline altın dolu bir kese sıkıştırır. Hipokrat ise Abderalıları şaşkına çeviren bir sükunetle ve ağır ağır “Bu keseyi ne yapmamı istiyorsunuz? Bunu herhalde kâhyanıza verecektiniz. Her zaman böyle dalgın mısınız? Eğer öyleyse hemen hekiminizle konuşun” şeklinde cevap verir.
Uzatmayalım… Hipokrat’la Demokritos karşılaşırlar. Abderalılar onları takip etmeye başlar. Bu iki filozof, birbirlerini tanımadıkları halde son derece samimi dost gibi konuşmaya başlayınca “Abderalılar ve şehir meclis üyeleri Hipokrat’ı niçin davet ettiklerini öylesine unuttular ki, sanki dünyada böyle bir yer ve böyle insanlar mevcut değildi.”
Hipokrat ertesi sabah yukarıdan Abdera şehrine bakar ve dostu Demokritos’a “Abderalılar beni niye davet etmiş, tahmin edebiliyor musun?” diye sorar. Demokritos: “Abderalılar mı davet etmiş seni?” der. “Uzun zamandır bir salgın hastalıktan söz edildiğini duymuştum. Gerçi, bu pek azı hariç, hepsinin çok eski zamanlardan beri tutulduğu irsî bir hastalık, ama…” diye devam eder.
Hipokrat; “Tamam işte bu ! Abderalılar kusurlarının ne olduğunu anladılar mı diyorsun? Ben onları çok iyi tanırım. Hastalıkları da, bunu hissetmemeleri.”
Demokritos; “Ha! Şimdi anladım seni! Seni çağırmaları hastalıkları yüzünden ve bunun farkında değiller. Haydi görelim bunu! Şimdi oldu işte. Bahse girerim, seni çağırmalarının sebebi, Demokritos’a bir sürü ilaç yazasın, ondan kovalarca kan aldırasın ki, o da onlara benzesin diyedir. Öyle değil mi?”
“Sanki her yerde Abderalı yokmuş gibi”.
“Ama Abderalılığın bu derecesi! Affet ama, memleketine senin kadar hoşgörü ile bakamıyorum. Ama sana söz, beni çağırmaları boşuna olmayacak!”
Daha sonra….. Sonra, Demokritos’un ruh ve akıl sağlığını, yâni deliliğini onaylatmak için getirttikleri Hipokrat, raporunu Abdera Şehir meclisine sunar. Oldukça uzun söylevinde;
“Aranızda çok kısa bir zamandır bulunmama rağmen, buradaki müşahadelerim Abderalılar’ın sıhhatinin arzu edildiği gibi olmadığını üzüntüyle tesbit etmeme yetmiş bulunuyor ! Ben buralı değilim, başka yerde oturuyorum ama ben bir hekimim. Yeryüzünde hasta var olduğu sürece vazifem, elimden geldiği kadarını iyileştirmektir. En tehlikeli hastalar, hasta olduklarını bilmeyenlerdir; bana kalırsa, Abdera’daki durum da budur. Hastalık benim sanatımda baş edemeyeceğim kadar derinlerdedir !.... Şehir Meclisi üyelerinin kendi ihtiyaçları dışında başkaları için de akıla ihtiyaçları olduğundan, onlara iki misli verilmeli! Adam başına düşen miktar çok, kabul ediyorum; ama fena yerleşmiş musibetler inatçıdır ve ancak uzun sürede tedavi edilebilirler ….Daha önce söylediğim gibi, Abderalıların hastalığı benim sanatım için pek derinde. Size gerçekten yardım edebilecek bir tek adam biliyorum ve siz onun uygulayacağı tedaviye sabırla ve ses çıkarmadan uymalısınız. Adamın adı Demokritos’tur. Abdera’da doğmuştur, o da hastadır, diye aklınıza bir şey takılmasın ! Tavsiyemi karşılıksız veriyorum diye kulak arkası etmeyin; kendisini sağlam zanneden bir hastaya verdiğim en iyi tavsiyedir bu!” Der, konuşmasını tamamlar ve senatodan ayrılır.
Gelelim bu “kıssa’nın hissesi”ne…
Bir yıl kadar önce bu sütunlarda “Şehirde His İptali” başlığı altında yazdığımız bir yazıda Hz. Mevlâna’nın müthiş bir sözünü aktarmıştık. Diyordu ki: “Sarayda gece, sultanlar uykuda.. Zindanda gece, mahkûmlar uykuda !”. Yâni bütün bir şehir halkının yöneticileriyle birlikte “gaflet”te olduğuna işaret ediyordu ! Üstad Necip Fazıl da, bu bağlamda “his iptali” başlığıyla yazdığı bir yazıda ““Bana korkunç bir hastalık çeşidinden bahsettiler: Vücudumuz, dış tesirlere karşı hiçbir elem duymaz oluyor ve her türlü tenbih imkânının dışına çıkıyor.
Hadise bir İngiliz Lordunda şöyle tezahür etmiş: Ayağını şöminenin ateşine doğru uzatıp dalgın dalgın gazetesini okuyan İngiliz, bir de bakmış ki, ayağını dizlerine kadar alevler sardığı halde hiçbir şeyden haberi yok… Müthiş bir his iptali… Derin komayla bayılmaktan ve hatta ölümden beter…
Acı duymanın bile imtiyaz belirttiği, ilahi, rahmetten bir işaret teşkil ettiği intibak melekesinden mahrumluk… Vaziyetimiz budur!...”
Hipokrat’ın Şehir Meclisi’nde yaptığı konuşmada ve Abderalılarla ilgili hastalığında temel teşhisi de aslında buydu: “En tehlikeli hastalar, hasta olduklarını bilmeyenlerdir… Fena yerleşmiş musibetler inatçıdır ve ancak uzun sürede tedavi edilebilirler…”
Şehrimizde, modern zamanların şehir halkına giydirdiği yaşama biçimlerinin sıkıntılarının deşarj ve moral kaynağı olarak yönelinen futbol ve benzeri “yapay enerji tüketim alanları”, aslında “şehirde yerleşmiş inatçı musibetlerdir” ve bunlardan kurtuluş kısa sürede mümkün görünmemektedir. Kim bunların üzerine giderse, onlar tıpkı Abderalılar’a alışkanlıklarını değiştirmelerini sürekli vurgulayan Demokritos gibidir. Ancak onun “deli” olduğunu tesbit etmesi için çağırdıkları Hipokrat gibi belki bir gün “kendilerinin hastalığının farkında olmadıkları”nı da fark edebilirler ! Ancak şimdilik böyle bir ihtimal mevcut değil.
Modern zamanlarda, alanının dışına taşırılıp tüm alanlara egemen olan ve “kitlelerin afyonu” haline getirilen futbola yöneltilen zihinlerin “his iptali” içinde olduğuna dair bir “kuşatıcı idrak” mevcut olabilirse, şehrimizin geleceği adına ümitli olabiliriz diye düşünürüz. Çünkü insan için, şehir için “futbol sadece futbol değildir !” İnsanları, idrakleri sürükleyen bir yayılıcı etkiye sahip…
Muradımız ve maksadımız; modern çağın ilgi ve olgularını ‘yok saymak’ değil, onları (eski deyimle) “zapt-u rapt”, yâni denetim altına alıcı bir idrak ışığının henüz şehrin ufuklarında belirmemiş olması, şehrimizin geleceği adına endişelendiriyor bizi…
Verdiğimiz antik şehir olay örnekleri ve keskin ifadelerle bir “acaba” merakı uyandırır mı?
Sanmam ama gene de söylemek düşer bize. Ancak bunu yapabiliyoruz.
(Günebakış, 28 Ekim 2009)
27 Ekim 2009 Salı
20 Ekim 2009 Salı
ŞEHİR NASIL DÜŞÜNÜYOR? veya "ABDERALILAR"I NASIL BİLİRSİNİZ ?
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Bir şehrin konuştukları, tartıştıkları, önem atfettikleri, dertleri, zevkleri, heyecan kaynakları; o şehrin “enerjisini nereden aldığı ve nereye harcadığı”nı gösterir. Giderek de bir gelenek oluşumuna temel teşkil eder. Onun için şehrin konuştuklarında, tartıştıklarında ‘tesadüfe yer olmamalı’, kendine ait olmayan, kendini ait hissetmediği alanlarda enerjisini harcamamalı. Kendini konjonktüre hapsetmemeli.
Bu anlamda futbol, şehrimizde öncelikli önem atfedilen, ‘değer’ kabul edilen, neredeyse ‘kimlik’le özdeşleştirilen, gürültülü ve baskın bir biçimde öne çıkarılan bir “enerji tüketim alanı” olarak herkesi içerisine çekici bir etkiye sahip.
Yerel medyada futbola ayrılan sayfalara, ekranlara, ve de bu çerçevede yapılan yorumlara şahit olunca, antik çağın site devletleri arasındaki ölüm-kalım savaşlarını, birinci ve ikinci dünya savaşı öncesi ve sonrasındaki gelişmeleri hatırladım. Şehrimizdeki futbol tartışmalarının önceliği, dozu ve düzeyi, neredeyse “insanın varoluş davası” haline geliyor. Yâni “futbolsuz oluşun olmadığı bir hayat.” Dünyanın bir bölümü bir diğer bölümü tarafından işgal ve imha edilirken bile bu denli tartışmalar herhalde yapılmamıştı (!) Futbol yorumcularını okuyup, dinledikçe (böyle bir alışkanlığım yok) insanın “şehrimizin tek gerçeği, tek meselesi ‘futbol’muş” diye düşünesi geliyor. Şehrimiz için hayatî bir mesele konuşulurken bile konu futbola gelince, bütün yoğunluk ve önemin hayatî meseleden futbola kaydırılması da şehrin gerçeklerinden…
Şehrin baskın gerçeğinin “futbol” olduğunu görünce biz de Ashab-ı Kehf gibi oluyoruz. Kendi şehrimizi tanıyamıyoruz, şehrimizde konuşulanları, yapılıp-edilenleri görünce şehrimize yabancılaştığımızı hissediyoruz. Aslında “yabancılaşma” değil bu. Şehrin sun’i ‘meseleleri’ne yabancılaşma… Bir anlamda kendine “yakınlaşma”… Konjonktüre hapsolmama…
Futbolun Trabzon’da şehrin büyük çoğunluğu için “hayat iksiri” oluşu ve bu yönde uzun yıllardır dökülen ter, eğer şehrin yeniden medeniyet temelli imar, ihya ve inşasına harcansaydı ortaya yeni ve model bir “medeniyet şehri” çıkardı herhalde.
Abartmıyoruz! Sebep ve sonuç olarak böyle olduğunu düşünüyoruz.
Gelelim yazımızın başlığına… Trabzon’un enerjisinin şehrin “idrak” ve “inşa”sına hiçbir katkısı olmayan futbola akıtılması; şehrin “asıl düşünmesi” gereken meselelerinin düşünülmediği, “ihtiyaç” kavramının maddi çerçeveyi aşamadığı bir şehirde, bana hayali bir şehir halkı olan Abderalıları hatırlattı.
Niçin ? Abdera halkı ile şehrimiz insanlarına giydirilen futbol gömleğinin oluşturduğu bir hayat tarzı, mesele sorgulama usulû, yâni bir zihniyet benzerliği var sanki…
Batının 18. yüzyıl düşünürlerinden C.M. Wieland’ın “Abderalılar” isimli romanını okuyanlar bilir. Okumayanlar için bir bölümünü özetleyerek yazımıza konu edelim.
Aslında sadece kendi şehrimiz için değil, tüm şehirler için de “şehrin enerjisinin nereye akıtıldığı”na örnek teşkil edecek Abderalıların romanı okunmaya değer…
“Abderalılar” kitabına, yazımızla ilgili bir soru ile başlıyor Wieland: “Trakya’daki Abdera şehrinin nasıl kurulduğundan, başına neler geldiğinden bize ne?’ diyecek okuyucular. Abdera bizi ne ilgilendirir? Çoktan, yeryüzünden silinmiş bir şehir, ne zaman, nasıl, nerede, niçin, kimin tarafından, ne gayeyle kurulmuş, bunu bilsek ne olur, bilmesek ne olur?”
Wieland, biraz antik esintilerle efsanevî hale getirdiği Abdera şehrinde antik dönemlerin bilgelerini de yaşatır ve konuşturur. Bunlardan birisi de Demokritos’tur. Ancak Abderalılar bilge Demokritos’un mesajlarına, düşüncelerine itibar etmezler, değer vermezler, karşı çıkarlar. Genç yaşında şehrin zenginlerinden olan babasını kaybeden Demokritos kendisine kalan mirası “ruhunu yüceltme aracı olarak kullanmaya” karar verince Abderalılar, “insanın karnı, midesi ve diğer uzuvları dışında, ruhunun başka istekleri olacağını akıllarının köşesinden geçirmezlerdi. Bu bakımdan, hemşehrilerinin bu acaip düşüncesi onlara epeyce şaşırtıcı gelmiş olmalıdır. Fakat Demokritos bu konuda kimsenin lafına kulak asmadı… Dünyanın gidilebilen bütün ülkelerini, adaları gezdi ve yıllarını bilgisini, kültürünü artıracak seyahatlerle geçirdi…” Demokritos bütün bu gezdiği şehirlerde “bütün bilgilerinden üstün tuttuğu bir husus da, kalmaya değer bulduğu her yerde, oranın en bilge ve en seçkin insanlarıyla tanışmış olmasıydı.”
Demokritos, yirmi sene sonra kendisini hemen hemen unutmuş olan Abdera’ya geri döner. Şehri için önemli olduğunu düşündüğü hususları onlara anlatmaya, gezdiği gördüğü yerlerdeki bilgilerini Abderalılarla paylaşmaya çabaladıysa da hemşehrileri onu asla dinlemediler. Demokritos ise onlara baktı, “Abdera’da olduğunu hatırladı ve sustu !”
Daha sonra Abderalı’larla birçok diyalogları olur Demokritos’un. Hatta bazen (Wieland:) “canı Abderalılarla biraz eğlenmek de ister. Onların toplu haylazlıklarına kızmayacak kadar aklı başında bir insandı.”
Gelelim Abderalılar’ın özet hikayesine…
Abderalılar, bir rivayete göre bizim coğrafi sınırlarımız içerisinde Trakya’da yaşamış ve kaybolmuş bir topluluk. Bir Abdera Vatandaşı olan Demokritos, genç yaşında ayrıldığı şehrine önemli birikim, tecrübe ve kabiliyetleriyle döner ve “şehrine hizmet” etmek için var gücüyle uğraşır. Ancak kendisini dinleyen kimse yoktur. Çok hayatî meselelerden bahsetmesine rağmen, şehir halkı “zihinlerini yoran” bu adamı dinlememektedir. Zihin yormayan, sadece refleksleriyle hareket etmek onlara daha bir haz vermektedir. Kendi konularından, eğilimlerinden, tartışmalarından, zevklerinden, dertlerinden memnundurlar. Hiç kimseden akıl almaya ihtiyaçları yoktur.
Wieland, sözün burasında Abderalılar’ın “Eşeğin Gölgesi Davası” isimli hikayesini anlatır. Anlatmadan önce “Mesele, bütün büyük dünya olayları gibi, incir çekirdeğini doldurmayacak bir vesile ile başladı. “ diye bir not düşer ve hikâyeyi anlatır (özetleyelim) :
“Sıcak bir gün meşhur bir diş doktoru Abdera’dan başka bir şehre gitmek için bir eşek kiralar. Diş doktoru eşeğe binmiş, eşek sahibi önde yola çıkarlar. Epey giderler. Kavurucu öğle sıcağında dinlenmek için dururlar. Diş doktoru eşekten iner ve sıcaktan korunmak için “eşeğin gölgesi”ne sığınır. Bunun üzerine eşeğin sahibi, diş doktorundan “eşeğin gölgesinden istifade ettiği için” ek ücret ister. Doktor eşek sahibine kızar. Aralarında müthiş bir tartışma başlar. Eşek sahibi “sadece eşeği kiraya verdiği”ni, eşeğin gölgesini kiralamadığını ve ek ücreti mutlaka vermesi gerektiğini ısrarla tekrar eder. Aralarındaki tartışma kavgaya dönüşür.
Ertesi gün, oradan geçmekte olan bir yolcu kervanı onları yarı ölü bir halde bularak Abdera’ya geri dönerler. Dişçi ile eşek sahibi arasında “eşeğin gölgesi” dava konusu olur, yargıya taşınır.
Olay bununla da kalmaz. Şehir halkı konudan haberdar olur ve tartışma yayılarak alevlenir. Önce mahkeme heyetinde hakimler ve savcılar ikiye bölünür. Kimine göre eşeği kiralayan diş doktoru, kimine göre eşek sahibi haklıdır.
Şehir halkı da ikiye bölünür. Şehirde karşılıklı nümayişler, protestolar, yürüyüşler başlar. Siyasi partiler, sivil toplum örgütleri de “açıklamalar” yaparlar. Hem eşek sahibine, hem de kiralayan diş doktoruna destek ve katkı verirler. Olay giderek şehri aşar ve ülke geneline yayılır. Parlamentoda, silahlı kuvvetlerde de tartışmalar, kavgalar başlar.
“Eşeğin gölgesi davası” o hale gelir ki, ülkede olağanüstü ilgi uyandırır, ‘sohbetlerde başka şey konuşulmaz olur. Kimi dişçiyi, kimi eşek sahibini, hatta eşeğin tarafını tutanlar da vardı.” Wieland “tek kelimeyle, eşeğin gölgesi bütün Abdera üzerine düşmüştü ve dava ancak devletin ve cumhuriyetin kurtuluşu sözkonusu olsa görülecek bir heyecan, gayret ve ilgiyle takip ediliyordu…” der. Devam eder: “Son derece önemsiz bir konunun nasıl olur da bütün Abdera şehrini girdabına çekecek kadar önemli bir hale geldiği.. Abderalıları tanımış olanlar için bu asla şaşırtıcı değildir..”e vurgu yapar.
Sonuçta ne mi oldu ?
Dava sonuçlanacağı gün eşek mahkeme götürülürken, bunu gören Abderalılar birden bütün bu başlarına gelen olayların sebebinin eşek olduğunu hatırlarlar ve birden eşeğin üzerine saldırırlar ve zavallı hayvancağızı paramparça ederler. Olayın sonunu Wieland anlatıyor: “ Mahkeme de ‘eşek ortadan kalktığına göre’ der iki tarafın masrafları, uğradıkları zarar ziyan devlet bütçesinden karşılansın, ancak hem davacı, hem de davalı bu mesele hakkında bir daha ebediyen konuşmasın; zavallı eşek için ise, hem bize, hem torunlarımıza, büyük ve müreffeh bir şehrin/cumhuriyetin bir eşek gölgesi uğruna nasıl yıkılacağını gösterdiğinin ebedi hatırası olarak, masrafları devlet kasasından ödenmek üzere bir anıt dikilsin..”
Sonra… Olay destan haline gelir ve şarkı halinde heryerde söylenmeye başlanır. Dram yazarı Thlaps, konuyu tiyatroya taşır. Abdera halkının her iki kesimi de sanki kendileriyle ilgili hiçbir şey yokmuş gibi, tiyatroyu seyrederken katıla katıla gülerler.
Bir arkadaşının ısrarıyla oyunu seyretmeye giden Demokritos, oyundan sonra bütün eşyasını toplayıp Abdera’dan ayrılır, kimseye nereye gideceğini söylemez. O zamandan sonra kendisinden bir daha haber alınmaz.
Olayın burasının bir başka versiyonu da şu şekildedir:
Demokritos ‘Eşeğin gölgesi’ hikâyesini anlatıp hızla yola koyulur, Abdera’yı terkeder. Bütün bir Abdera şehir halkı Demokritos’a “Sonunda ne oldu? Eşeğe ne oldu ? Eşeğin gölgesi davası nasıl sonuçlandı? “ şeklinde sorular sorarlar. Demokritos, tekrar geri döner ve :
“Abderalılar ! Size şehre dair çok önemli şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz, alışkanlıklarınızı sürdürdünüz. Şimdi de anlattığım hikâyedeki eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz. Ne sizin bu durumunuzla ilgili fikrimi söyleyeceğim, ne de eşeğin gölgesinin ne olduğunu…” diyerek yürüyüp gider.
Hikâyemiz böyle…
Wieland diyor ki: Abderalılar hiçbir millet, ‘ağaçlardan ormanı görmemek’ özelliğinde onların eline su dökemezdi.. Fakat şu iyi taraflarını da kabul etmek lazım, aralarından biri, hiç kimse daha önce söylemediği halde, herkesin söyleyebileceği bir şey bulup söyleyince, hepsi derin bir uykudan uyanmış gibi olurlar, burunlarının önünde duran şeyi nihayet fark ederler, onu daha önce nasıl olup da görmediklerine pek şaşarlar….
Gelelim: Kıssadan Hisse’ye:
Tarihsel gerçekliğini bütünüyle bugüne taşıyamasa da, izler taşıyan şehrimize, Wieland’ın bir kurgu şehri ve halkı olan Abdera ve Abderalıları hatırlatmak; “nelerle meşgul olması gerekirken, nelerle meşgul olmadığı”na işaret etmek bakımından önemlidir diye düşünürüz.
Çözülmeye başlayan bir şehir halkının tartıştıkları, taşıdıkları ve taşırdıkları o şehrin “varlık sebebi”ne yabancılaşıp yabancılaşmadığını ortaya çıkarır.
Şehrimizin “ne ile uğraştığı” gelecek nesillerin “ne ile uğraşmaları gerektiği”nin de işareti niteliğindedir.
Onun için bağlamından kopmuş bir “futbol” cinnetinin veya bir başka “enerji tüketim mahbesi”nin bütün bir şehri, hatta ülkeyi nerelere kadar götürebileceğini bir de Wieland’ın “Abderalılar”ından aktaralım istedik..
(Günebakış, 21 Ekim 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Bir şehrin konuştukları, tartıştıkları, önem atfettikleri, dertleri, zevkleri, heyecan kaynakları; o şehrin “enerjisini nereden aldığı ve nereye harcadığı”nı gösterir. Giderek de bir gelenek oluşumuna temel teşkil eder. Onun için şehrin konuştuklarında, tartıştıklarında ‘tesadüfe yer olmamalı’, kendine ait olmayan, kendini ait hissetmediği alanlarda enerjisini harcamamalı. Kendini konjonktüre hapsetmemeli.
Bu anlamda futbol, şehrimizde öncelikli önem atfedilen, ‘değer’ kabul edilen, neredeyse ‘kimlik’le özdeşleştirilen, gürültülü ve baskın bir biçimde öne çıkarılan bir “enerji tüketim alanı” olarak herkesi içerisine çekici bir etkiye sahip.
Yerel medyada futbola ayrılan sayfalara, ekranlara, ve de bu çerçevede yapılan yorumlara şahit olunca, antik çağın site devletleri arasındaki ölüm-kalım savaşlarını, birinci ve ikinci dünya savaşı öncesi ve sonrasındaki gelişmeleri hatırladım. Şehrimizdeki futbol tartışmalarının önceliği, dozu ve düzeyi, neredeyse “insanın varoluş davası” haline geliyor. Yâni “futbolsuz oluşun olmadığı bir hayat.” Dünyanın bir bölümü bir diğer bölümü tarafından işgal ve imha edilirken bile bu denli tartışmalar herhalde yapılmamıştı (!) Futbol yorumcularını okuyup, dinledikçe (böyle bir alışkanlığım yok) insanın “şehrimizin tek gerçeği, tek meselesi ‘futbol’muş” diye düşünesi geliyor. Şehrimiz için hayatî bir mesele konuşulurken bile konu futbola gelince, bütün yoğunluk ve önemin hayatî meseleden futbola kaydırılması da şehrin gerçeklerinden…
Şehrin baskın gerçeğinin “futbol” olduğunu görünce biz de Ashab-ı Kehf gibi oluyoruz. Kendi şehrimizi tanıyamıyoruz, şehrimizde konuşulanları, yapılıp-edilenleri görünce şehrimize yabancılaştığımızı hissediyoruz. Aslında “yabancılaşma” değil bu. Şehrin sun’i ‘meseleleri’ne yabancılaşma… Bir anlamda kendine “yakınlaşma”… Konjonktüre hapsolmama…
Futbolun Trabzon’da şehrin büyük çoğunluğu için “hayat iksiri” oluşu ve bu yönde uzun yıllardır dökülen ter, eğer şehrin yeniden medeniyet temelli imar, ihya ve inşasına harcansaydı ortaya yeni ve model bir “medeniyet şehri” çıkardı herhalde.
Abartmıyoruz! Sebep ve sonuç olarak böyle olduğunu düşünüyoruz.
Gelelim yazımızın başlığına… Trabzon’un enerjisinin şehrin “idrak” ve “inşa”sına hiçbir katkısı olmayan futbola akıtılması; şehrin “asıl düşünmesi” gereken meselelerinin düşünülmediği, “ihtiyaç” kavramının maddi çerçeveyi aşamadığı bir şehirde, bana hayali bir şehir halkı olan Abderalıları hatırlattı.
Niçin ? Abdera halkı ile şehrimiz insanlarına giydirilen futbol gömleğinin oluşturduğu bir hayat tarzı, mesele sorgulama usulû, yâni bir zihniyet benzerliği var sanki…
Batının 18. yüzyıl düşünürlerinden C.M. Wieland’ın “Abderalılar” isimli romanını okuyanlar bilir. Okumayanlar için bir bölümünü özetleyerek yazımıza konu edelim.
Aslında sadece kendi şehrimiz için değil, tüm şehirler için de “şehrin enerjisinin nereye akıtıldığı”na örnek teşkil edecek Abderalıların romanı okunmaya değer…
“Abderalılar” kitabına, yazımızla ilgili bir soru ile başlıyor Wieland: “Trakya’daki Abdera şehrinin nasıl kurulduğundan, başına neler geldiğinden bize ne?’ diyecek okuyucular. Abdera bizi ne ilgilendirir? Çoktan, yeryüzünden silinmiş bir şehir, ne zaman, nasıl, nerede, niçin, kimin tarafından, ne gayeyle kurulmuş, bunu bilsek ne olur, bilmesek ne olur?”
Wieland, biraz antik esintilerle efsanevî hale getirdiği Abdera şehrinde antik dönemlerin bilgelerini de yaşatır ve konuşturur. Bunlardan birisi de Demokritos’tur. Ancak Abderalılar bilge Demokritos’un mesajlarına, düşüncelerine itibar etmezler, değer vermezler, karşı çıkarlar. Genç yaşında şehrin zenginlerinden olan babasını kaybeden Demokritos kendisine kalan mirası “ruhunu yüceltme aracı olarak kullanmaya” karar verince Abderalılar, “insanın karnı, midesi ve diğer uzuvları dışında, ruhunun başka istekleri olacağını akıllarının köşesinden geçirmezlerdi. Bu bakımdan, hemşehrilerinin bu acaip düşüncesi onlara epeyce şaşırtıcı gelmiş olmalıdır. Fakat Demokritos bu konuda kimsenin lafına kulak asmadı… Dünyanın gidilebilen bütün ülkelerini, adaları gezdi ve yıllarını bilgisini, kültürünü artıracak seyahatlerle geçirdi…” Demokritos bütün bu gezdiği şehirlerde “bütün bilgilerinden üstün tuttuğu bir husus da, kalmaya değer bulduğu her yerde, oranın en bilge ve en seçkin insanlarıyla tanışmış olmasıydı.”
Demokritos, yirmi sene sonra kendisini hemen hemen unutmuş olan Abdera’ya geri döner. Şehri için önemli olduğunu düşündüğü hususları onlara anlatmaya, gezdiği gördüğü yerlerdeki bilgilerini Abderalılarla paylaşmaya çabaladıysa da hemşehrileri onu asla dinlemediler. Demokritos ise onlara baktı, “Abdera’da olduğunu hatırladı ve sustu !”
Daha sonra Abderalı’larla birçok diyalogları olur Demokritos’un. Hatta bazen (Wieland:) “canı Abderalılarla biraz eğlenmek de ister. Onların toplu haylazlıklarına kızmayacak kadar aklı başında bir insandı.”
Gelelim Abderalılar’ın özet hikayesine…
Abderalılar, bir rivayete göre bizim coğrafi sınırlarımız içerisinde Trakya’da yaşamış ve kaybolmuş bir topluluk. Bir Abdera Vatandaşı olan Demokritos, genç yaşında ayrıldığı şehrine önemli birikim, tecrübe ve kabiliyetleriyle döner ve “şehrine hizmet” etmek için var gücüyle uğraşır. Ancak kendisini dinleyen kimse yoktur. Çok hayatî meselelerden bahsetmesine rağmen, şehir halkı “zihinlerini yoran” bu adamı dinlememektedir. Zihin yormayan, sadece refleksleriyle hareket etmek onlara daha bir haz vermektedir. Kendi konularından, eğilimlerinden, tartışmalarından, zevklerinden, dertlerinden memnundurlar. Hiç kimseden akıl almaya ihtiyaçları yoktur.
Wieland, sözün burasında Abderalılar’ın “Eşeğin Gölgesi Davası” isimli hikayesini anlatır. Anlatmadan önce “Mesele, bütün büyük dünya olayları gibi, incir çekirdeğini doldurmayacak bir vesile ile başladı. “ diye bir not düşer ve hikâyeyi anlatır (özetleyelim) :
“Sıcak bir gün meşhur bir diş doktoru Abdera’dan başka bir şehre gitmek için bir eşek kiralar. Diş doktoru eşeğe binmiş, eşek sahibi önde yola çıkarlar. Epey giderler. Kavurucu öğle sıcağında dinlenmek için dururlar. Diş doktoru eşekten iner ve sıcaktan korunmak için “eşeğin gölgesi”ne sığınır. Bunun üzerine eşeğin sahibi, diş doktorundan “eşeğin gölgesinden istifade ettiği için” ek ücret ister. Doktor eşek sahibine kızar. Aralarında müthiş bir tartışma başlar. Eşek sahibi “sadece eşeği kiraya verdiği”ni, eşeğin gölgesini kiralamadığını ve ek ücreti mutlaka vermesi gerektiğini ısrarla tekrar eder. Aralarındaki tartışma kavgaya dönüşür.
Ertesi gün, oradan geçmekte olan bir yolcu kervanı onları yarı ölü bir halde bularak Abdera’ya geri dönerler. Dişçi ile eşek sahibi arasında “eşeğin gölgesi” dava konusu olur, yargıya taşınır.
Olay bununla da kalmaz. Şehir halkı konudan haberdar olur ve tartışma yayılarak alevlenir. Önce mahkeme heyetinde hakimler ve savcılar ikiye bölünür. Kimine göre eşeği kiralayan diş doktoru, kimine göre eşek sahibi haklıdır.
Şehir halkı da ikiye bölünür. Şehirde karşılıklı nümayişler, protestolar, yürüyüşler başlar. Siyasi partiler, sivil toplum örgütleri de “açıklamalar” yaparlar. Hem eşek sahibine, hem de kiralayan diş doktoruna destek ve katkı verirler. Olay giderek şehri aşar ve ülke geneline yayılır. Parlamentoda, silahlı kuvvetlerde de tartışmalar, kavgalar başlar.
“Eşeğin gölgesi davası” o hale gelir ki, ülkede olağanüstü ilgi uyandırır, ‘sohbetlerde başka şey konuşulmaz olur. Kimi dişçiyi, kimi eşek sahibini, hatta eşeğin tarafını tutanlar da vardı.” Wieland “tek kelimeyle, eşeğin gölgesi bütün Abdera üzerine düşmüştü ve dava ancak devletin ve cumhuriyetin kurtuluşu sözkonusu olsa görülecek bir heyecan, gayret ve ilgiyle takip ediliyordu…” der. Devam eder: “Son derece önemsiz bir konunun nasıl olur da bütün Abdera şehrini girdabına çekecek kadar önemli bir hale geldiği.. Abderalıları tanımış olanlar için bu asla şaşırtıcı değildir..”e vurgu yapar.
Sonuçta ne mi oldu ?
Dava sonuçlanacağı gün eşek mahkeme götürülürken, bunu gören Abderalılar birden bütün bu başlarına gelen olayların sebebinin eşek olduğunu hatırlarlar ve birden eşeğin üzerine saldırırlar ve zavallı hayvancağızı paramparça ederler. Olayın sonunu Wieland anlatıyor: “ Mahkeme de ‘eşek ortadan kalktığına göre’ der iki tarafın masrafları, uğradıkları zarar ziyan devlet bütçesinden karşılansın, ancak hem davacı, hem de davalı bu mesele hakkında bir daha ebediyen konuşmasın; zavallı eşek için ise, hem bize, hem torunlarımıza, büyük ve müreffeh bir şehrin/cumhuriyetin bir eşek gölgesi uğruna nasıl yıkılacağını gösterdiğinin ebedi hatırası olarak, masrafları devlet kasasından ödenmek üzere bir anıt dikilsin..”
Sonra… Olay destan haline gelir ve şarkı halinde heryerde söylenmeye başlanır. Dram yazarı Thlaps, konuyu tiyatroya taşır. Abdera halkının her iki kesimi de sanki kendileriyle ilgili hiçbir şey yokmuş gibi, tiyatroyu seyrederken katıla katıla gülerler.
Bir arkadaşının ısrarıyla oyunu seyretmeye giden Demokritos, oyundan sonra bütün eşyasını toplayıp Abdera’dan ayrılır, kimseye nereye gideceğini söylemez. O zamandan sonra kendisinden bir daha haber alınmaz.
Olayın burasının bir başka versiyonu da şu şekildedir:
Demokritos ‘Eşeğin gölgesi’ hikâyesini anlatıp hızla yola koyulur, Abdera’yı terkeder. Bütün bir Abdera şehir halkı Demokritos’a “Sonunda ne oldu? Eşeğe ne oldu ? Eşeğin gölgesi davası nasıl sonuçlandı? “ şeklinde sorular sorarlar. Demokritos, tekrar geri döner ve :
“Abderalılar ! Size şehre dair çok önemli şeyler anlatmaya çalıştım, dinlemediniz, alışkanlıklarınızı sürdürdünüz. Şimdi de anlattığım hikâyedeki eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz. Ne sizin bu durumunuzla ilgili fikrimi söyleyeceğim, ne de eşeğin gölgesinin ne olduğunu…” diyerek yürüyüp gider.
Hikâyemiz böyle…
Wieland diyor ki: Abderalılar hiçbir millet, ‘ağaçlardan ormanı görmemek’ özelliğinde onların eline su dökemezdi.. Fakat şu iyi taraflarını da kabul etmek lazım, aralarından biri, hiç kimse daha önce söylemediği halde, herkesin söyleyebileceği bir şey bulup söyleyince, hepsi derin bir uykudan uyanmış gibi olurlar, burunlarının önünde duran şeyi nihayet fark ederler, onu daha önce nasıl olup da görmediklerine pek şaşarlar….
Gelelim: Kıssadan Hisse’ye:
Tarihsel gerçekliğini bütünüyle bugüne taşıyamasa da, izler taşıyan şehrimize, Wieland’ın bir kurgu şehri ve halkı olan Abdera ve Abderalıları hatırlatmak; “nelerle meşgul olması gerekirken, nelerle meşgul olmadığı”na işaret etmek bakımından önemlidir diye düşünürüz.
Çözülmeye başlayan bir şehir halkının tartıştıkları, taşıdıkları ve taşırdıkları o şehrin “varlık sebebi”ne yabancılaşıp yabancılaşmadığını ortaya çıkarır.
Şehrimizin “ne ile uğraştığı” gelecek nesillerin “ne ile uğraşmaları gerektiği”nin de işareti niteliğindedir.
Onun için bağlamından kopmuş bir “futbol” cinnetinin veya bir başka “enerji tüketim mahbesi”nin bütün bir şehri, hatta ülkeyi nerelere kadar götürebileceğini bir de Wieland’ın “Abderalılar”ından aktaralım istedik..
(Günebakış, 21 Ekim 2009)
13 Ekim 2009 Salı
ŞEHİRDE SADO-MAZOŞİST EĞİLİMLER VE TOKİ (II)
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Derler ki; Büyük İskender zamanında son derece mahir ve gaddar bir korsan varmış. Akdenizde soymadık, talan edilmemiş gemi bırakmamış. Sonunda yakalanmış. İskender’in huzuruna çıkarmışlar. İskender hiddetle: “Bre mel’un, nasıl işledin bu kadar cürmü?” diye bağırmış. Korsan son derece sakin bir edayla, “Yaptıklarımız arasında fark göremiyorum, Haşmetmeap!” demiş. “Tek fark, şu anda sizin bana hesap soracak kadar güçlü olmanız.”
Adına son yıllarda “kentsel dönüşüm” denen ve 1930’ların fabrika üretim biçimlerinin ortaya çıkardığı “toplu yerleşim”in, daha doğrusu “toplu istif”in yaklaşık seksen-yüz yıl sonra kurgu filmlerin yaratıkları gibi, yeniden dirilişine şahit oluyoruz… Devletin bu yöndeki organı TOKİ ve “bir kısım yerel yönetimler” marifetiyle 2000’li yıllar versiyonunu gördükçe yukarıdaki hikâyeyi hatırladım. Yaşananlarla hikayedeki tek fark: Şehirlerin nasıl katledildiğine dair kimsenin kimseye hesap sormaması, soramaması. Katledenin de, katledilenin de, katliamları seyredenlerin de “hesap sorma” diye bir dertleri yok…
TOKİ ve yerel yönetimler “kentsel dönüşüm” ve “konut seferberliği” başlatmadan önce “kafa seferberliği“ başlatmalıydı, ancak zaman geçti… Talanın boyutları büyük. Bu kafalar masum değil. Tabii “şehir, mimarî, doku, tarih, coğrafya, estetik, yaşanabilir mekân, vs. vs.” gibi derdi olan için böyle.
Şu “kentsel dönüşüm” denen sihirli sözcük adına şehirlerimiz nasıl da katlediliyor! Bunu ancak gelecek nesiller anlayabilecek !
Ülkenin toplu konut, kentsel dönüşüm ıslah, imar, inşa ve düzenleyici katalizörü olması gereken TOKİ’nin idrakleri “dörtköşe tavla zarı”ndan ibaret müteahhitlerden hiç de farkı yok. Tek farkı, “piyasadaki müteahhitlerin pastasına ortak olmak (!)”. Yâni devlet gücüyle toplu konutta rakip tanımayan “tekel” olmak..
Maalesef Türkiye; TOKİ aracılığıyla şehirlerinin, ilçelerinin hatta beldelerinin yaşanılır hale gelebileceği bir “tarihî fırsat”ı heba etti, kaybetti. TOKİ’nin uygulamalarının bu anlamda bir “katliam” olduğunu söylemek çok bu abartılı olur?
Oysa; TOKİ, “Konut seferberliği”ne çıkmadan önce zahmet edip de Turgut Cansever’e kulak verseydi, onu biraz okusaydı, “bu adam ne demek istiyor?” diye sorsaydı, bütün bu katliamları ve sonraki nesillere de “katliam örneği” olabilecek binlerce mekanın sorumluluğundan kurtulmuş ve “seyyiatlarını hasenata çevirmiş” olurdu !
Bunun için öncelikle “idrak” sonra “inşa”… Bunların olabilmesi için de bir “medeniyet bilinci”na sahip olmak gerekiyor.
Olmayan bir şeyle “oluş” gerçekleşmiyor !
TOKİ, Başkanı marifetiyle öğünerek ek ifadede bulunuyor: “Osmanlı ve Selçuklu dönemi konut mimari özelliklerini yansıtan mahalleler kurulacak.. Nostaljik mahalleler kurulacak.”
Eyvah !
“Nostaljik mahalle” kurulacak… Yâni artık “yaşaması ve yaşanması mümkün olmayan” gemişte kalmış mekânlar, şehir halkına bir turist merakıyla “seyrettirilecek” ! Herhalde o nostaljik mekanlar seyredenlere şöyle seslenecek: “Bana bakmayın, ibret de almayın ! Çünkü artık benim yaşadığım ve yaşayacağım iklim geçti. Bir daha da gelmeyecek ! Belki benim varlığım bile hayalden ibaret !” Hoş; TOKİ’nin “nostaljik mahallesi”nden nasıl bir “arabesk mekânlar” ortaya çıkacağını kestirebiliyoruz.
“Nostaljik mahalle”lerle şehir ölüler müzesi haline dönüşecek.
Hem hangi Osmanlı ve Selçuklu konut mimarisinden bahsediyor TOKİ ? Var mı, böyle bir örnek? Günümüz insanına sunulabilecek tarihî örnekleri nereden bulacaklar merak ediyorum. Tarihî yaşama mekânlarını günümüzde güncelleyerek yaşanılır kılacak kafa var mı? Eğer var idiyse 15 şehir kurmadan önce neredeydiler ? Niçin 100 bin nüfuslu 15 şehir’de bunu uygulamamışlardır?
TOKİ; öğünerek iddia ettiği gibi keşke 15 şehir kursaydı ! Hiç olmazsa ifsadı bu 15 şehirle sınırlı olurdu. Oysa ki; (kendi beyanına göre) 81 il ve 1420 ilçede toplu konutlar yapmış. Yazımıza uygun bir deyimle; 81 il ve 1420 ilçede “toplu ifsat”.. Tüm şehirlerimizin ‘TOKİ konut virüsü’yle ifsadı…
Bütün hücumlarımıza rağmen muhtemel bir şerh düşmekte de fayda var: TOKİ’nin bu cümlesinin somut tezahürlerini merakla bekliyoruz.
Modern zamanlarda “toplu konutların dışında yaşama mekânları oluşturulabilir mi?” sorusunu bile sormaya tahammül edememenin sonucu gelinen şehirleşme ve toplumsal dokuya Üstad Necip Fazıl’ın “Apartman” şiiriyle temas edersek:
“Üst üste insan türü,
Bu ne hayat, götürü!
Yakınlıktan ötürü
Kaçıp gitmiş yakınlık...”
Muhakkik Mimar Turgut Cansever’den bir şehir tarifi okuyoruz: “Şehir, ahlakın, sanatın felsefenin ve dini düşüncenin geliştiği ortam olarak, insanın bu dünyadaki vazifesini, en üst düzeyde varlığın anlamını tamamladığı ortamdır. Bu idrak, şehir biçiminin oluşmasını sağlar ve insanın en üst gelişme düzeyine ulaşmasının temeli olur…”
Müthiş ! Şehrin en üst idrakte anlamı budur işte: İnsanın bu dünyadaki vazifesini, varlığın anlamını tamamladığı ortam..
Gene Cansever, varlık tasavvurunun mimari ve sosyal taleplerle ilişkisine dikkat çekiyor:
“Varlığın bütünlüğünü kapsayan yaradılışa ait kozmik, metafizik tasavvurumuz ve bu tasavvura ait kuvvetler hiyerarşisine ilişkin inançlarımız, her kararımızın temelini oluşturduğu gibi üslubu da vücuda getirir….
Burada insan-konut-toplum, vs. ilişkilerine girmek istemiyoruz. Öncelikle ilgililer ve TOKİ, merak edip Turgut Cansever’in başta İslam’da Şehir ve Mimari isimli eseri olmak üzere diğer eserlerine zahmet edip göz atarsalar, biraz olsun vebalden kurtulurlar.
Cansever, 1980’lerin başında hem muhtemel tehlikeye dikkat çekiyor hem de (insanın yaşama mekanı konusunda kafa yoramayacaklara) kolay ve basit bir formül teklif ediyor: “Bugün Cumhuriyet tarihinin en büyük inşaat ve ev programı harekete geçirilmek üzeredir. Bütün değer sistemlerini şuurla diğer ilgili saha meselelerini de halledecek şekilde yeniden kurmak, bu dev yatırım programını ev mimarisine üslup özelliklerini kazandırarak gerçekleştirmek bir vazife ve zarurettir.
Ev Mimarisinin üslup meselesinin başarılı çözümleri yakın tarihe kadar devam edegelmiş olan Türk-Osmanlı Anadolu ev mimarisinin mahallî an’anelerinde mevcuttur. Meselenin en dolaysız, doğru, gerçek ve başarılı çözümü bu mahalli ev mimari an’anelerini, bazen gerekli olabilecek teknolojik gelişmeleri de yaparak devam ettirmektir. Böylece Türk toplumu şahsiyetini, yaşama üslubunu ve şahsiyetli bir mimarî çevreyi yeniden kurabilecektir…”
Tekrar edelim: Maalesef TOKİ eliyle böylesine bir tarihi fırsat heba edildi. Hebanın da ötesinde TOKİ adeta, “Toplu Katliam İdaresi” şeklinde hareket ederek, “örnek toplu yerleşim”lere değil “örnek toplu yerlebir etme”lere, yol açtı.
TOKİ, 2009 yılının sonunda, garabet bir şekilde Osmanlı ve Selçuklu dönemi konut mimari özelliklerini yansıtan mahalle...”leri hatırlayıp, “nostaljik” biçimde oluşturmaya çabalayacağına, 25 yıl önceden bugünlere seslenen Cansever’e kulak verseydi, faili olduğu “toplu katliam”lar yerine “toplu ihya”lara sebep olabilirdi.
Kime ne söylüyoruz? Veya kime kimden bahsediyoruz?
Hz. Mevlâna’yı hatırlıyoruz: “Hikmeti ehil olmayana söyleme, hikmete yazık etmiş olursun. Ehlinden de saklama, ehline yazık etmiş olursun !”
Hz. Mevlâna’nın uyarısına rağmen, affına sığınarak dilimizi tutamayarak gene de söyledik.
Çok geç kalındı. Şehir katliamları artık durdurulamaz aşamaya geldi ama gene de, şehir yöneticileriyle birlikte TOKİ’nin önce, “imkanları”nı geliştirecek değil “idrakleri”ni değiştirecek “terbiye”ye ihtiyacı var!
Aksi halde devlet eliyle şehir katli’ne devam ederler… Devam da ediliyor zaten..
Modern şehirlerimizde yapılan büyük toplu konutlar ve özellikle kamu binalarının belki de yüzyılları aşan bir kalıcılığı olacağı düşünüldüğünde, “model olma” kalite ve vasıfta inşa edilmeleri gerekmiyor muydu, gerekmiyor mu ? Ha keza diğer yapılar ve özellikle de binalar da öyle değil mi? Bugün, kooperatif tarzındaki toplu yapılardan tutunuz da devletin TOKİ eliyle inşa ettiği toplu konutlara baktığınızda “toplu mezarlık”lardan farkı var mıdır dersiniz?
Hem de öyle bir toplu mezarlık ki ! İnsana ürperti veren türden !
TOKİ ne yaptığına ve ne yapacağına bir de bu “veche”den yâni perspektiften bakabilir mi dersiniz?
TOKİ’nin 81 ilde yaptıklarına, hemen yanıbaşımızda da Trabzon’daki toplu konutlara bu gözle bakmaya ne dersiniz?
Son bir not: Önceki yazımızı okuyan “zahid” bir dostumuz “Niçin böyle yazıyorsun? Mezbeleliklerden toplu konutlar, gecekondulardan yaşanılar mekanlar çıkaran TOKİ değil mi?” diye sormuş ve bu konutların “yeni sosyal ilişkiler zemini açtığı”ndan bahsetmişti. Yazımızı okuma zahmetine katlanılır mı bilmem ama, sorunun cevabı yazımızın içerisinde. Kaotik bir zihniyete işaret etmektir muradımız.
Son söz: Betonlaşmış kafaların “hazır beton”larında hayat sürmek, “hayattan muhacir” yaşamaktır.
(Günebakış, 14 Ekim 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Derler ki; Büyük İskender zamanında son derece mahir ve gaddar bir korsan varmış. Akdenizde soymadık, talan edilmemiş gemi bırakmamış. Sonunda yakalanmış. İskender’in huzuruna çıkarmışlar. İskender hiddetle: “Bre mel’un, nasıl işledin bu kadar cürmü?” diye bağırmış. Korsan son derece sakin bir edayla, “Yaptıklarımız arasında fark göremiyorum, Haşmetmeap!” demiş. “Tek fark, şu anda sizin bana hesap soracak kadar güçlü olmanız.”
Adına son yıllarda “kentsel dönüşüm” denen ve 1930’ların fabrika üretim biçimlerinin ortaya çıkardığı “toplu yerleşim”in, daha doğrusu “toplu istif”in yaklaşık seksen-yüz yıl sonra kurgu filmlerin yaratıkları gibi, yeniden dirilişine şahit oluyoruz… Devletin bu yöndeki organı TOKİ ve “bir kısım yerel yönetimler” marifetiyle 2000’li yıllar versiyonunu gördükçe yukarıdaki hikâyeyi hatırladım. Yaşananlarla hikayedeki tek fark: Şehirlerin nasıl katledildiğine dair kimsenin kimseye hesap sormaması, soramaması. Katledenin de, katledilenin de, katliamları seyredenlerin de “hesap sorma” diye bir dertleri yok…
TOKİ ve yerel yönetimler “kentsel dönüşüm” ve “konut seferberliği” başlatmadan önce “kafa seferberliği“ başlatmalıydı, ancak zaman geçti… Talanın boyutları büyük. Bu kafalar masum değil. Tabii “şehir, mimarî, doku, tarih, coğrafya, estetik, yaşanabilir mekân, vs. vs.” gibi derdi olan için böyle.
Şu “kentsel dönüşüm” denen sihirli sözcük adına şehirlerimiz nasıl da katlediliyor! Bunu ancak gelecek nesiller anlayabilecek !
Ülkenin toplu konut, kentsel dönüşüm ıslah, imar, inşa ve düzenleyici katalizörü olması gereken TOKİ’nin idrakleri “dörtköşe tavla zarı”ndan ibaret müteahhitlerden hiç de farkı yok. Tek farkı, “piyasadaki müteahhitlerin pastasına ortak olmak (!)”. Yâni devlet gücüyle toplu konutta rakip tanımayan “tekel” olmak..
Maalesef Türkiye; TOKİ aracılığıyla şehirlerinin, ilçelerinin hatta beldelerinin yaşanılır hale gelebileceği bir “tarihî fırsat”ı heba etti, kaybetti. TOKİ’nin uygulamalarının bu anlamda bir “katliam” olduğunu söylemek çok bu abartılı olur?
Oysa; TOKİ, “Konut seferberliği”ne çıkmadan önce zahmet edip de Turgut Cansever’e kulak verseydi, onu biraz okusaydı, “bu adam ne demek istiyor?” diye sorsaydı, bütün bu katliamları ve sonraki nesillere de “katliam örneği” olabilecek binlerce mekanın sorumluluğundan kurtulmuş ve “seyyiatlarını hasenata çevirmiş” olurdu !
Bunun için öncelikle “idrak” sonra “inşa”… Bunların olabilmesi için de bir “medeniyet bilinci”na sahip olmak gerekiyor.
Olmayan bir şeyle “oluş” gerçekleşmiyor !
TOKİ, Başkanı marifetiyle öğünerek ek ifadede bulunuyor: “Osmanlı ve Selçuklu dönemi konut mimari özelliklerini yansıtan mahalleler kurulacak.. Nostaljik mahalleler kurulacak.”
Eyvah !
“Nostaljik mahalle” kurulacak… Yâni artık “yaşaması ve yaşanması mümkün olmayan” gemişte kalmış mekânlar, şehir halkına bir turist merakıyla “seyrettirilecek” ! Herhalde o nostaljik mekanlar seyredenlere şöyle seslenecek: “Bana bakmayın, ibret de almayın ! Çünkü artık benim yaşadığım ve yaşayacağım iklim geçti. Bir daha da gelmeyecek ! Belki benim varlığım bile hayalden ibaret !” Hoş; TOKİ’nin “nostaljik mahallesi”nden nasıl bir “arabesk mekânlar” ortaya çıkacağını kestirebiliyoruz.
“Nostaljik mahalle”lerle şehir ölüler müzesi haline dönüşecek.
Hem hangi Osmanlı ve Selçuklu konut mimarisinden bahsediyor TOKİ ? Var mı, böyle bir örnek? Günümüz insanına sunulabilecek tarihî örnekleri nereden bulacaklar merak ediyorum. Tarihî yaşama mekânlarını günümüzde güncelleyerek yaşanılır kılacak kafa var mı? Eğer var idiyse 15 şehir kurmadan önce neredeydiler ? Niçin 100 bin nüfuslu 15 şehir’de bunu uygulamamışlardır?
TOKİ; öğünerek iddia ettiği gibi keşke 15 şehir kursaydı ! Hiç olmazsa ifsadı bu 15 şehirle sınırlı olurdu. Oysa ki; (kendi beyanına göre) 81 il ve 1420 ilçede toplu konutlar yapmış. Yazımıza uygun bir deyimle; 81 il ve 1420 ilçede “toplu ifsat”.. Tüm şehirlerimizin ‘TOKİ konut virüsü’yle ifsadı…
Bütün hücumlarımıza rağmen muhtemel bir şerh düşmekte de fayda var: TOKİ’nin bu cümlesinin somut tezahürlerini merakla bekliyoruz.
Modern zamanlarda “toplu konutların dışında yaşama mekânları oluşturulabilir mi?” sorusunu bile sormaya tahammül edememenin sonucu gelinen şehirleşme ve toplumsal dokuya Üstad Necip Fazıl’ın “Apartman” şiiriyle temas edersek:
“Üst üste insan türü,
Bu ne hayat, götürü!
Yakınlıktan ötürü
Kaçıp gitmiş yakınlık...”
Muhakkik Mimar Turgut Cansever’den bir şehir tarifi okuyoruz: “Şehir, ahlakın, sanatın felsefenin ve dini düşüncenin geliştiği ortam olarak, insanın bu dünyadaki vazifesini, en üst düzeyde varlığın anlamını tamamladığı ortamdır. Bu idrak, şehir biçiminin oluşmasını sağlar ve insanın en üst gelişme düzeyine ulaşmasının temeli olur…”
Müthiş ! Şehrin en üst idrakte anlamı budur işte: İnsanın bu dünyadaki vazifesini, varlığın anlamını tamamladığı ortam..
Gene Cansever, varlık tasavvurunun mimari ve sosyal taleplerle ilişkisine dikkat çekiyor:
“Varlığın bütünlüğünü kapsayan yaradılışa ait kozmik, metafizik tasavvurumuz ve bu tasavvura ait kuvvetler hiyerarşisine ilişkin inançlarımız, her kararımızın temelini oluşturduğu gibi üslubu da vücuda getirir….
Burada insan-konut-toplum, vs. ilişkilerine girmek istemiyoruz. Öncelikle ilgililer ve TOKİ, merak edip Turgut Cansever’in başta İslam’da Şehir ve Mimari isimli eseri olmak üzere diğer eserlerine zahmet edip göz atarsalar, biraz olsun vebalden kurtulurlar.
Cansever, 1980’lerin başında hem muhtemel tehlikeye dikkat çekiyor hem de (insanın yaşama mekanı konusunda kafa yoramayacaklara) kolay ve basit bir formül teklif ediyor: “Bugün Cumhuriyet tarihinin en büyük inşaat ve ev programı harekete geçirilmek üzeredir. Bütün değer sistemlerini şuurla diğer ilgili saha meselelerini de halledecek şekilde yeniden kurmak, bu dev yatırım programını ev mimarisine üslup özelliklerini kazandırarak gerçekleştirmek bir vazife ve zarurettir.
Ev Mimarisinin üslup meselesinin başarılı çözümleri yakın tarihe kadar devam edegelmiş olan Türk-Osmanlı Anadolu ev mimarisinin mahallî an’anelerinde mevcuttur. Meselenin en dolaysız, doğru, gerçek ve başarılı çözümü bu mahalli ev mimari an’anelerini, bazen gerekli olabilecek teknolojik gelişmeleri de yaparak devam ettirmektir. Böylece Türk toplumu şahsiyetini, yaşama üslubunu ve şahsiyetli bir mimarî çevreyi yeniden kurabilecektir…”
Tekrar edelim: Maalesef TOKİ eliyle böylesine bir tarihi fırsat heba edildi. Hebanın da ötesinde TOKİ adeta, “Toplu Katliam İdaresi” şeklinde hareket ederek, “örnek toplu yerleşim”lere değil “örnek toplu yerlebir etme”lere, yol açtı.
TOKİ, 2009 yılının sonunda, garabet bir şekilde Osmanlı ve Selçuklu dönemi konut mimari özelliklerini yansıtan mahalle...”leri hatırlayıp, “nostaljik” biçimde oluşturmaya çabalayacağına, 25 yıl önceden bugünlere seslenen Cansever’e kulak verseydi, faili olduğu “toplu katliam”lar yerine “toplu ihya”lara sebep olabilirdi.
Kime ne söylüyoruz? Veya kime kimden bahsediyoruz?
Hz. Mevlâna’yı hatırlıyoruz: “Hikmeti ehil olmayana söyleme, hikmete yazık etmiş olursun. Ehlinden de saklama, ehline yazık etmiş olursun !”
Hz. Mevlâna’nın uyarısına rağmen, affına sığınarak dilimizi tutamayarak gene de söyledik.
Çok geç kalındı. Şehir katliamları artık durdurulamaz aşamaya geldi ama gene de, şehir yöneticileriyle birlikte TOKİ’nin önce, “imkanları”nı geliştirecek değil “idrakleri”ni değiştirecek “terbiye”ye ihtiyacı var!
Aksi halde devlet eliyle şehir katli’ne devam ederler… Devam da ediliyor zaten..
Modern şehirlerimizde yapılan büyük toplu konutlar ve özellikle kamu binalarının belki de yüzyılları aşan bir kalıcılığı olacağı düşünüldüğünde, “model olma” kalite ve vasıfta inşa edilmeleri gerekmiyor muydu, gerekmiyor mu ? Ha keza diğer yapılar ve özellikle de binalar da öyle değil mi? Bugün, kooperatif tarzındaki toplu yapılardan tutunuz da devletin TOKİ eliyle inşa ettiği toplu konutlara baktığınızda “toplu mezarlık”lardan farkı var mıdır dersiniz?
Hem de öyle bir toplu mezarlık ki ! İnsana ürperti veren türden !
TOKİ ne yaptığına ve ne yapacağına bir de bu “veche”den yâni perspektiften bakabilir mi dersiniz?
TOKİ’nin 81 ilde yaptıklarına, hemen yanıbaşımızda da Trabzon’daki toplu konutlara bu gözle bakmaya ne dersiniz?
Son bir not: Önceki yazımızı okuyan “zahid” bir dostumuz “Niçin böyle yazıyorsun? Mezbeleliklerden toplu konutlar, gecekondulardan yaşanılar mekanlar çıkaran TOKİ değil mi?” diye sormuş ve bu konutların “yeni sosyal ilişkiler zemini açtığı”ndan bahsetmişti. Yazımızı okuma zahmetine katlanılır mı bilmem ama, sorunun cevabı yazımızın içerisinde. Kaotik bir zihniyete işaret etmektir muradımız.
Son söz: Betonlaşmış kafaların “hazır beton”larında hayat sürmek, “hayattan muhacir” yaşamaktır.
(Günebakış, 14 Ekim 2009)
6 Ekim 2009 Salı
ŞEHİRDE SADO-MAZOŞİST EĞİLİMLER ve TOKİ (I)
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Bir insanı katletmekle, bir şehri katletmek arasında fark var mıdır?
Aslında yok!
İnsanın katli “büyük suç”tur ama şehrin katli, farkına varılamayacak şekilde tedrîcen gerçekleşen, belki de uzun yıllar sonra ancak anlaşılabilecek, farkına varılabilecek ve suçluların zor belirleneceği bir katliamdır. Esef verici olanı da şudur ki; yıllara yayılan katliam ve suç, sonunda “zaman aşımı”na uğruyor, ortadan kalkıyor ve suçlular beraat ediyor.
Elbette ki “Şehir katli”nden düşmanların, yabancıların şehri işgal ve istila edip, yakılıp yakılmasını kasdetmiyoruz. Kastımız; şehre yaptıklarının “niçin”i ve “nasıl”ının hesabını veremeyenlerin, önünü göremeyenlerin “şehre hizmet” adına yaptıkları kötülüklerin sonuçta “katliâm”a dönüşmesi…
Birinde katliam, suç sabitken; diğerinde katliam zamana yayılıyor… Şehre yapılan “seyir halinde katliam…” Dinamik, hareketli ve suç ortaklarını her nesilden bulabilecek, içerisine dahil edebilecek bir süreç.. İşlenen bir suçun, gelecek nesillerce de, suçu “ilk işleyen”lerin mirasçısı olarak devam ettirilmesi…
Şehri tedricen katl… Adım adım, derece derece, yavaş yavaş… Bu hal, yâni şehrin imal, inşa ve ihya edilecek her yerine istilâcılar gibi saldırarak şehri tedrîcen katletmek, dışa vurulmuş bir sado-mazoşizmdir. Sado-Mazoşizm; yâni hem kendine, hem de başkasına eziyetten hoşlanma, zevk alma hali.. Bu sado-mazoşizmin doğrudan ortakları olduğu gibi; tüm şehir halkı, kayıtsız bir biçimde seyircidir ve dolaylı olarak bu katliamlara ortaktır.
Bu katliam ve sado-mazoşizm, çoğu kez şehrin “dönüşmesi” adına yapılıyor. Adına “kentsel dönüşüm” dediğinizde katliam ve suç da ortadan kalkmış oluyor ! Katlediciler, sado-mazoşistler alkışlanıyor !
Bu tesbitlerimizden sonra ülke haritamıza baktığımızda…
Şehirlerimizi “dönüştürme” adına nasıl bir “katl çığırı” açtığının farkında olmayanların en mâhiri devlet kuruluşu TOKİ… “2003-2009 yılları arasında ‘planlı kentleşme ve konut üretimi’ programı kapsamında başlattığı”nı söylediği ‘konut seferberliği’nde “kaç tane” konut yaptığıyla övünüyor: “81 İl 641 ilçe, 1.420 şantiyede 386 bin 736 konut. Bu rakam 100 bini aşkın nüfuslu 15 adet şehir demektir.”
Müthiş ! Neye sebep olduğunun, ne yaptığının farkında mıdır TOKİ? 15 adet şehir, antik çağların 15 site devleti demek…
Devam ediyor TOKİ: “Yerel yönetimlerle müştereken başlattığımız büyük kapsamlı Kentsel Yenileme Programı doğrultusunda 148 Belediye ile toplam 162 bin 886 konutluk gecekondu dönüşüm çalışmaları yapılarak, 81 bölgede 40 bin 33 konutluk uygulama başlatılmıştır.”
TOKİ’nin diğer “marifet”lerinden bahsetmeye gerek yok.
TOKİ; neredeyse modern çağda bir ülke kuracak büyüklüğe erişen bu devasa uğraşında “örnek yerleşim birimleri oluşturmaya, tarihi doku ve yöresel mimarinin geliştirilmesi”ne ağırlık vermiş ve verecekmiş.
Gülsek mi ağlasak mı, dövünsek mi, çıldırsak mı, yoksa intihar mı etsek? Bilemiyorum. Çünkü bu “yaptığından habersiz” ifadeler karşısında insanın “hayattan iltica” etmesi kaçınılmaz gibi.
TOKİ adeta marifetlerini ortaya dökeyim derken, (anlayanlar için) “şecaat arzederken sirkatin söyler” tarzında birinci ağızdan katliam hikâyelerini anlatıyor.
Nasıl mı? Söyler misiniz TOKİ’nin bugüne kadar ürettiğini söylediği 386 bin konut ve diğer yapılarının hangisi size “tarihi doku, yöresel mimari ve örnek yerleşim birimi”ni yansıtıyor? Bunlardan en küçük bir iz var mı kurduğu 15 şehirde ? Tam aksine, hiçbir mimari değeri olmayan, hiçbir tarihî, yerel ve estetik çizgiler taşımayan, bildiğimiz o sıradan apartmanların seri şekilde devamından başka bir şey değil yaptıkları.. Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle “Moğol ordugâhları!” üretmeye devam..
Oysa böyle mi olmalıydı?
Devlet öncülüğünde yapılacak “şehir dönüşüm” çalışmalarının nasıl bir “tarihî mes’uliyet”i ihtar ettiğinin bilinciyle hareket ederek, sadece bugünkü değil, gelecek nesillere de örnek olabilecek “yapı tasarımları” ortaya konulabilmeliydi.
Gelelim toplu konutların modern şehirle ilişkisine…
Aslında modernizmin kamusal alandaki en belirgin ve müşahhas yüzüdür toplu konut ve apartman… 20. yy. ilk yarısında şehirlere akın eden, fabrikalarda “iskan” edilmek zorunda kalınan insan kütlelerinin acil barınak ihtiyacına bir çözüm olarak zirveye çıkmış olan toplu konut ve apartman modeli daha sonra sosyalist ülkeler tarafından da devralınmıştı. Hiçbir insanî özellik ve değer taşımayan, insanları istif hale getiren yığınlardan ibaret bir “yaşama biçimi”… İnsanımız toplu konutlarda o derece terbiye edildi ki bugün istif olmak ve istif edilmekten sado-mazoşist bir haz alır hale gelindi.
Aslına bakılacak olursa bu görünen yüz, yeni hayat modeliyle birlikte eski yaşama ve yerleşim düzenine kökten bir “unutuş”u içerisinde barındırıyordu. TOKİ ise bunun en güncel versiyonunu temsil ediyor. Zihniyet aynı ! Muhteva aynı ! 1930’ların Türkiye’sinde tek parti programındaki deyimle: “Usûl beynelmilel üslup Türk”. Toplu konut; bunun cilalanmış ve 2000’li yıllara uyarlanmış hali… Ama ruhen köhne bir zamanı temsil ediyor: İkinci dünya savaşı, fabrika, sanayi, emeğin sömürülmesini temsil ediyor toplu konut.. Ama şimdi o kadar olağan hale geldi ki bu tür yerleşim tarzı, kimsenin hiç bir itiraz edecek mecali kalmadı. Çünkü kimsenin hiçbir örneği, modeli yok.
İnsanın zihniyet dünyası işgal edildi, bu konuda yeni şeyler düşünecek boşluk bırakılmadı. Devlet eliyle tutsaklık bu olsa gerek. Yâni TOKİ eliyle kuşatılmak..
Önümüzdeki yazıda konuya devam edeceğiz…
(Günebakış, 7 Ekim 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Bir insanı katletmekle, bir şehri katletmek arasında fark var mıdır?
Aslında yok!
İnsanın katli “büyük suç”tur ama şehrin katli, farkına varılamayacak şekilde tedrîcen gerçekleşen, belki de uzun yıllar sonra ancak anlaşılabilecek, farkına varılabilecek ve suçluların zor belirleneceği bir katliamdır. Esef verici olanı da şudur ki; yıllara yayılan katliam ve suç, sonunda “zaman aşımı”na uğruyor, ortadan kalkıyor ve suçlular beraat ediyor.
Elbette ki “Şehir katli”nden düşmanların, yabancıların şehri işgal ve istila edip, yakılıp yakılmasını kasdetmiyoruz. Kastımız; şehre yaptıklarının “niçin”i ve “nasıl”ının hesabını veremeyenlerin, önünü göremeyenlerin “şehre hizmet” adına yaptıkları kötülüklerin sonuçta “katliâm”a dönüşmesi…
Birinde katliam, suç sabitken; diğerinde katliam zamana yayılıyor… Şehre yapılan “seyir halinde katliam…” Dinamik, hareketli ve suç ortaklarını her nesilden bulabilecek, içerisine dahil edebilecek bir süreç.. İşlenen bir suçun, gelecek nesillerce de, suçu “ilk işleyen”lerin mirasçısı olarak devam ettirilmesi…
Şehri tedricen katl… Adım adım, derece derece, yavaş yavaş… Bu hal, yâni şehrin imal, inşa ve ihya edilecek her yerine istilâcılar gibi saldırarak şehri tedrîcen katletmek, dışa vurulmuş bir sado-mazoşizmdir. Sado-Mazoşizm; yâni hem kendine, hem de başkasına eziyetten hoşlanma, zevk alma hali.. Bu sado-mazoşizmin doğrudan ortakları olduğu gibi; tüm şehir halkı, kayıtsız bir biçimde seyircidir ve dolaylı olarak bu katliamlara ortaktır.
Bu katliam ve sado-mazoşizm, çoğu kez şehrin “dönüşmesi” adına yapılıyor. Adına “kentsel dönüşüm” dediğinizde katliam ve suç da ortadan kalkmış oluyor ! Katlediciler, sado-mazoşistler alkışlanıyor !
Bu tesbitlerimizden sonra ülke haritamıza baktığımızda…
Şehirlerimizi “dönüştürme” adına nasıl bir “katl çığırı” açtığının farkında olmayanların en mâhiri devlet kuruluşu TOKİ… “2003-2009 yılları arasında ‘planlı kentleşme ve konut üretimi’ programı kapsamında başlattığı”nı söylediği ‘konut seferberliği’nde “kaç tane” konut yaptığıyla övünüyor: “81 İl 641 ilçe, 1.420 şantiyede 386 bin 736 konut. Bu rakam 100 bini aşkın nüfuslu 15 adet şehir demektir.”
Müthiş ! Neye sebep olduğunun, ne yaptığının farkında mıdır TOKİ? 15 adet şehir, antik çağların 15 site devleti demek…
Devam ediyor TOKİ: “Yerel yönetimlerle müştereken başlattığımız büyük kapsamlı Kentsel Yenileme Programı doğrultusunda 148 Belediye ile toplam 162 bin 886 konutluk gecekondu dönüşüm çalışmaları yapılarak, 81 bölgede 40 bin 33 konutluk uygulama başlatılmıştır.”
TOKİ’nin diğer “marifet”lerinden bahsetmeye gerek yok.
TOKİ; neredeyse modern çağda bir ülke kuracak büyüklüğe erişen bu devasa uğraşında “örnek yerleşim birimleri oluşturmaya, tarihi doku ve yöresel mimarinin geliştirilmesi”ne ağırlık vermiş ve verecekmiş.
Gülsek mi ağlasak mı, dövünsek mi, çıldırsak mı, yoksa intihar mı etsek? Bilemiyorum. Çünkü bu “yaptığından habersiz” ifadeler karşısında insanın “hayattan iltica” etmesi kaçınılmaz gibi.
TOKİ adeta marifetlerini ortaya dökeyim derken, (anlayanlar için) “şecaat arzederken sirkatin söyler” tarzında birinci ağızdan katliam hikâyelerini anlatıyor.
Nasıl mı? Söyler misiniz TOKİ’nin bugüne kadar ürettiğini söylediği 386 bin konut ve diğer yapılarının hangisi size “tarihi doku, yöresel mimari ve örnek yerleşim birimi”ni yansıtıyor? Bunlardan en küçük bir iz var mı kurduğu 15 şehirde ? Tam aksine, hiçbir mimari değeri olmayan, hiçbir tarihî, yerel ve estetik çizgiler taşımayan, bildiğimiz o sıradan apartmanların seri şekilde devamından başka bir şey değil yaptıkları.. Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle “Moğol ordugâhları!” üretmeye devam..
Oysa böyle mi olmalıydı?
Devlet öncülüğünde yapılacak “şehir dönüşüm” çalışmalarının nasıl bir “tarihî mes’uliyet”i ihtar ettiğinin bilinciyle hareket ederek, sadece bugünkü değil, gelecek nesillere de örnek olabilecek “yapı tasarımları” ortaya konulabilmeliydi.
Gelelim toplu konutların modern şehirle ilişkisine…
Aslında modernizmin kamusal alandaki en belirgin ve müşahhas yüzüdür toplu konut ve apartman… 20. yy. ilk yarısında şehirlere akın eden, fabrikalarda “iskan” edilmek zorunda kalınan insan kütlelerinin acil barınak ihtiyacına bir çözüm olarak zirveye çıkmış olan toplu konut ve apartman modeli daha sonra sosyalist ülkeler tarafından da devralınmıştı. Hiçbir insanî özellik ve değer taşımayan, insanları istif hale getiren yığınlardan ibaret bir “yaşama biçimi”… İnsanımız toplu konutlarda o derece terbiye edildi ki bugün istif olmak ve istif edilmekten sado-mazoşist bir haz alır hale gelindi.
Aslına bakılacak olursa bu görünen yüz, yeni hayat modeliyle birlikte eski yaşama ve yerleşim düzenine kökten bir “unutuş”u içerisinde barındırıyordu. TOKİ ise bunun en güncel versiyonunu temsil ediyor. Zihniyet aynı ! Muhteva aynı ! 1930’ların Türkiye’sinde tek parti programındaki deyimle: “Usûl beynelmilel üslup Türk”. Toplu konut; bunun cilalanmış ve 2000’li yıllara uyarlanmış hali… Ama ruhen köhne bir zamanı temsil ediyor: İkinci dünya savaşı, fabrika, sanayi, emeğin sömürülmesini temsil ediyor toplu konut.. Ama şimdi o kadar olağan hale geldi ki bu tür yerleşim tarzı, kimsenin hiç bir itiraz edecek mecali kalmadı. Çünkü kimsenin hiçbir örneği, modeli yok.
İnsanın zihniyet dünyası işgal edildi, bu konuda yeni şeyler düşünecek boşluk bırakılmadı. Devlet eliyle tutsaklık bu olsa gerek. Yâni TOKİ eliyle kuşatılmak..
Önümüzdeki yazıda konuya devam edeceğiz…
(Günebakış, 7 Ekim 2009)
29 Eylül 2009 Salı
MODERNİTE'NİN "METROPOL"LERİ ile ANTİKİTE'NİN "NEKROPOL"LERİ...
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Modern zamanlar, şehirlerimizi ruhunu kaybetmiş, organları çürümüş, sadece iskeletten ibaret bir hale getirdiği gibi, şehirlerin yarışırcasına birbirine benzemek istediği, birbirini klonlamaya çalıştığı “yapıştırma şehir” haline de getirdi/getiriyor. Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle “çıkartma kâğıdı şehri”…
İ.Calvino, “Görünmez Kentler”i anlattığı kitabında, Marco Polo ile Kubilay Hanın diyaloglarına yer verirken, elinde atlası kapatan Kubilay Han, Marco Polo’ya:
“Bakıyorum kentleri bizzat gidip gördüğünden daha iyi tanıyorsun atlas üzerinde” der. Marco Polo da; “Yolculuk yapa yapa farklılıkların kaybolduğunu fark ediyor insan: her kent bütün öteki kentlere benziyor sonuçta, biçim, düzen ve uzaklıkları değiş tokuş ediyor aralarında yerler, ‘biçim’siz, ince bir toz bulutu kaplıyor kıtaları. Oysa senin atlasın olduğu gibi koruyor bu farklılıkları: bir adın harflerindekine benzeyen o uyumlu nitelik çeşitliliğini.” Şeklinde cevap verir.
Biz de Trabzon’a dair gözlemlerimizi “uzaktan” gurbet duygusuyla yazıyor, bu manâda “seyr”ediyoruz. Şehrimiz Trabzon’u “atlas üzerinde tanıma”nın biraz ötesinde kadîm kimliğiyle tanımak ve söylediklerimizi bu “tanıma” üzerine bina etmek gibi bir yol izliyoruz.
Gerçekten de (modern zamanların yok ediciliğini de hesaba katarak) diğer şehirleri tanıdığımızda “fark”lılıkların kaybolduğunu bile fark edemiyoruz. Dikkat ettiğimizde: renksiz, tekdüze, gürültü ve yüksekliğin hakim olduğu ve “kent kimliği”nin bunlarla ifade edilir olduğu bir “patolojik şehir” haline düşmekte olduğunu görebiliyoruz.
Coğrafyaların bile tahrip edile edile, neredeyse “değiş tokuş” edilir hale geldiği bir “kıyamet zamanları”nı yaşıyor şehirlerimiz… Kıyamet zamanları yâni olağanüstü/olağandışı kaos zamanlarını… Bu gidişle şehirlerimizi kurtarmak için “Mesih”e ihtiyacımız olacak gibi.. Çünkü reel gerçeklik bizi hiç de şehirlerimizde “yaşanılabilir” bir geleceğe doğru götürmüyor…
Oysa medeniyet şehirleri, kadîm tarihlerinde “fark”ettirdiği, hissettirdiği, hazmettirdiği “kendine özgü” karakterini modern zamanlara taşıyabilmeli, sürdürebilmeli ve fark ettirebilmeli değil mi?
İçinde yaşarken kaotik, kompleks, hıza ayarlı günlük hayatta doğrudan fark edemediğiniz şehir bütününün bu halini, şehrin dışına çıkıp silüetini seyrettiğinizde görebiliyorsunuz. Ağustos ayında Trabzon’a gelirken Akçaabat yakınlarında uzaktan seyrettiğim Trabzon’un silüeti, ürpertici bir şekilde modern şehirlerin mermer yığınlarından ibaret “toplu mezarlık”larını andırıyordu. Toplu şehir değil toplu mezarlık… Tekrar tekrar baktım, hep aynı manzara… Yanımdakilere şehre dikkatlice bakmalarını söylediğimde, 14 yaşındaki oğlum ve eşim de “sanki mezarlığa benziyor” dediler. Zihnimi zorlayıp, görüntüden başka bir şehir silüeti çıkarayım dedim olmadı.
Toplu mezarlık.. Yâni nekropol… Ölüler kenti… Antik nekropolleri gezip görenler bir de Trabzon’a (veya başka bir modern kentimize) bu gözle baktıklarında aynı tabloyla karşılaşacaklardır sanıyorum. Abartmadan söylüyorum: Ankara’daki Karşıyaka mezarlığının uzaktan görüntüsü ile Trabzon’un uzaktan şehir görüntüsü aynı…
Bir şehrin varlığını “sürdürülebilir” kılabilmesi için en önemli iki unsur: Coğrafya ve Tarih… Bunların beslediği şehir kültürü… Trabzon her ikisine de yoğun olarak sahip bir şehir. Trabzon coğrafyası, bir şehir için önemli bir avantaj. Onun için kadîm zamanlardan beri “şehir” olarak varlığını sürdürmüş. Coğrafyası, şehrin bozulmasına müsaade etmeyici bir karaktere sahip. Modern zamanlara kadar şehrini korumayı sürdüren coğrafya, modern zamanlarla birlikte çözülmeye başlıyor ve bugünkü “kaotik şehir” manzarası meydana çıkıyor.
Niçin gayr-i insanî mermer yapılar, gökdelenler, plazalar öne çıkıyor da insanî yaşama mekanları görüntüye çıkamıyor?
Modern zamanların “metropol”leri ile antik zamanların “nekropol”leri buluşmuş, özdeşleşmiş. Her ikisi de aynı muhtevayı, aynı kütleyi taşıyor sanki. Bir turist merakıyla antikite’nin nekropollerini hayranlıkla gezmeye gerek yok artık. Yaşadığımız şehirlerde modernitenin insana özgü yaşama mekanlarına bakmak, tecessüs duygumuzu tatmin edebilir.
Suçlu kim?
Bu modern zamanların suçu değil, modern zamanlarda varolan ve şehirleri inşa, iğfal ve imha eden “kafa”ların ürünü… Suçluya suç işletecek fırsat vermemek ve ona zemin hazırlamamak. Bir şehrin mahvedilmemesi için ilk şart bu… Yerel yönetimlerin şehrin terminatörü haline geldiği, halkın ve eşrafın da sadece seyrettiği bir zamanda "Şehir Mesihleri” beklemekten başka ne yapılabilir?
Tarihî miras, coğrafya imtiyazı, insan potansiyeline tüm zamanlar boyunca sahip olan Trabzon’un bunlardan habersizliği affedilebilir bir durum mudur?
Yerel yöneticiler ve Trabzon’un “yetiştirdiği (!)” büyük (!)lerin, siyasîlerin, aydınların, vs. vs.lerin “kimlik” dendiğinde “futbol stadyumu”nu gösterdikleri bir şehir ıslah ve iflâhda ne zaman karar kılacak?
Şehrimizin görüntüsünü “nekropol”den çıkarmanın çetinliğini bilmekle birlikte, bir “ilk adım”a ihtiyaç yok mu?
Şehirlerimiz için “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” demekte geç mi kalındı?
Halâ da yapılacak şey var.
(Günebakış, 30 Eylül 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Modern zamanlar, şehirlerimizi ruhunu kaybetmiş, organları çürümüş, sadece iskeletten ibaret bir hale getirdiği gibi, şehirlerin yarışırcasına birbirine benzemek istediği, birbirini klonlamaya çalıştığı “yapıştırma şehir” haline de getirdi/getiriyor. Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle “çıkartma kâğıdı şehri”…
İ.Calvino, “Görünmez Kentler”i anlattığı kitabında, Marco Polo ile Kubilay Hanın diyaloglarına yer verirken, elinde atlası kapatan Kubilay Han, Marco Polo’ya:
“Bakıyorum kentleri bizzat gidip gördüğünden daha iyi tanıyorsun atlas üzerinde” der. Marco Polo da; “Yolculuk yapa yapa farklılıkların kaybolduğunu fark ediyor insan: her kent bütün öteki kentlere benziyor sonuçta, biçim, düzen ve uzaklıkları değiş tokuş ediyor aralarında yerler, ‘biçim’siz, ince bir toz bulutu kaplıyor kıtaları. Oysa senin atlasın olduğu gibi koruyor bu farklılıkları: bir adın harflerindekine benzeyen o uyumlu nitelik çeşitliliğini.” Şeklinde cevap verir.
Biz de Trabzon’a dair gözlemlerimizi “uzaktan” gurbet duygusuyla yazıyor, bu manâda “seyr”ediyoruz. Şehrimiz Trabzon’u “atlas üzerinde tanıma”nın biraz ötesinde kadîm kimliğiyle tanımak ve söylediklerimizi bu “tanıma” üzerine bina etmek gibi bir yol izliyoruz.
Gerçekten de (modern zamanların yok ediciliğini de hesaba katarak) diğer şehirleri tanıdığımızda “fark”lılıkların kaybolduğunu bile fark edemiyoruz. Dikkat ettiğimizde: renksiz, tekdüze, gürültü ve yüksekliğin hakim olduğu ve “kent kimliği”nin bunlarla ifade edilir olduğu bir “patolojik şehir” haline düşmekte olduğunu görebiliyoruz.
Coğrafyaların bile tahrip edile edile, neredeyse “değiş tokuş” edilir hale geldiği bir “kıyamet zamanları”nı yaşıyor şehirlerimiz… Kıyamet zamanları yâni olağanüstü/olağandışı kaos zamanlarını… Bu gidişle şehirlerimizi kurtarmak için “Mesih”e ihtiyacımız olacak gibi.. Çünkü reel gerçeklik bizi hiç de şehirlerimizde “yaşanılabilir” bir geleceğe doğru götürmüyor…
Oysa medeniyet şehirleri, kadîm tarihlerinde “fark”ettirdiği, hissettirdiği, hazmettirdiği “kendine özgü” karakterini modern zamanlara taşıyabilmeli, sürdürebilmeli ve fark ettirebilmeli değil mi?
İçinde yaşarken kaotik, kompleks, hıza ayarlı günlük hayatta doğrudan fark edemediğiniz şehir bütününün bu halini, şehrin dışına çıkıp silüetini seyrettiğinizde görebiliyorsunuz. Ağustos ayında Trabzon’a gelirken Akçaabat yakınlarında uzaktan seyrettiğim Trabzon’un silüeti, ürpertici bir şekilde modern şehirlerin mermer yığınlarından ibaret “toplu mezarlık”larını andırıyordu. Toplu şehir değil toplu mezarlık… Tekrar tekrar baktım, hep aynı manzara… Yanımdakilere şehre dikkatlice bakmalarını söylediğimde, 14 yaşındaki oğlum ve eşim de “sanki mezarlığa benziyor” dediler. Zihnimi zorlayıp, görüntüden başka bir şehir silüeti çıkarayım dedim olmadı.
Toplu mezarlık.. Yâni nekropol… Ölüler kenti… Antik nekropolleri gezip görenler bir de Trabzon’a (veya başka bir modern kentimize) bu gözle baktıklarında aynı tabloyla karşılaşacaklardır sanıyorum. Abartmadan söylüyorum: Ankara’daki Karşıyaka mezarlığının uzaktan görüntüsü ile Trabzon’un uzaktan şehir görüntüsü aynı…
Bir şehrin varlığını “sürdürülebilir” kılabilmesi için en önemli iki unsur: Coğrafya ve Tarih… Bunların beslediği şehir kültürü… Trabzon her ikisine de yoğun olarak sahip bir şehir. Trabzon coğrafyası, bir şehir için önemli bir avantaj. Onun için kadîm zamanlardan beri “şehir” olarak varlığını sürdürmüş. Coğrafyası, şehrin bozulmasına müsaade etmeyici bir karaktere sahip. Modern zamanlara kadar şehrini korumayı sürdüren coğrafya, modern zamanlarla birlikte çözülmeye başlıyor ve bugünkü “kaotik şehir” manzarası meydana çıkıyor.
Niçin gayr-i insanî mermer yapılar, gökdelenler, plazalar öne çıkıyor da insanî yaşama mekanları görüntüye çıkamıyor?
Modern zamanların “metropol”leri ile antik zamanların “nekropol”leri buluşmuş, özdeşleşmiş. Her ikisi de aynı muhtevayı, aynı kütleyi taşıyor sanki. Bir turist merakıyla antikite’nin nekropollerini hayranlıkla gezmeye gerek yok artık. Yaşadığımız şehirlerde modernitenin insana özgü yaşama mekanlarına bakmak, tecessüs duygumuzu tatmin edebilir.
Suçlu kim?
Bu modern zamanların suçu değil, modern zamanlarda varolan ve şehirleri inşa, iğfal ve imha eden “kafa”ların ürünü… Suçluya suç işletecek fırsat vermemek ve ona zemin hazırlamamak. Bir şehrin mahvedilmemesi için ilk şart bu… Yerel yönetimlerin şehrin terminatörü haline geldiği, halkın ve eşrafın da sadece seyrettiği bir zamanda "Şehir Mesihleri” beklemekten başka ne yapılabilir?
Tarihî miras, coğrafya imtiyazı, insan potansiyeline tüm zamanlar boyunca sahip olan Trabzon’un bunlardan habersizliği affedilebilir bir durum mudur?
Yerel yöneticiler ve Trabzon’un “yetiştirdiği (!)” büyük (!)lerin, siyasîlerin, aydınların, vs. vs.lerin “kimlik” dendiğinde “futbol stadyumu”nu gösterdikleri bir şehir ıslah ve iflâhda ne zaman karar kılacak?
Şehrimizin görüntüsünü “nekropol”den çıkarmanın çetinliğini bilmekle birlikte, bir “ilk adım”a ihtiyaç yok mu?
Şehirlerimiz için “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” demekte geç mi kalındı?
Halâ da yapılacak şey var.
(Günebakış, 30 Eylül 2009)
23 Eylül 2009 Çarşamba
ŞEHİR VE MAHKÛMİYET BİLİNCİ...
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
“Tarihî aidiyet zorlayıcıdır” gerçeğinden yola çıkarak şehrimize dair bazı gözlemler yapmaya çalışalım…
Bir medeniyetin yeniden idrak, inşa ve ihyası için medeniyet bilincini kaybetmemiş kuşaklara o medeniyetin yüklediği görev; mecburiyetin de ötesinde bir “mahkûmiyet bilinci”ne dönüşebilmelidir.
“Buna mecburum !”un
ötesinde “buna mahkûmum !” diyebilmek…
“Mahkûmiyet bilinci”… Yeniden idrak, inşa ve ihyanın gerektirdiği bir “kabul”… Yüklenilen görevin bilincini kemâliyle taşıma hali… “Farkında olunan” bir mahkûmiyet… Niçin ve neye mahkûm olunduğunun idraki… Taşımaya mahkûm olduğumuz yükün “azad kabul etmez” bir bilinç düzeyine kavuşması…
Bu mahkûmiyet bilincini; yaşadığımız, ait olduğumuz şehre indirgeyebiliyorsak, işte orada farklı bir “şehirlilik bilinci”ne de kavuşuruz. Bu bilinç; Hacı Bayram Veli’nin “Nâgihan ol şâr’a vardım, anı ben yapılur gördüm; Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak arasında.” dediği bir “hal”dir.
Şehirlilik bilinci, mahkûmiyet bilincine dönüşebiliyorsa anlamlıdır ! Yoksa “kentlilik bilinci” nakaratlarının kol gezdiği, kent söylemlerinin uçuştuğu, yapay ilişkilerin ‘gerçek’ yerine konulduğu sıradan, tekdüze bir hayatı yaşadığımızın bile farkında olamayız.
“Mahkumiyet bilinci”ni ancak “geçmişi olan şehirler” insana idrak ettirir. Şehrin hakikatlerinin hayallerinizi, hayallerinizin de şehrin hakikatini beslediği bir şehir, “tarihî aidiyet”in zorladığı bir mahkûmiyet bilincine kapı aralar…
Bu bilinçtir ki “geçmişi olan şehri” yeniden idrak edebilir, yeniden kurabilir.
Turgut Cansever, “İstanbul’u Anlamak”ta şunları söyler:
“İster Platon’un şehri olsun, ister İstanbul, New York ya da Tokyo, prensip olarak şehir kurmak en büyük erdem olma geçerliliğini sürdürüyor. Niçin? Çünkü insan hayatının, varlığının en karmaşık meselelerinin, en büyük çelişkilerinin yoğun bir şekilde çıktığı yerde, bunların ahenginin kabul edilebilir, saygıdeğer amaçlara yönelik olarak bir araya getirilmesini mümkün kılan erdemdir şehir kurmak…”
Cansever’in “en büyük erdem” kabul ettiği “şehir kurmak”, mahkûmiyet bilincinin şehre adapte olmuş halidir. Şehir kurmak, ‘geçmişi olan şehri’ yeniden hafızalarda harekete geçirmek ve ‘güncellemek’tir.
Hangi şehri?
“İnsana bulanık bir akvaryumdaymış izlenimi veren” şehri değil.
Hayâl ettiren,
Mecbur ettiren,
Mahkûm ettiren şehri !
Bu şehirler vardır ve yeniden “idrak”i bekliyor !
“Var olan” bu şehirlere “varabilmek”, “mahkumiyet bilinci”ne “erişmek”le kaimdir deriz !
Mahkûmiyet bilinci “hayliyce idrak isteyen” bir iradî çabanın sonucudur.
Mahkûmiyet bilinci’ne kavuşabilmek için “nelere sahip olduğumuz”la birlikte “neleri yitirdiğimiz”i de bilmek gerekiyor. Bu anlamda Berger, eserlerinden birisinde önemli şeyler söyler:
“İnsanlar her yerde –çok farklı koşullarda-kendilerine “neredeyiz?” sorusunu soruyor. Bu coğrafi değil, tarihi bir soru. Neler yaşıyoruz? Nereye sürükleniyoruz? Neler kaybettik? Güvenilir bir gelecek öngörüsü olmaksızın yaşamaya nasıl devam edeceğiz? İnsan ömrünün ötesine uzanan bir tahayyüle sahip olma kabiliyetimizi nasıl yitirdik?”
Bu soruları “mahkumiyet bilinci”ne sahip insan, “varoluşunun anlamı”nı kavrayarak verebilir.
Biz şehrimizi, bizi tüm eşya ve varlıklar gibi, “asılları idrak ettirecek gölge”lerin sergilendiği, tezyin ve tanzim yeri olduğu için kıymetli biliyoruz, önem veriyoruz. Bu anlamda “mahkumiyet bilinci” aslında “varoluş bilinci”yle örtüşüyor.
Yazımı fazla derinleştirmeden ve sadece iki kelimeden ibaret “mahkumiyet bilinci”ni hatırlatmak bile yeter diyor, ve Turgut Cansever’in anlattığı bir Uzakdoğu hikayesiyle bitiriyorum:
“Konfüçyüs bir gün dere kenarında oturuyor, dere çok hızlı akıyor ve çok derin. Karşıya bir ihtiyar geliyor. İhtiyarın dereyi geçmek istediğini anlayan Konfüçyüs, öğrencilerine “Dereyi geçemez, gidin, ihtiyara söyleyin” diyor. Öğrenciler gidip ihtiyara söylüyorlar. İhtiyar hiç oralı olmuyor. Dereye giriyor ve karşıya geçiyor. Bunun üzerine Konfüçyüs öğrencilerini alıp ihtiyarın yanına gidiyor. “Ya ben hiçbir şey bilmiyorum, ya sen çok şey biliyorsun ihtiyar, dereyi nasıl geçtin?” diye soruyor. İhtiyar “Önce dereyi geçmeye karar verdim, sonra kendimi beni karşıya geçirecek akıntılara teslim ettim” diyor. Konfüçyüs talebelerine dönüyor ve diyor ki: “İhtiyarı iyi dinleyin. O akıntılara güvendi ve karşıya geçti. İnsana neden güvenilmesin?”
Bu hikâye çok şey anlatmalı..
Şehrimizi yüklenecek, her biri “mahkumiyet bilinci”ne sahip insanımızı hayal etmek de boş bir hayal olmasa gerek…
Mahkûmiyet bilincini kuşananlar, şehrine koşanlardır, şehriyle kucaklaşanlardır !
(Günebakış, 23 Eylül 2009)
duzenliyahya@gmail.com
“Tarihî aidiyet zorlayıcıdır” gerçeğinden yola çıkarak şehrimize dair bazı gözlemler yapmaya çalışalım…
Bir medeniyetin yeniden idrak, inşa ve ihyası için medeniyet bilincini kaybetmemiş kuşaklara o medeniyetin yüklediği görev; mecburiyetin de ötesinde bir “mahkûmiyet bilinci”ne dönüşebilmelidir.
“Buna mecburum !”un
ötesinde “buna mahkûmum !” diyebilmek…“Mahkûmiyet bilinci”… Yeniden idrak, inşa ve ihyanın gerektirdiği bir “kabul”… Yüklenilen görevin bilincini kemâliyle taşıma hali… “Farkında olunan” bir mahkûmiyet… Niçin ve neye mahkûm olunduğunun idraki… Taşımaya mahkûm olduğumuz yükün “azad kabul etmez” bir bilinç düzeyine kavuşması…
Bu mahkûmiyet bilincini; yaşadığımız, ait olduğumuz şehre indirgeyebiliyorsak, işte orada farklı bir “şehirlilik bilinci”ne de kavuşuruz. Bu bilinç; Hacı Bayram Veli’nin “Nâgihan ol şâr’a vardım, anı ben yapılur gördüm; Ben dahi bile yapıldım, taş u toprak arasında.” dediği bir “hal”dir.
Şehirlilik bilinci, mahkûmiyet bilincine dönüşebiliyorsa anlamlıdır ! Yoksa “kentlilik bilinci” nakaratlarının kol gezdiği, kent söylemlerinin uçuştuğu, yapay ilişkilerin ‘gerçek’ yerine konulduğu sıradan, tekdüze bir hayatı yaşadığımızın bile farkında olamayız.
“Mahkumiyet bilinci”ni ancak “geçmişi olan şehirler” insana idrak ettirir. Şehrin hakikatlerinin hayallerinizi, hayallerinizin de şehrin hakikatini beslediği bir şehir, “tarihî aidiyet”in zorladığı bir mahkûmiyet bilincine kapı aralar…
Bu bilinçtir ki “geçmişi olan şehri” yeniden idrak edebilir, yeniden kurabilir.
Turgut Cansever, “İstanbul’u Anlamak”ta şunları söyler:
“İster Platon’un şehri olsun, ister İstanbul, New York ya da Tokyo, prensip olarak şehir kurmak en büyük erdem olma geçerliliğini sürdürüyor. Niçin? Çünkü insan hayatının, varlığının en karmaşık meselelerinin, en büyük çelişkilerinin yoğun bir şekilde çıktığı yerde, bunların ahenginin kabul edilebilir, saygıdeğer amaçlara yönelik olarak bir araya getirilmesini mümkün kılan erdemdir şehir kurmak…”
Cansever’in “en büyük erdem” kabul ettiği “şehir kurmak”, mahkûmiyet bilincinin şehre adapte olmuş halidir. Şehir kurmak, ‘geçmişi olan şehri’ yeniden hafızalarda harekete geçirmek ve ‘güncellemek’tir.
Hangi şehri?
“İnsana bulanık bir akvaryumdaymış izlenimi veren” şehri değil.
Hayâl ettiren,
Mecbur ettiren,
Mahkûm ettiren şehri !
Bu şehirler vardır ve yeniden “idrak”i bekliyor !
“Var olan” bu şehirlere “varabilmek”, “mahkumiyet bilinci”ne “erişmek”le kaimdir deriz !
Mahkûmiyet bilinci “hayliyce idrak isteyen” bir iradî çabanın sonucudur.
Mahkûmiyet bilinci’ne kavuşabilmek için “nelere sahip olduğumuz”la birlikte “neleri yitirdiğimiz”i de bilmek gerekiyor. Bu anlamda Berger, eserlerinden birisinde önemli şeyler söyler:
“İnsanlar her yerde –çok farklı koşullarda-kendilerine “neredeyiz?” sorusunu soruyor. Bu coğrafi değil, tarihi bir soru. Neler yaşıyoruz? Nereye sürükleniyoruz? Neler kaybettik? Güvenilir bir gelecek öngörüsü olmaksızın yaşamaya nasıl devam edeceğiz? İnsan ömrünün ötesine uzanan bir tahayyüle sahip olma kabiliyetimizi nasıl yitirdik?”
Bu soruları “mahkumiyet bilinci”ne sahip insan, “varoluşunun anlamı”nı kavrayarak verebilir.
Biz şehrimizi, bizi tüm eşya ve varlıklar gibi, “asılları idrak ettirecek gölge”lerin sergilendiği, tezyin ve tanzim yeri olduğu için kıymetli biliyoruz, önem veriyoruz. Bu anlamda “mahkumiyet bilinci” aslında “varoluş bilinci”yle örtüşüyor.
Yazımı fazla derinleştirmeden ve sadece iki kelimeden ibaret “mahkumiyet bilinci”ni hatırlatmak bile yeter diyor, ve Turgut Cansever’in anlattığı bir Uzakdoğu hikayesiyle bitiriyorum:
“Konfüçyüs bir gün dere kenarında oturuyor, dere çok hızlı akıyor ve çok derin. Karşıya bir ihtiyar geliyor. İhtiyarın dereyi geçmek istediğini anlayan Konfüçyüs, öğrencilerine “Dereyi geçemez, gidin, ihtiyara söyleyin” diyor. Öğrenciler gidip ihtiyara söylüyorlar. İhtiyar hiç oralı olmuyor. Dereye giriyor ve karşıya geçiyor. Bunun üzerine Konfüçyüs öğrencilerini alıp ihtiyarın yanına gidiyor. “Ya ben hiçbir şey bilmiyorum, ya sen çok şey biliyorsun ihtiyar, dereyi nasıl geçtin?” diye soruyor. İhtiyar “Önce dereyi geçmeye karar verdim, sonra kendimi beni karşıya geçirecek akıntılara teslim ettim” diyor. Konfüçyüs talebelerine dönüyor ve diyor ki: “İhtiyarı iyi dinleyin. O akıntılara güvendi ve karşıya geçti. İnsana neden güvenilmesin?”
Bu hikâye çok şey anlatmalı..
Şehrimizi yüklenecek, her biri “mahkumiyet bilinci”ne sahip insanımızı hayal etmek de boş bir hayal olmasa gerek…
Mahkûmiyet bilincini kuşananlar, şehrine koşanlardır, şehriyle kucaklaşanlardır !
(Günebakış, 23 Eylül 2009)
15 Eylül 2009 Salı
ŞEHRİN "AİDİYET KODLARI"NA DÖNMESİ...
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Bazı şehirleri ait oldukları medeniyet bütününden koparmaya, onu kültürel-toplumsal birikimini terkettirmeye, tarihsel derinliğini unutturmaya sarfedilen enerji çoğu zaman tersine dönüşür. Unutturulmaya çalışılan hatırlanmaya, yok edilmeye çalışılan varolmaya, vazgeçirilmeye çalışılan da sahiplenilmeye başlar. Büyük toplumsal kırılmaların/dönüşümlerin yaşandığı bir ülkede, dünya görüşü endeksli hafıza kaybı operasyonları birkaç nesilde başarılı olsa da, medeniyet şehirleri kendilerini yeniden idrak edecek bünyeyi, ‘küllerinden yeniden doğan’ efsanevi varlık gibi oluşturmaya başlarlar.
Onun içindir ki, barbarların/istilâcıların ilk yaptıkları şey işgal ettikleri şehrin tarihsel kimliğini yansıtan “alamet”leri, simgeleri yok etmek olmuştur. Bunlar kimi zaman mabedler, kimi zaman tarihî mezarlıklar, kimi zaman toplumsal yaşama mekânlarıdır. Tarihte yaşanan büyük Moğol istilâları ve günümüzde yaşanan Irak istilâsını bu anlamda düşünebiliriz. Bütün bunlar “tarihsel kodları silme”ye yöneliktir. Saldırılan, istilâ edilen, yok edilmek istenen bu “kod”lardır.
Bu istilalar bazen önce kültürel yok edişle başlayıp fiili yok edişe dönüşür. Bazen de her iki yok ediş biçimi eşzamanlı olarak uygulanır.
Demek istediğimiz odur ki; bir medeniyet şehri ne kadar tahrip ve yok edilirse edilsin “kendi kodları”nı muhafaza ettiği DNA’yı, kök hücreyi ortaya çıkarabilme kabiliyetine sahiptir. Yâni şehir, suyun yatağı ne kadar engebeli olursa olsun o yatakta akması gibi “kendi aidiyet kodları”nı arar.
Şehrin “kendi kodları”ndan kastımız; ait olduğu tarihsel eksen ve dünya görüşünün “yaşanmaya değer mekân” haline getirdiği “aidiyet kodları”dır. Medeniyet kodlarıdır. Bu kodlar, yüzyılların süzgecinden geçerek damıtılmış kodlardır.
Şehrimizin, binlerce yıllık birikiminden sonra “medeniyet şehri” olma iradesinin depreştiği ve bunun gerçekleştiği zamanlardan bugüne kadar yaşadığı kaoslara, tahribatlara rağmen “kendi kodları”nı ona hatırlatacak “alamet”lerin halâ varolması, onun modern zamanlarda da “kendi kodları”ndan çıkaracağı bir “şehir tasarımı” olduğuna da işaret ediyor. Bu tasarımın şifreleri şehrin “aidiyet kodları”nda gizlidir. Eski deyimle “mündemiç”tir.
Bu anlamda Trabzon; “kendi kodları”nı saklayan, onları tanıyan, onların farkına varan ve o kodlarından yeni değerler üretme potansiyeli taşıyan bir şehirdir.
Tanpınar “Beş Şehir”de bir medeniyet şehri için önemli bir cümle kullanır. O cümle: “Bir başkent daima başkenttir. Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur.” Bu muhteşem cümle her şeyi anlatıyor. Şehrimize bu manâda baktığımızda, şehrimiz varlığını üzerinde yaşayanlarda ve muhataplarında “özenilecek” bir çekiciliğe büründürdüğü oranda kendisine karşılık bulabilecektir.
“Daima konuşan” şehir, susturulamayan şehirdir.
Kendi kodlarını güncelleyebilen şehirdir.
Aidiyet kodlarından yeni tasarımlar çıkarabilen şehirdir.
Kendin kopmayan, korkmayan ve kaçmayan şehirdir.
Şehrin “kendi kodları” onun tarih bilincini taşır. Tarih bilincini unutan şehrin gelecek tasavvurundan bahsedemeyiz. Bu anlamda Turgut Cansever, “şehir, bugünü ve yarını ifade etmek zorunluluğunu yerine getirebilecek güçtedir; onun, bu zaruretten sıyrılmış olduğunu tasavvur edemeyiz.” der. Şüphesiz ki bütün bunlar, kendisini şehrinden sorumlu görenleri ilgilendiriyor. Bu sorumluluk, ihale edilemeyen, ertelenemeyen bir sorumluluktur.
Bulunduğu, daha doğrusu kendisini “ait hissettiği” şehri için “buralıyım !” diyebilmek ne büyük bir iddiadır ! Ve bu iddianın nasıl bir sorumluluk ve mükellefiyeti yüklenmeyi ihtar ettiğinin farkında mıyız acaba?
“Trabzon’luyum!” derken, nasıl bir tarih bilinci, medeniyet idraki, şehir kültürü ve sorumluluk taşımamız gerektiğinin şuurunda mıyız? Yoksa hayatımızın, “yaşadığımız şehir”i sadece kemirilecek nesne gören bir parazit hayatından farksız olduğunun farkına bile varamayız ! Hatta bu parazit hayatı sadistçe “sürdürülmesi gereken bir zevk” bile verebilir !
Böylesine “çetin bir iştir” Trabzon’luyum diyebilmek, diye düşünürüz.
“Aidiyet kodları” diye bir meselesi ve derdi olan “basiret ehli” ne şehrin yeniden idrak ve inşası, imar ve ihyası için çok iş düşüyor !
Şehrin ne olduğu, orada “yaşanmaya değer bir hayat” sürme iradeniz yoksa, Hz. Mevlâna’nın “Sarayda gece, sultanlar uykuda! Zindanda gece, mahkûmlar uykuda!” sözlerinde olduğu gibi “gaflet”in kahredici duyarsızlığıyla yaşamaya/sürünmeye devam ederiz.
Kendilerini “şehrin sahibi” görenler, şehrin enerjisini “kendi kodları”ndan uzaklaşma yolunda tüketmeye çalışsalar da, bu çabalar medeniyet şehirlerinin “kendi aidiyet kodlarına dönme”lerini hızlandıracaktır.
Medeniyet şehirlerinin “susturulamayan konuşma”ları, “medeniyet kodları”nı göremeyenlerin anlayacakları türden bir konuşma değildir.
Şehir, kendi kodlarına dönmeye çabaladıkça, onun yürüyüşünü engelleyecek görünen ve görünmeyen maniaları yollarına döşeyecekleri de tanıyabilmesi gerekiyor. Tanpınar’ın “daima” dediği kentler, tarihsel sürekliliğini kaybetmeyecek şehirlerdir. Ve onlar bu maniaları aşacak donanıma sahiptirler.
Şehrimiz Trabzon’un da, yaşadığı altüst oluşlar, dönüşümler, işgaller ve ‘kendine yabancılaştırma’ operasyonlarına rağmen halâ “kodlarını muhafaza” edebildiğine inanıyoruz. Her ne kadar enerjisi “zorla” fizikî reflekslerde tüketilmek istenirse istensin kendi kodlarının farkındadır. Bu kodları “doğru okumak” için tercümana ihtiyacı yoktur. Kendi aidiyet kodlarını okuyabilmek iradesine sahiptir.
Şehrimiz Trabzon’u tahayyül ederek gene Tanpınar’la bitirelim: “En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağız; hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız; hepimiz Hamlet’ten daha keskin bir ‘olmak ve olmamak’ davası içinde yaşıyoruz. Onu benimsedikçe hayatımıza ve eserimize daha yakından sahip olacağız. Belki de sadece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir…”
Kendimize, yâni “şehrimize” doğru aramak, aslında “kendi kodlarımıza dönmek”tir.
(Günebakış, 16.09.2009)
duzenliyahya@gmail.com
Bazı şehirleri ait oldukları medeniyet bütününden koparmaya, onu kültürel-toplumsal birikimini terkettirmeye, tarihsel derinliğini unutturmaya sarfedilen enerji çoğu zaman tersine dönüşür. Unutturulmaya çalışılan hatırlanmaya, yok edilmeye çalışılan varolmaya, vazgeçirilmeye çalışılan da sahiplenilmeye başlar. Büyük toplumsal kırılmaların/dönüşümlerin yaşandığı bir ülkede, dünya görüşü endeksli hafıza kaybı operasyonları birkaç nesilde başarılı olsa da, medeniyet şehirleri kendilerini yeniden idrak edecek bünyeyi, ‘küllerinden yeniden doğan’ efsanevi varlık gibi oluşturmaya başlarlar.
Onun içindir ki, barbarların/istilâcıların ilk yaptıkları şey işgal ettikleri şehrin tarihsel kimliğini yansıtan “alamet”leri, simgeleri yok etmek olmuştur. Bunlar kimi zaman mabedler, kimi zaman tarihî mezarlıklar, kimi zaman toplumsal yaşama mekânlarıdır. Tarihte yaşanan büyük Moğol istilâları ve günümüzde yaşanan Irak istilâsını bu anlamda düşünebiliriz. Bütün bunlar “tarihsel kodları silme”ye yöneliktir. Saldırılan, istilâ edilen, yok edilmek istenen bu “kod”lardır.
Bu istilalar bazen önce kültürel yok edişle başlayıp fiili yok edişe dönüşür. Bazen de her iki yok ediş biçimi eşzamanlı olarak uygulanır.
Demek istediğimiz odur ki; bir medeniyet şehri ne kadar tahrip ve yok edilirse edilsin “kendi kodları”nı muhafaza ettiği DNA’yı, kök hücreyi ortaya çıkarabilme kabiliyetine sahiptir. Yâni şehir, suyun yatağı ne kadar engebeli olursa olsun o yatakta akması gibi “kendi aidiyet kodları”nı arar.
Şehrin “kendi kodları”ndan kastımız; ait olduğu tarihsel eksen ve dünya görüşünün “yaşanmaya değer mekân” haline getirdiği “aidiyet kodları”dır. Medeniyet kodlarıdır. Bu kodlar, yüzyılların süzgecinden geçerek damıtılmış kodlardır.
Şehrimizin, binlerce yıllık birikiminden sonra “medeniyet şehri” olma iradesinin depreştiği ve bunun gerçekleştiği zamanlardan bugüne kadar yaşadığı kaoslara, tahribatlara rağmen “kendi kodları”nı ona hatırlatacak “alamet”lerin halâ varolması, onun modern zamanlarda da “kendi kodları”ndan çıkaracağı bir “şehir tasarımı” olduğuna da işaret ediyor. Bu tasarımın şifreleri şehrin “aidiyet kodları”nda gizlidir. Eski deyimle “mündemiç”tir.
Bu anlamda Trabzon; “kendi kodları”nı saklayan, onları tanıyan, onların farkına varan ve o kodlarından yeni değerler üretme potansiyeli taşıyan bir şehirdir.
Tanpınar “Beş Şehir”de bir medeniyet şehri için önemli bir cümle kullanır. O cümle: “Bir başkent daima başkenttir. Ne kadar susturulursa susturulsun yine konuşur.” Bu muhteşem cümle her şeyi anlatıyor. Şehrimize bu manâda baktığımızda, şehrimiz varlığını üzerinde yaşayanlarda ve muhataplarında “özenilecek” bir çekiciliğe büründürdüğü oranda kendisine karşılık bulabilecektir.
“Daima konuşan” şehir, susturulamayan şehirdir.
Kendi kodlarını güncelleyebilen şehirdir.
Aidiyet kodlarından yeni tasarımlar çıkarabilen şehirdir.
Kendin kopmayan, korkmayan ve kaçmayan şehirdir.
Şehrin “kendi kodları” onun tarih bilincini taşır. Tarih bilincini unutan şehrin gelecek tasavvurundan bahsedemeyiz. Bu anlamda Turgut Cansever, “şehir, bugünü ve yarını ifade etmek zorunluluğunu yerine getirebilecek güçtedir; onun, bu zaruretten sıyrılmış olduğunu tasavvur edemeyiz.” der. Şüphesiz ki bütün bunlar, kendisini şehrinden sorumlu görenleri ilgilendiriyor. Bu sorumluluk, ihale edilemeyen, ertelenemeyen bir sorumluluktur.
Bulunduğu, daha doğrusu kendisini “ait hissettiği” şehri için “buralıyım !” diyebilmek ne büyük bir iddiadır ! Ve bu iddianın nasıl bir sorumluluk ve mükellefiyeti yüklenmeyi ihtar ettiğinin farkında mıyız acaba?
“Trabzon’luyum!” derken, nasıl bir tarih bilinci, medeniyet idraki, şehir kültürü ve sorumluluk taşımamız gerektiğinin şuurunda mıyız? Yoksa hayatımızın, “yaşadığımız şehir”i sadece kemirilecek nesne gören bir parazit hayatından farksız olduğunun farkına bile varamayız ! Hatta bu parazit hayatı sadistçe “sürdürülmesi gereken bir zevk” bile verebilir !
Böylesine “çetin bir iştir” Trabzon’luyum diyebilmek, diye düşünürüz.
“Aidiyet kodları” diye bir meselesi ve derdi olan “basiret ehli” ne şehrin yeniden idrak ve inşası, imar ve ihyası için çok iş düşüyor !
Şehrin ne olduğu, orada “yaşanmaya değer bir hayat” sürme iradeniz yoksa, Hz. Mevlâna’nın “Sarayda gece, sultanlar uykuda! Zindanda gece, mahkûmlar uykuda!” sözlerinde olduğu gibi “gaflet”in kahredici duyarsızlığıyla yaşamaya/sürünmeye devam ederiz.
Kendilerini “şehrin sahibi” görenler, şehrin enerjisini “kendi kodları”ndan uzaklaşma yolunda tüketmeye çalışsalar da, bu çabalar medeniyet şehirlerinin “kendi aidiyet kodlarına dönme”lerini hızlandıracaktır.
Medeniyet şehirlerinin “susturulamayan konuşma”ları, “medeniyet kodları”nı göremeyenlerin anlayacakları türden bir konuşma değildir.
Şehir, kendi kodlarına dönmeye çabaladıkça, onun yürüyüşünü engelleyecek görünen ve görünmeyen maniaları yollarına döşeyecekleri de tanıyabilmesi gerekiyor. Tanpınar’ın “daima” dediği kentler, tarihsel sürekliliğini kaybetmeyecek şehirlerdir. Ve onlar bu maniaları aşacak donanıma sahiptirler.
Şehrimiz Trabzon’un da, yaşadığı altüst oluşlar, dönüşümler, işgaller ve ‘kendine yabancılaştırma’ operasyonlarına rağmen halâ “kodlarını muhafaza” edebildiğine inanıyoruz. Her ne kadar enerjisi “zorla” fizikî reflekslerde tüketilmek istenirse istensin kendi kodlarının farkındadır. Bu kodları “doğru okumak” için tercümana ihtiyacı yoktur. Kendi aidiyet kodlarını okuyabilmek iradesine sahiptir.
Şehrimiz Trabzon’u tahayyül ederek gene Tanpınar’la bitirelim: “En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacağız; hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız; hepimiz Hamlet’ten daha keskin bir ‘olmak ve olmamak’ davası içinde yaşıyoruz. Onu benimsedikçe hayatımıza ve eserimize daha yakından sahip olacağız. Belki de sadece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir…”
Kendimize, yâni “şehrimize” doğru aramak, aslında “kendi kodlarımıza dönmek”tir.
(Günebakış, 16.09.2009)
9 Eylül 2009 Çarşamba
İDRAK VE İNŞA...
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Düşünce ve Kültür hayatımızı sürekli besleyen, mecalsiz kaldığı zamanlarda bile kan pompalayan “eser”lere şahit oldukça, insanın medeniyet ekseninde oluşan düşünce ve kültürün geleceği adına “ümitsiz olmaması” gerektiği gerçeğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Özellikle de eğildiği konuyu “ontolojik” olarak ele alan, derîn ve kuşatıcı tahlillerle bütünleştiren eserlerin varlığı düşünce hayatımızın kalitesini de yükseltiyor. Tabii bakana, görene, anlayana, hissedene…
Adına uygun eserleri birbiri ardına yayınlayan “Klasik”, 57. yayınıyla bu anlamda bir ay kadar önce önemli bir eserle karşımıza çıktı. : İDRAK VE İNŞA. Alt başlığında “Turgut Cansever mimarlığının iki düzlemi” açıklaması var.
Sadece eserin ismi bile çok şey anlatmaya yetiyor: İDRAK VE İNŞA.. Eserin müellifi bir mimar. KTÜ Araştırma görevlisi Halil İbrahim Düzenli… Kitap; Büyük mimar, “bilge mimar” olarak tesmiye edilen, muhakkik-mimar Turgut Cansever’in eserlerinin derinliğine ve genişliğine tahlilini yapıyor ve onun “inşa”sını idraklere sunuyor.
Turgut CANSEVER’in “bilge”liğine yakışan bir “idrak”le eser “inşa”laştırılmış… Bir mütefekkiri en iyi anlaması gerekenin “mimar” olması gerektiği; aynı zamanda bir mimarı da en iyi anlaması gerekenin “mütefekkir” olduğunu söylemeye gerek var mı? Var ! Niçin ? Çünkü her ikisi de “inşa” ediyor. Her ikisi de idraklerdekini tasarımlar aleminde “inşa”ya döküyor !
Turgut CANSEVER; yaşadığı zaman diliminde etkisinin çok büyük olması gerektiği halde, maalesef ona yönelen idraklerin gerek sığlığı, gerek onu anlayacak kapasitede olmamaları, gerekse de ‘ihtiyaç’ kavramının kendilerini Cansever’e götürmemelerinden kaynaklanan bir “görmezliğe” mahkûm edilmiştir Cansever adeta. Kendisini yaşarken “eser”leştiren “yaptıkları”nı, vefatından sonra derinliğine “inşa”eden H. İbrahim DÜZENLİ’nin “İDRAK VE İNŞA”sını da anlayabilmek oldukça meşakkatli bir iş..
Öncelikle eserin adına ve maddî çapına bakınca insanın aklına Osmanlı Sultanı II. Beyezid’in Adlî mahlâsıyla yazdığı mısralar takılıyor:
‘Değme etrak’ ne bilsün gam-ı aşkı adlî
Sırr-ı aşk anlamağa haylice idrak gerek!”
Eser tam da bu anlamda bir “Cansever muhabbeti”yle yazılmış. Okumak için de “haylice idrak gerek!”
Düzenli, “Turgut Cansever mimarlığı”na girerken Kınalızâde Ali Çelebi’nin muhteşem bir sözü ve tesbitiyle başlıyor: “Hikmet; eşyâyı lâyık ne ise eyle bilmek ve ef’ali lâyık nice ise eyle kılmaktır!”
Turgut Cansever de “eşyayı lâyıkı”yle bilen bir Hikmet adamı olarak ele alınıyor “İDRAK VE İNŞA”da.
Düzenli, kitabın ismiyle ilgili şunları söylüyor: “Kitabın başlığının idrak ve inşa olmasında çeşitli zaman, mekan ve hallerde yapılmış karmaşık zihin egzersizlerinin rolü büyük. Her şeyden önce “idrak” ve “inşa”nın bu toplumun değer sisteminde yüklü olduğu anlamlardan yola çıkıldı. Bir şeyi idrak etmenin ya da bir şeyin idrakinde olmanın başlangıçta yer aldığı, sonra onun türlü türlü yollarla ve türlü türlü biçimlerde hem zihinde hem de davranışta inşa edildiği bir dünyanın her iki meziyete de sahip varlıklarıyız. İdrak seviyemize göre inşa ederiz. Yazı geleneğimizde idraklerimizin yansıması inşalardan, Menşeü’l-inşalardan bahsederiz…. Turgut Cansever ‘bilinci biçimler dünyasına yansıtmaktır, yapmak istediğim’ dediğinde, söylediklerinin satır aralarındaki sesleri duymanın ve daha duyulur hale getirmenin ahlaki sorumluluğuyla yüklenmiş oluruz bir modern zamanlar araştırmacısı olarak. Hele söyleyen mimar olduğunda ve somut inşalarla, inşaatlarla uğraştığında İdrak ve İnşa başlığını atmak daha da cazip hale gelir. Bu ‘duyulur hale getirme’ yolunda karşılaşılan ve araştırmada merkezi konuma getirilen ‘medeniyet ben-idraki’ kavramının benzer bir lafız (idrak) ile tekrarlanmış oluşu başlık seçimini daha da belirgin hale getirir…”
Böylesine kuşatıcı bir girişle eserin adına “giriş denemesi” yapılması eserin derinliğine işaret ediyor. Turgut Cansever’in “bilinci biçimler dünyasına yansıtmak” olarak ifade ettiği uğraşlarını, İDRAK VE İNŞA insanımızın, muhataplarının dünyasına yansıtıyor. Öyle bir yansıtma ki, artık kopmuş bulunan “medeniyet”imizi bugüne taşıyan “bağlantı”ları adeta yeniden kurarak. Cansever’i ve eserlerini tarihsel derinliğinden aktüel genişliğe sunarak. Düzenli’nin Özellikle ve ısrarla İDRAK VE İNŞA’yı “ben idraki”yle “medeniyet” eksenine oturtması, bugünün ve yarının mimarlarına, inşa edicilerine “imkan” ve “ufuk” veriyor. Kitap adeta bir “kılavuz”!
Muhataplarını Dünya görüşü ve medeniyet bilinci olanların ancak anlayabilecekleri türden bir kavramsal derinliğe davet eden İDRAK VE İNŞA; “aidiyet, medeniyet, ben-idraki, biçim, işlev, yapı, anlam, varlık, tarih, coğrafya, insan, İslam, davranış tercihleri, konum, iklim, topoğrafya gibi çok boyutlu ve geniş içerikli kavramların mimarlık alanında bir araya getirilişiyle ilgili olarak, deyim yerindeyse, bir ‘epistemolojik ağ” oluşturuyor.
Yazar, zaman zaman dünya mimari eserlerine de göndermeler yaparken temel sorular soruyor: “Her dünya görüşü/ideoloji ya da modern kurgu, mimarinin otonom (özerk) yapısına farklı anlamlar yükleyebilir ve onu farklı okuyabilir mi? Örneğin, Kurtuba Ulucamii’neeklenmiş olan Santa Cruz Kilisesi bir taraftan “sevimli, küçük, gotik bir kilise”diye tarif edilirken, diğer taraftan “Kurtuba Ulu Camii’nin yüksek değerine bir tecavüz ve kaba saba bir müdahale” olarak tanımlanabilmektedir. Peki, her bir öznenin tarihe bakışı ve anlamlandırışı tarihi ne derece araçsallaştırır? İslam medeniyeti ile, örneğin, Hint veya Batı medeniyeti ve bu medeniyetlerin fertlerinin yaklaşım biçimleri ve sembolik dünyaları arasında ne gibi farklılıklar vardır?”
Derin ve cevabı kitaplar isteyen sorular bunlar… Okuyucuyu zahmete sokmadan bu soruların cevabını da yazar tam karşılığı olarak veriyor: “Farklı medeniyetler/dünya görüşleri ölçeğinde yapılacak analitik ve sentetik çalışmalar, hem o medeniyete/dünya görüşüne ait temel değerlerin netleştirilmesine hem de bakış farklılıklarından kaynaklanan bir düşünsel çeşitliliğe imkan tanır. Elinizdeki kitap Turgut Cansever ve mimarisi özelinde bu tür bir yaklaşım sergilemek iddiasındadır..”
Başka söze ne hâcet !
Son olarak, Düzenli’nin Turgut Cansever’le bizzat yaptığı bir söyleşide Cansever’den alıntıyla bitirelim:
“… Türkiye kendi kaynaklarını kaybettiği için meydana gelmiş bir olayı Batı’dan nakletmek gerekiyor. 20. asır başında felsefenin geldiği nokta hakim olan düşünceyi tamamen tasfiye etme noktasıydı. Sanat; estetik alanının bir disiplini değil, ahlakın bir disiplinidir. Ahlakın disiplini ise aynı zamanda inancı ve dinin bir disiplinidir. Matüridilik konusunda bir çalışma yapılıyordu, yayınlandı mı yayınlanmadı mı bilmiyorum. İslam düşünürleriyle masalara oturup konuşmak icap ediyor. Farklı ciddi şekilde gözden geçirmek gerekiyor. Elbette ki 14. asırda İspanya’da hakim olan düşünce sisteminin El-hamra’ya imkan vermesi sırasında Anadolu’da cerayan eden düşünce hayatı çok ciddi şekilde farklıydı. Elbette ki temel aynı, ama yorumlarda hep yorumlanacak açık kapılar var. O yorumlarda meydana gelen farklı önemli yansımalardır…”
Turgut Cansever aynı söyleşinin bir yerinde de “dünya karşısında insanın tavrının ve yerinin ne olması lazım geldiğine dair bir bütüncül düşünce, çözümleme ve bütün davranışlarımızı tanzim eden disiplin yatıyor. Bunu kaybettiğimiz zaman insanların her biri kısa akıllarının erdiği istikametlerde, akıllarının erdiği kadar bir şeyler yapmaya çalışıyorlar….” Diyor ve gelecek kuşaklara sesleniyor: “Başını yere koyduğu zaman ‘varlığın en kaba toprağının malzemesinin kurallarına dahi ben secde ediyorum. O kuralları da bilerek davranacağım, çünkü o kuralların hepsi Allah’ın emridir’ inancıyla davranan, yapacağı işi bu bilinçle tanımlayarak yola çıkan bir nesli yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Çok büyük bir tevazu ile… Doğrusu, insanlığın başarısı için, tabi ki, Allah’ın açık bıraktığı sayısız yol vardır. Ama doğrusu, üzerinden geçilmiş ve başarılı olmuş yolları takip etmek de vardır… “
Bir hikmet adamının, bir muhakkik mimarın ‘muhteşem’ mirası da bu sözlerinin sorumluluğunu yüklenmek, üzerine almak olmalı.
Cansever’in bu ‘vasiyet’inin ortaya çıkmasına vesile olan DÜZENLİ’ye ve KLASİK yayınlarına teşekkür ediyoruz.
Turgut Cansever’i zihninizde ve hayatınızda “İDRAK VE İNŞA” etmek istiyorsanız başvuracağınız yegâne kaynak kitap niteliğinde İDRAK VE İNŞA’yı okumalısınız ! Süzerek, derinliğine, genişliğine ve içselleştirerek…
(Günebakış, 9 Eylül 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Düşünce ve Kültür hayatımızı sürekli besleyen, mecalsiz kaldığı zamanlarda bile kan pompalayan “eser”lere şahit oldukça, insanın medeniyet ekseninde oluşan düşünce ve kültürün geleceği adına “ümitsiz olmaması” gerektiği gerçeğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Özellikle de eğildiği konuyu “ontolojik” olarak ele alan, derîn ve kuşatıcı tahlillerle bütünleştiren eserlerin varlığı düşünce hayatımızın kalitesini de yükseltiyor. Tabii bakana, görene, anlayana, hissedene…
Adına uygun eserleri birbiri ardına yayınlayan “Klasik”, 57. yayınıyla bu anlamda bir ay kadar önce önemli bir eserle karşımıza çıktı. : İDRAK VE İNŞA. Alt başlığında “Turgut Cansever mimarlığının iki düzlemi” açıklaması var.
Sadece eserin ismi bile çok şey anlatmaya yetiyor: İDRAK VE İNŞA.. Eserin müellifi bir mimar. KTÜ Araştırma görevlisi Halil İbrahim Düzenli… Kitap; Büyük mimar, “bilge mimar” olarak tesmiye edilen, muhakkik-mimar Turgut Cansever’in eserlerinin derinliğine ve genişliğine tahlilini yapıyor ve onun “inşa”sını idraklere sunuyor.
Turgut CANSEVER’in “bilge”liğine yakışan bir “idrak”le eser “inşa”laştırılmış… Bir mütefekkiri en iyi anlaması gerekenin “mimar” olması gerektiği; aynı zamanda bir mimarı da en iyi anlaması gerekenin “mütefekkir” olduğunu söylemeye gerek var mı? Var ! Niçin ? Çünkü her ikisi de “inşa” ediyor. Her ikisi de idraklerdekini tasarımlar aleminde “inşa”ya döküyor !
Turgut CANSEVER; yaşadığı zaman diliminde etkisinin çok büyük olması gerektiği halde, maalesef ona yönelen idraklerin gerek sığlığı, gerek onu anlayacak kapasitede olmamaları, gerekse de ‘ihtiyaç’ kavramının kendilerini Cansever’e götürmemelerinden kaynaklanan bir “görmezliğe” mahkûm edilmiştir Cansever adeta. Kendisini yaşarken “eser”leştiren “yaptıkları”nı, vefatından sonra derinliğine “inşa”eden H. İbrahim DÜZENLİ’nin “İDRAK VE İNŞA”sını da anlayabilmek oldukça meşakkatli bir iş..
Öncelikle eserin adına ve maddî çapına bakınca insanın aklına Osmanlı Sultanı II. Beyezid’in Adlî mahlâsıyla yazdığı mısralar takılıyor:
‘Değme etrak’ ne bilsün gam-ı aşkı adlî
Sırr-ı aşk anlamağa haylice idrak gerek!”
Eser tam da bu anlamda bir “Cansever muhabbeti”yle yazılmış. Okumak için de “haylice idrak gerek!”
Düzenli, “Turgut Cansever mimarlığı”na girerken Kınalızâde Ali Çelebi’nin muhteşem bir sözü ve tesbitiyle başlıyor: “Hikmet; eşyâyı lâyık ne ise eyle bilmek ve ef’ali lâyık nice ise eyle kılmaktır!”
Turgut Cansever de “eşyayı lâyıkı”yle bilen bir Hikmet adamı olarak ele alınıyor “İDRAK VE İNŞA”da.
Düzenli, kitabın ismiyle ilgili şunları söylüyor: “Kitabın başlığının idrak ve inşa olmasında çeşitli zaman, mekan ve hallerde yapılmış karmaşık zihin egzersizlerinin rolü büyük. Her şeyden önce “idrak” ve “inşa”nın bu toplumun değer sisteminde yüklü olduğu anlamlardan yola çıkıldı. Bir şeyi idrak etmenin ya da bir şeyin idrakinde olmanın başlangıçta yer aldığı, sonra onun türlü türlü yollarla ve türlü türlü biçimlerde hem zihinde hem de davranışta inşa edildiği bir dünyanın her iki meziyete de sahip varlıklarıyız. İdrak seviyemize göre inşa ederiz. Yazı geleneğimizde idraklerimizin yansıması inşalardan, Menşeü’l-inşalardan bahsederiz…. Turgut Cansever ‘bilinci biçimler dünyasına yansıtmaktır, yapmak istediğim’ dediğinde, söylediklerinin satır aralarındaki sesleri duymanın ve daha duyulur hale getirmenin ahlaki sorumluluğuyla yüklenmiş oluruz bir modern zamanlar araştırmacısı olarak. Hele söyleyen mimar olduğunda ve somut inşalarla, inşaatlarla uğraştığında İdrak ve İnşa başlığını atmak daha da cazip hale gelir. Bu ‘duyulur hale getirme’ yolunda karşılaşılan ve araştırmada merkezi konuma getirilen ‘medeniyet ben-idraki’ kavramının benzer bir lafız (idrak) ile tekrarlanmış oluşu başlık seçimini daha da belirgin hale getirir…”
Böylesine kuşatıcı bir girişle eserin adına “giriş denemesi” yapılması eserin derinliğine işaret ediyor. Turgut Cansever’in “bilinci biçimler dünyasına yansıtmak” olarak ifade ettiği uğraşlarını, İDRAK VE İNŞA insanımızın, muhataplarının dünyasına yansıtıyor. Öyle bir yansıtma ki, artık kopmuş bulunan “medeniyet”imizi bugüne taşıyan “bağlantı”ları adeta yeniden kurarak. Cansever’i ve eserlerini tarihsel derinliğinden aktüel genişliğe sunarak. Düzenli’nin Özellikle ve ısrarla İDRAK VE İNŞA’yı “ben idraki”yle “medeniyet” eksenine oturtması, bugünün ve yarının mimarlarına, inşa edicilerine “imkan” ve “ufuk” veriyor. Kitap adeta bir “kılavuz”!
Muhataplarını Dünya görüşü ve medeniyet bilinci olanların ancak anlayabilecekleri türden bir kavramsal derinliğe davet eden İDRAK VE İNŞA; “aidiyet, medeniyet, ben-idraki, biçim, işlev, yapı, anlam, varlık, tarih, coğrafya, insan, İslam, davranış tercihleri, konum, iklim, topoğrafya gibi çok boyutlu ve geniş içerikli kavramların mimarlık alanında bir araya getirilişiyle ilgili olarak, deyim yerindeyse, bir ‘epistemolojik ağ” oluşturuyor.
Yazar, zaman zaman dünya mimari eserlerine de göndermeler yaparken temel sorular soruyor: “Her dünya görüşü/ideoloji ya da modern kurgu, mimarinin otonom (özerk) yapısına farklı anlamlar yükleyebilir ve onu farklı okuyabilir mi? Örneğin, Kurtuba Ulucamii’neeklenmiş olan Santa Cruz Kilisesi bir taraftan “sevimli, küçük, gotik bir kilise”diye tarif edilirken, diğer taraftan “Kurtuba Ulu Camii’nin yüksek değerine bir tecavüz ve kaba saba bir müdahale” olarak tanımlanabilmektedir. Peki, her bir öznenin tarihe bakışı ve anlamlandırışı tarihi ne derece araçsallaştırır? İslam medeniyeti ile, örneğin, Hint veya Batı medeniyeti ve bu medeniyetlerin fertlerinin yaklaşım biçimleri ve sembolik dünyaları arasında ne gibi farklılıklar vardır?”
Derin ve cevabı kitaplar isteyen sorular bunlar… Okuyucuyu zahmete sokmadan bu soruların cevabını da yazar tam karşılığı olarak veriyor: “Farklı medeniyetler/dünya görüşleri ölçeğinde yapılacak analitik ve sentetik çalışmalar, hem o medeniyete/dünya görüşüne ait temel değerlerin netleştirilmesine hem de bakış farklılıklarından kaynaklanan bir düşünsel çeşitliliğe imkan tanır. Elinizdeki kitap Turgut Cansever ve mimarisi özelinde bu tür bir yaklaşım sergilemek iddiasındadır..”
Başka söze ne hâcet !
Son olarak, Düzenli’nin Turgut Cansever’le bizzat yaptığı bir söyleşide Cansever’den alıntıyla bitirelim:
“… Türkiye kendi kaynaklarını kaybettiği için meydana gelmiş bir olayı Batı’dan nakletmek gerekiyor. 20. asır başında felsefenin geldiği nokta hakim olan düşünceyi tamamen tasfiye etme noktasıydı. Sanat; estetik alanının bir disiplini değil, ahlakın bir disiplinidir. Ahlakın disiplini ise aynı zamanda inancı ve dinin bir disiplinidir. Matüridilik konusunda bir çalışma yapılıyordu, yayınlandı mı yayınlanmadı mı bilmiyorum. İslam düşünürleriyle masalara oturup konuşmak icap ediyor. Farklı ciddi şekilde gözden geçirmek gerekiyor. Elbette ki 14. asırda İspanya’da hakim olan düşünce sisteminin El-hamra’ya imkan vermesi sırasında Anadolu’da cerayan eden düşünce hayatı çok ciddi şekilde farklıydı. Elbette ki temel aynı, ama yorumlarda hep yorumlanacak açık kapılar var. O yorumlarda meydana gelen farklı önemli yansımalardır…”
Turgut Cansever aynı söyleşinin bir yerinde de “dünya karşısında insanın tavrının ve yerinin ne olması lazım geldiğine dair bir bütüncül düşünce, çözümleme ve bütün davranışlarımızı tanzim eden disiplin yatıyor. Bunu kaybettiğimiz zaman insanların her biri kısa akıllarının erdiği istikametlerde, akıllarının erdiği kadar bir şeyler yapmaya çalışıyorlar….” Diyor ve gelecek kuşaklara sesleniyor: “Başını yere koyduğu zaman ‘varlığın en kaba toprağının malzemesinin kurallarına dahi ben secde ediyorum. O kuralları da bilerek davranacağım, çünkü o kuralların hepsi Allah’ın emridir’ inancıyla davranan, yapacağı işi bu bilinçle tanımlayarak yola çıkan bir nesli yetiştirmek mecburiyetindeyiz. Çok büyük bir tevazu ile… Doğrusu, insanlığın başarısı için, tabi ki, Allah’ın açık bıraktığı sayısız yol vardır. Ama doğrusu, üzerinden geçilmiş ve başarılı olmuş yolları takip etmek de vardır… “
Bir hikmet adamının, bir muhakkik mimarın ‘muhteşem’ mirası da bu sözlerinin sorumluluğunu yüklenmek, üzerine almak olmalı.
Cansever’in bu ‘vasiyet’inin ortaya çıkmasına vesile olan DÜZENLİ’ye ve KLASİK yayınlarına teşekkür ediyoruz.
Turgut Cansever’i zihninizde ve hayatınızda “İDRAK VE İNŞA” etmek istiyorsanız başvuracağınız yegâne kaynak kitap niteliğinde İDRAK VE İNŞA’yı okumalısınız ! Süzerek, derinliğine, genişliğine ve içselleştirerek…
(Günebakış, 9 Eylül 2009)
1 Eylül 2009 Salı
ALİ ŞÜKRÜ BEY'İ MAHİR İZ'DEN DİNLEMEK...
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ve Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Trabzon milletvekili olan Şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey, cumhuriyet dönemi “siyasi cinayetler ve suikastler” tarihimizin en önemli şahsiyetidir.
Öyle bir şahsiyet ki !!!
O’nun şahsiyetini bir de Mahir İz’in “Yılların İzi” isimli hatırâtından dinleyelim. “Trabzon Meb’usu Ali Şükrü” başlığıyla, bizzat gördüğü, müşahade ettiği öyle muhteşem bir Ali Şükrü Bey portresi çiziyor ki Mahir İz; biz bu tablodan Trabzon’lu bir siyasî şahsiyetin “nasıl olması” gerektiğini çıkarıyor ve bugünün siyasîlerinin ‘siyasî kimlikleriyle birlikte şahsiyetlerini test edecekleri, örnek alacakları abideleşmiş bir “duruş adamı”nı görüyoruz.
Mahir İz (1895-1974) Bey; Birinci Büyük Millet Meclisi Zabıt Kalemi’nde çalışmış, o günlerin olaylarına bizzat şahit olmuş, gizli celselerde bulunmuş ve yaşadıklarını “hâtırât” haline getirmiş önemli şahsiyetlerden birisidir. Kendisine rahmet dileyerek, hâtıratının Ali Şükrü Beyle ilgili oldukça önemli kısımlarını o akıcı üslubuyla iktibas edelim:
“Ben söylediğim sözü bilirim !”
“Ali Şükrü Bey, İstanbul Meclis-i Meb’usân’ından Birinci Büyük Millet Meclisi’ne iştirak edenlerdendi. Bahriye binbaşılığından emekli olmuştu. İstanbul Donanma Cemiyeti İkinci Reisiydi. İlgiltere’de okumuştu.
Meclisin açıldığı ay içinde, bir gün, meclis’de riyâset makamında Gümüşhane meb’usu Hasan Fehmi Bey bulunuyor ve celseyi idare ediyordu…
Bir kanun müzakeresi sırasında söz isteyenleri riyâset divânı yazmaya başladı. Neticede Reis Hasan Fehmi Bey; “Efendim, ondört kişi söz aldı, isimlerini okuyorum” dedi. Daha liste tamamlanmadan, gözlüklü ve Osmanlı bıyıklı genç bir zât salon kapısının sağ tarafındaki orta köşesinden haykırdı. “Reis Bey! Söz istiyorum. Ben üçüncü olarak söz almıştım, sekizinci sırada okudunuz, lütfen listeyi tashih buyurun” dedi. Reis: “Efendim ! Biz burada divan katipleri beylerle üç kişiyiz, sizden daha iyi görürüz, listede yanlışlık yoktur” deyince; “Reis Bey! Ben söylediğim sözü bilirim. Dikkat etmiştim, üçüncü olarak söz aldım, hakkımı istiyorum” dedi. Reis bunun üzerine: “Ali Şükrü Bey! Müzakereyi ihlâl ediyorsunuz, hakkınızda nizamnâme-i dahiliyi tatbik edeceğim” dedi. Ali Şükrü, hak istemeye devam edince: “Rica ederim Ali Şükrü Bey ! obstrüksiyon (tıkanlıklığa sebep olma) yapıyorsunuz, hakkınızda….” Derken Ali Şükrü Bey salonu terk etmişti.
Ben o zaman sonradan zabıt müdîri olan mümeyyiz Zeki Bey’e: “Bu zâta dikkat edelim, küçük bir hakkını korumak isteyen bu zât ileride çok mesele çıkartacaktır” demiştim. Öyle de oldu. “
Mahir İz Bey, Hilâfetin kaldırılmasına ilişkin teklifin Büyük Millet Meclisi’nde gizli celsede müzakeresiyle ilgili de şunları yazıyor:
“ Hilâfetin lağvı lüzûmuna dâir olan teklifin müzâkeresine gizli celsede başlanmıştı. Çok hararetli müzakereler oldu, gece yarısına kadar devam etti. Teklif eden tarafın sözcüsü Bahriye Vekili İstiklâl Mahkemesi Reisi İhsan Bey’di. Buna muhalif olan karşı tarafın da kendiliğinden meydana çıkan sözcüsü Trabzon Meb’usu Ali Şükrü Bey’di. Muhâlifler, söz sıraları gelince kürsüye çıkıp fikirlerini söylediler, mes’elenin müdafaasını yaptılar. Ancak Ali Şükrü Bey kürsüye belki onbeş kere çıktı.
“Ben bu işin fedâisiyim !”
Artık vakit çok geç olmuş, herkes de yorulmuştu. Fakat Ali Şükrü Bey ayakta hatibi dinliyordu. O sırada yine kürsüye yaklaşarak konuşan hatibe cevap vermek üzere söz istedi ve kürsüye yaklaşmaya başladı. O anda, Mersin meb’usu Selâhaddin Bey’in her zaman oturduğu kürsüye yakın ilk sırada ortada Raûf Bey oturuyordu. Önüne doğru gelen Ali Şükrü Bey’i belinden tutarak: “Şükrü! Yeter, yeter! Şükrü, artık söz alma!” deyince, Ali Şükrü Bey birdenbire Raûf Bey’e dönerek: “Raûf ! Ben bu işin fedâisiyim, anladın mı?” dedi ve kürsüye çıktı…”
Mahir İz Bey, hâtıratının burasında bir dipnot düşerek şunları ilâve eder: “Ali Şükrü Bey’in iddiası şuydu. Bütün dünyadaki İslâm âlemi tekmîl rûhuyla, vicdâniyle Makam-ı Hilâfet’e bağlıydı. Bu kuvveti ihmal etmek adeta bir hiyanet-i vataniye idi. Hâfi celsede Ali Şükrü Bey’in Rauf Bey’e dönerek: “Ben bu işin fedaisiyim, anladın mı?” demesi, bu büyük kuvvetin alemşumûl tesirine inandığı içindi. İngilizlerin yıpratmak istedikleri bu kuvvet idi. Bu parçalanınca, kavmiyet üzerine kurulan milliyet mefhumu, dinleri müşterek milletler üzerinde yavaş yavaş tesirini gösterecek ve istenen parçalanma hâsıl olacaktı.”
Devam ediyor Mahir İz:
“O sırada ben, zabıt müdîri Zeki Bey’e: “Ali Şükrü Bey bu gece idâm fetvâsını eliyle imzâ etti.” Dedim. Nitekim o sözüm de çıktı.
Ali Şükrü Bey, “Tanyeri” adıyla bir gazete çıkarıyordu. Balıkesir meb’usu Hasan Basri Çantay Bey de yazı işleri müdîri idi. Gazetede şiddetli makaleler çıkıyordu. Hatta ordu müfettişi olup, o sırada meb’us bulunan Mersinli Cemal Paşa da makalelerini oraya veriyordu. Ali Şükrü Bey, Amerika Cumhurreislerinin terceme-i hallerini yazıyor, zaman zaman nasıl riyasetten feragat ettiklerini gösteriyor ve bu suretle adeta ‘demokrasi’ dersleri vermek istiyordu. Bütün hüviyetiyle meydana atılan hararetli bir Halk Partisi muhalifi idi. İşte bu esnada karşısına Topal Osman çıkarıldı…
Topal Osman’ın yüzelli neferi bulan çetesi, Çankaya’da resmi muhafız kıt’asının teşekkülünden evvel, orada Mustafa Kemal Paşa’yı koruma vazifesini görüyordu. Sonra bir muhafız taburu teşekkül etti. Kumandanlığına da İsmail Hakkı (Tekçe) tayin edildi. Onlar da Çankaya’nın diğer tarafında mevzi aldılar. Artık Osman Ağa’nın çetesine lüzum kalmamıştı. Fakat kimse buna ses çıkarmaya cesaret edemiyordu. Meclisin polisi, komiseri bile tabancasını kapıda bırakmak suretiyle meclise girebilirken, bu çete efradı, pürsilah hatta küçük bombalarıyla ‘sellemehüsselam’, yani hiç kimseden izin almak lüzumunu hissetmeden doğrudan doğruya meclise giriyorlar ve toplantı salonunun kapısını açıp içeriye birkaç kişi toplu halde bakabiliyorlardı. Bu çete, şehirde nizam ve intizamı, hem de nizamiye askeri kışlasında askeri disiplini bozacak tavırlar takınmaya başladı. Elbette bu gayr-i tabii hal devam edemezdi. Galiba “bir taşla iki kuş vurulsun” diye Ali Şükrü Bey’in izale-i vücudu Topal Osman’a havale edildi…”
Önceki yazılarımızda yazdığımız üzere, Ali Şükrü Bey, Topal Osman ve çetesi tarafından boğdurularak şehid ediliyor.
Devam ediyor Mahir İz:
“İş Meclis’e aksetti, Meclis büyük bir heyecan içindeydi. Bu atmosferde havayı koklayan çeteden pür-silah boş on kişi Meclis müzakere salonu kapısından eğilip içeri bakıyorlardı. Her zaman haklı gördüğü bütün hadiselerde, o tiz ve keskin sesiyle gürleyen Erzurum Meb’usu Hüseyin Avni Bey söz istedi. O sırada İcra Vekilleri Reisi olan Rauf Bey, kürsüden izahat veriyordu. Hüseyin Avni Bey: “Rauf Bey! Katilleri biz sizden istiyoruz” deyince Rauf Bey: “Katilleri mutlaka Meclis-i Ali’ye getireceğim” dedi ve bu sözü o kadar samimi ve o kadar candan söyledi ki, sanki katiller hapishanede elinin altındaydı…”
Cinayetin Topal Osman ve çetesi tarafından işlendiği ispatlandıktan sonra Topal Osman çatışmada öldürülüyor ve cesedi meydanda asılıyor. Çetesi de dağıtılıyor.
Cenaze ve iki mizaç hususiyeti…
Mahir İz, duygulu bir şekilde şöyle devam ediyor:
“Ali Şükrü Bey’in, ‘kurb-ı Zü’l-Celâl’e tayerân eden mübarek ruhunun na’şı Hacı Bayram Camii’ne getirildi. Meclis’teki bütün memurlar ve belki diğer devlet dairelerinin memurları arasında yalnız ben, derin bir üzüntü içinde cenâzeye iştirak ettim. Hayatımda ilk taşıdığım tabut da, mübârek şehid merhûm Ali Şükrü Bey’inki idi. Umulmayan büyük bir kalabalıkla cenâze teşyi’ edildi..”
Mahir İz, o akşam evine gider ve kendi deyimiyle “büyük bir teessür (ızdırap) içinde” ‘Şehid-i Millet Ali Şükrü Bey’in Rûh-ı Mübecceline” adını verdiği (4 Nisan 1339 Rûmî, 1923) bir mersiye yazar.
Sonra…. Sonrasını da kendisinden okuyalım:
“Sabahleyin erkenden Tâceddin Dergâhı’na gidip Mersiye’mi Mehmed Âkif Bey’e gösterdim. Merhum faziletkar üstadım Akif Bey şiiri sessizce okudu ve durdu, düşündü. Ben “Tanyeri” gazetesinde neşrini istemiştim; Akif Bey, “şimdilik dursun” dedi. Emrine ittiba ettim. Cenab-ı Hak, Ali Şükrü Bey merhumu Cennât-ı âliyâtında müstağrak-ı gufran buyursun, âmin.”
Biz de Mahir İz Beyin duasına iştirak edelim ve şunu söyleyelim ki:
Ali Şükrü Bey’in en yakın arkadaşlarından olan İstiklâl Marşı Şairi Mehmed Âkif’in “mizâc hususiyeti”nden kaynaklanan “teskin edici” tavrı ile, olayla ilgili Meclis kürsüsündeki konuşmalarıyla Meclisi titreten Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey arasındaki “duruş farkı”na işaret edelim. Teessüfle belirtelim ki; Birinci mecliste Ali Şükrü Beyin bir diğer yakın arkadaşı olan Karesi mebusu Hasan Basri Çantay’ın, Sebilürreşad sahibi Eşref Edib’in ve yakınında bulunan bazı “dostları”nın da Ali Şükrü Bey’in katline dair suskunlukları da oldukça mânidardır !
Kader… Böyle olması gerekiyordu ve oldu.
Tüm Trabzon’lular gibi özellikle de Trabzon’un milletvekilleri, şahsiyetli “siyasî duruş”unun bedelini hayatıyla, yâni şehadetle ödeyen Ali Şükrü Bey’i örnek alabilir mi dersiniz ?
(Günebakış, 2 Eylül 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı ve Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Trabzon milletvekili olan Şehid-i muazzez Ali Şükrü Bey, cumhuriyet dönemi “siyasi cinayetler ve suikastler” tarihimizin en önemli şahsiyetidir.
Öyle bir şahsiyet ki !!!
O’nun şahsiyetini bir de Mahir İz’in “Yılların İzi” isimli hatırâtından dinleyelim. “Trabzon Meb’usu Ali Şükrü” başlığıyla, bizzat gördüğü, müşahade ettiği öyle muhteşem bir Ali Şükrü Bey portresi çiziyor ki Mahir İz; biz bu tablodan Trabzon’lu bir siyasî şahsiyetin “nasıl olması” gerektiğini çıkarıyor ve bugünün siyasîlerinin ‘siyasî kimlikleriyle birlikte şahsiyetlerini test edecekleri, örnek alacakları abideleşmiş bir “duruş adamı”nı görüyoruz.
Mahir İz (1895-1974) Bey; Birinci Büyük Millet Meclisi Zabıt Kalemi’nde çalışmış, o günlerin olaylarına bizzat şahit olmuş, gizli celselerde bulunmuş ve yaşadıklarını “hâtırât” haline getirmiş önemli şahsiyetlerden birisidir. Kendisine rahmet dileyerek, hâtıratının Ali Şükrü Beyle ilgili oldukça önemli kısımlarını o akıcı üslubuyla iktibas edelim:
“Ben söylediğim sözü bilirim !”
“Ali Şükrü Bey, İstanbul Meclis-i Meb’usân’ından Birinci Büyük Millet Meclisi’ne iştirak edenlerdendi. Bahriye binbaşılığından emekli olmuştu. İstanbul Donanma Cemiyeti İkinci Reisiydi. İlgiltere’de okumuştu.
Meclisin açıldığı ay içinde, bir gün, meclis’de riyâset makamında Gümüşhane meb’usu Hasan Fehmi Bey bulunuyor ve celseyi idare ediyordu…
Bir kanun müzakeresi sırasında söz isteyenleri riyâset divânı yazmaya başladı. Neticede Reis Hasan Fehmi Bey; “Efendim, ondört kişi söz aldı, isimlerini okuyorum” dedi. Daha liste tamamlanmadan, gözlüklü ve Osmanlı bıyıklı genç bir zât salon kapısının sağ tarafındaki orta köşesinden haykırdı. “Reis Bey! Söz istiyorum. Ben üçüncü olarak söz almıştım, sekizinci sırada okudunuz, lütfen listeyi tashih buyurun” dedi. Reis: “Efendim ! Biz burada divan katipleri beylerle üç kişiyiz, sizden daha iyi görürüz, listede yanlışlık yoktur” deyince; “Reis Bey! Ben söylediğim sözü bilirim. Dikkat etmiştim, üçüncü olarak söz aldım, hakkımı istiyorum” dedi. Reis bunun üzerine: “Ali Şükrü Bey! Müzakereyi ihlâl ediyorsunuz, hakkınızda nizamnâme-i dahiliyi tatbik edeceğim” dedi. Ali Şükrü, hak istemeye devam edince: “Rica ederim Ali Şükrü Bey ! obstrüksiyon (tıkanlıklığa sebep olma) yapıyorsunuz, hakkınızda….” Derken Ali Şükrü Bey salonu terk etmişti.
Ben o zaman sonradan zabıt müdîri olan mümeyyiz Zeki Bey’e: “Bu zâta dikkat edelim, küçük bir hakkını korumak isteyen bu zât ileride çok mesele çıkartacaktır” demiştim. Öyle de oldu. “
Mahir İz Bey, Hilâfetin kaldırılmasına ilişkin teklifin Büyük Millet Meclisi’nde gizli celsede müzakeresiyle ilgili de şunları yazıyor:
“ Hilâfetin lağvı lüzûmuna dâir olan teklifin müzâkeresine gizli celsede başlanmıştı. Çok hararetli müzakereler oldu, gece yarısına kadar devam etti. Teklif eden tarafın sözcüsü Bahriye Vekili İstiklâl Mahkemesi Reisi İhsan Bey’di. Buna muhalif olan karşı tarafın da kendiliğinden meydana çıkan sözcüsü Trabzon Meb’usu Ali Şükrü Bey’di. Muhâlifler, söz sıraları gelince kürsüye çıkıp fikirlerini söylediler, mes’elenin müdafaasını yaptılar. Ancak Ali Şükrü Bey kürsüye belki onbeş kere çıktı.
“Ben bu işin fedâisiyim !”
Artık vakit çok geç olmuş, herkes de yorulmuştu. Fakat Ali Şükrü Bey ayakta hatibi dinliyordu. O sırada yine kürsüye yaklaşarak konuşan hatibe cevap vermek üzere söz istedi ve kürsüye yaklaşmaya başladı. O anda, Mersin meb’usu Selâhaddin Bey’in her zaman oturduğu kürsüye yakın ilk sırada ortada Raûf Bey oturuyordu. Önüne doğru gelen Ali Şükrü Bey’i belinden tutarak: “Şükrü! Yeter, yeter! Şükrü, artık söz alma!” deyince, Ali Şükrü Bey birdenbire Raûf Bey’e dönerek: “Raûf ! Ben bu işin fedâisiyim, anladın mı?” dedi ve kürsüye çıktı…”
Mahir İz Bey, hâtıratının burasında bir dipnot düşerek şunları ilâve eder: “Ali Şükrü Bey’in iddiası şuydu. Bütün dünyadaki İslâm âlemi tekmîl rûhuyla, vicdâniyle Makam-ı Hilâfet’e bağlıydı. Bu kuvveti ihmal etmek adeta bir hiyanet-i vataniye idi. Hâfi celsede Ali Şükrü Bey’in Rauf Bey’e dönerek: “Ben bu işin fedaisiyim, anladın mı?” demesi, bu büyük kuvvetin alemşumûl tesirine inandığı içindi. İngilizlerin yıpratmak istedikleri bu kuvvet idi. Bu parçalanınca, kavmiyet üzerine kurulan milliyet mefhumu, dinleri müşterek milletler üzerinde yavaş yavaş tesirini gösterecek ve istenen parçalanma hâsıl olacaktı.”
Devam ediyor Mahir İz:
“O sırada ben, zabıt müdîri Zeki Bey’e: “Ali Şükrü Bey bu gece idâm fetvâsını eliyle imzâ etti.” Dedim. Nitekim o sözüm de çıktı.
Ali Şükrü Bey, “Tanyeri” adıyla bir gazete çıkarıyordu. Balıkesir meb’usu Hasan Basri Çantay Bey de yazı işleri müdîri idi. Gazetede şiddetli makaleler çıkıyordu. Hatta ordu müfettişi olup, o sırada meb’us bulunan Mersinli Cemal Paşa da makalelerini oraya veriyordu. Ali Şükrü Bey, Amerika Cumhurreislerinin terceme-i hallerini yazıyor, zaman zaman nasıl riyasetten feragat ettiklerini gösteriyor ve bu suretle adeta ‘demokrasi’ dersleri vermek istiyordu. Bütün hüviyetiyle meydana atılan hararetli bir Halk Partisi muhalifi idi. İşte bu esnada karşısına Topal Osman çıkarıldı…
Topal Osman’ın yüzelli neferi bulan çetesi, Çankaya’da resmi muhafız kıt’asının teşekkülünden evvel, orada Mustafa Kemal Paşa’yı koruma vazifesini görüyordu. Sonra bir muhafız taburu teşekkül etti. Kumandanlığına da İsmail Hakkı (Tekçe) tayin edildi. Onlar da Çankaya’nın diğer tarafında mevzi aldılar. Artık Osman Ağa’nın çetesine lüzum kalmamıştı. Fakat kimse buna ses çıkarmaya cesaret edemiyordu. Meclisin polisi, komiseri bile tabancasını kapıda bırakmak suretiyle meclise girebilirken, bu çete efradı, pürsilah hatta küçük bombalarıyla ‘sellemehüsselam’, yani hiç kimseden izin almak lüzumunu hissetmeden doğrudan doğruya meclise giriyorlar ve toplantı salonunun kapısını açıp içeriye birkaç kişi toplu halde bakabiliyorlardı. Bu çete, şehirde nizam ve intizamı, hem de nizamiye askeri kışlasında askeri disiplini bozacak tavırlar takınmaya başladı. Elbette bu gayr-i tabii hal devam edemezdi. Galiba “bir taşla iki kuş vurulsun” diye Ali Şükrü Bey’in izale-i vücudu Topal Osman’a havale edildi…”
Önceki yazılarımızda yazdığımız üzere, Ali Şükrü Bey, Topal Osman ve çetesi tarafından boğdurularak şehid ediliyor.
Devam ediyor Mahir İz:
“İş Meclis’e aksetti, Meclis büyük bir heyecan içindeydi. Bu atmosferde havayı koklayan çeteden pür-silah boş on kişi Meclis müzakere salonu kapısından eğilip içeri bakıyorlardı. Her zaman haklı gördüğü bütün hadiselerde, o tiz ve keskin sesiyle gürleyen Erzurum Meb’usu Hüseyin Avni Bey söz istedi. O sırada İcra Vekilleri Reisi olan Rauf Bey, kürsüden izahat veriyordu. Hüseyin Avni Bey: “Rauf Bey! Katilleri biz sizden istiyoruz” deyince Rauf Bey: “Katilleri mutlaka Meclis-i Ali’ye getireceğim” dedi ve bu sözü o kadar samimi ve o kadar candan söyledi ki, sanki katiller hapishanede elinin altındaydı…”
Cinayetin Topal Osman ve çetesi tarafından işlendiği ispatlandıktan sonra Topal Osman çatışmada öldürülüyor ve cesedi meydanda asılıyor. Çetesi de dağıtılıyor.
Cenaze ve iki mizaç hususiyeti…
Mahir İz, duygulu bir şekilde şöyle devam ediyor:
“Ali Şükrü Bey’in, ‘kurb-ı Zü’l-Celâl’e tayerân eden mübarek ruhunun na’şı Hacı Bayram Camii’ne getirildi. Meclis’teki bütün memurlar ve belki diğer devlet dairelerinin memurları arasında yalnız ben, derin bir üzüntü içinde cenâzeye iştirak ettim. Hayatımda ilk taşıdığım tabut da, mübârek şehid merhûm Ali Şükrü Bey’inki idi. Umulmayan büyük bir kalabalıkla cenâze teşyi’ edildi..”
Mahir İz, o akşam evine gider ve kendi deyimiyle “büyük bir teessür (ızdırap) içinde” ‘Şehid-i Millet Ali Şükrü Bey’in Rûh-ı Mübecceline” adını verdiği (4 Nisan 1339 Rûmî, 1923) bir mersiye yazar.
Sonra…. Sonrasını da kendisinden okuyalım:
“Sabahleyin erkenden Tâceddin Dergâhı’na gidip Mersiye’mi Mehmed Âkif Bey’e gösterdim. Merhum faziletkar üstadım Akif Bey şiiri sessizce okudu ve durdu, düşündü. Ben “Tanyeri” gazetesinde neşrini istemiştim; Akif Bey, “şimdilik dursun” dedi. Emrine ittiba ettim. Cenab-ı Hak, Ali Şükrü Bey merhumu Cennât-ı âliyâtında müstağrak-ı gufran buyursun, âmin.”
Biz de Mahir İz Beyin duasına iştirak edelim ve şunu söyleyelim ki:
Ali Şükrü Bey’in en yakın arkadaşlarından olan İstiklâl Marşı Şairi Mehmed Âkif’in “mizâc hususiyeti”nden kaynaklanan “teskin edici” tavrı ile, olayla ilgili Meclis kürsüsündeki konuşmalarıyla Meclisi titreten Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni Bey arasındaki “duruş farkı”na işaret edelim. Teessüfle belirtelim ki; Birinci mecliste Ali Şükrü Beyin bir diğer yakın arkadaşı olan Karesi mebusu Hasan Basri Çantay’ın, Sebilürreşad sahibi Eşref Edib’in ve yakınında bulunan bazı “dostları”nın da Ali Şükrü Bey’in katline dair suskunlukları da oldukça mânidardır !
Kader… Böyle olması gerekiyordu ve oldu.
Tüm Trabzon’lular gibi özellikle de Trabzon’un milletvekilleri, şahsiyetli “siyasî duruş”unun bedelini hayatıyla, yâni şehadetle ödeyen Ali Şükrü Bey’i örnek alabilir mi dersiniz ?
(Günebakış, 2 Eylül 2009)
31 Ağustos 2009 Pazartesi
TRABZON SALNAMELERİ
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Trabzon; Osmanlı dönemi yazılı şehir tarih-kültürünü ihtiva eden zengin kaynaklara sahip ender şehirlerden birisidir. Bu kaynakların yakın tarihe ışık tutan en önemlilerinden olan Salnamelerin değeri henüz yeterince anlaşılmamıştır.
Şehir yıllıkları olan “Salname”ler ilk defa Tanzimat döneminde 1864 yılında yayınlanmıştır. Trabzon Vilayet Salnamesi de ilk defa 1869 yılında yayınlanıp 1904 yılına kadar olan sürekliliğiyle dikkat çeker. Salname; “Genel olarak geçmiş yılların veya bir yılın bütün olaylarını, her türlü icraatını, istatistik, ticaret, sanayi, iktisat, tarih, fen ve biyografi bilgilerini özet halinde ihtiva etmek üzere her sene hazırlanarak yayımlanan eserler hakkında kullanılan bir tâbirdir.”
Osmanlı’nın yıllıkları olan “salname”lerden başlıcaları Devlet, Hariciye, İlmiye, Askeri, Bahriye, Maarif, Rasathane, Rüsümat, vs. olmak üzere çeşitlilik arzediyor.
Şehir Salnameleri, şehrin hafızası niteliğindedir. Şehirde meydana gelen olaylar, şehrin siyasi, sosyal, ekonomik, malî, demografik, zirai ve idari yapısı ile ilgili detaylı bilgiler bu salnamelerde kayıtlıdır.
Osmanlı; ilk kroniklerden olan Âşıkpaşaoğlu Tarihinden başlayarak, daha sonra özellikle XV. yüzyıldan itibaren tutulan başta Tahrir Defterleri, Avârızhane Defterleri, Cizye Defterleri, Ahkâm Defterleri, Şer’iyye Sicilleri, vs. olmak üzere kayıt altına almadığı hiçbir toprak karesi bırakmamıştır. Doğru bilgiler ihtiva eden bu kaynaklar, bugünün ve yarının dünya, şehir, iktisat, sosyal, vs. tarihini yazacak ilim adamları için temel başvuru kaynaklarıdır.
Ne yazık ki bu derece zengin kayıtlara sahip olmamıza rağmen, bu kaynakların fakiri de gene bizleriz. Kaynaklarımızdaki “değer”leri ortaya çıkarmada tembel, yetersiz ve bir o kadar da ehliyetsiz olmak, “yerlilik” adına önemli bir vasıf olsa gerek (!)
Onun içindir ki Trabzon’un Osmanlı dönemi Tarihini Amerikalı Osmanlı Tarihçisi Heath Lowry’den, Trabzon’un dil ve diyalektlerini Norveçli Prof. B. Brendemoen’den, Antoropolojik yapısını Amerika’lı M. Meeker’den okuyoruz. Hem de (ne kadar olabilirse) o derece objektiflikte !
Trabzon Salnamelerine gelmek istiyorum.
Trabzon’un altıyüz yıl öncesini önümüze seren ilk Tahrir Defterleri örneğinde olduğu gibi, Salnameler de gelecek yüzyıllarda önemi daha da artan kaynaklar olarak önümüzde durmaktadır.
Ankara’da (Trabzon’lu işadamlarının aklına kim düşürmüşse) Trabzon Vakfı’nca Haziran 1993’de yayınlanmaya başlanan Trabzon Vilayeti Salnameleri, Ocak 2009’da 22. cildinin de yayınlanmasıyla tamamlamış bulunuyor. İlki 1869 Yılına ait olan Trabzon Salnameleri’nin sonuncusu 1904 yılına ait. Trabzon’un 36 yıllık toplumsal tarihinin her karesini ayrıntılı bir şekilde anlatan Vilâyet Salnameleri’ne gereken ilgi gösterilebilecek mi? Bilemiyoruz.
Trabzon’la birlikte Gümüşhane, Canik (Samsun), Lazistan (Rize), Livane (Artvin), Batum, Giresun ve Ordu’nun bir kısmının da içinde olduğu Trabzon Vilayeti Salnameleri’nde tüm Osmanlı vilayetleriyle ilgili ayrıntılı ve ilginç verilere de rastlamak mümkün.
Trabzon’un değerli emektar, çalışkan, üretken kültür tarihçisi Kudret Emiroğlu dostumuzun bir kuyumcu titizliğiyle günümüze aktardığı Trabzon Salnamelerinin en güzel taraflarından birisi; hem orijinal Osmanlıca metnin bulunması, hem de metnin birebir karşılığının her sayfada verilmesi. Başta hazırlayan Kudret Emiroğlu olmak üzere Trabzon Vakfı’nı bu önemli eserleri Trabzon’un hafızasına tekrar sundukları için tebrik ediyoruz. Kudret Emiroğlu Salnamelerin birinci cildinin önsözünde Salnamelerin önemine ilişkin şunları söylüyor:
“1866 yılından itibaren Osmanlı Vilayetleri Salname yayımlamaya başlamışlar ve 1871/72 yılından sonra salname yayımlamayan vilayet kalmamıştır. Vilayetlerde kurulan devlet matbaaları ve resmi vilayet gazeteleri ile birlikte salnameler, toplumdaki yeniliklerin yerel düzeyde dile getirilmesinin aracı olarak benimsenmişlerdir. Salnameler bu değişimin sesi ve yıl yıl yaşanmasının tutanağıdır.
Osmanlı tarihi, henüz kendi kaynaklarına dayanılarak yazılmış olmaktan uzaktır. Hükümet merkezli klasik tarih araştırmalarının dışında toplumsal tarihçiliğin gelişmesiyle bu tarihin yeniden yorumlanıp, üretilmesine katkıda bulunacak nitelikte kaynaklar olarak Salnameler önem kazanmaktadır. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden başlayıp yirminci yüzyıla uzanan sürecin birinci elden tanıklığını yapan Trabzon Vilayeti Salnamalerinin yayımlanmasıyla Orta ve Doğu Karadeniz bölgelerimiz için önemli bir kaynak da kullanıma açılmış olmaktadır. “
Sadece maddi veriler değil, tarih ve kültür muhtevasıyla da önemli bir şehir yıllığı olan Trabzon Salnameleri’nin her birinin ilk sayfalarında kronolojik bir peygamberler tarihi, önemli dünya olayları, Osmanlı Tarihi de vardır. Salnameler bir her yönüyle “şehir envanteri” olduğu gibi aynı zamanda genel bir “ansiklopedi” özelliği de taşırlar.
Örneğin; İlk insan-İlk Peygamber Hz. Adem’den bugüne kadar dünya tarihi şöyle veriliyor:
Hicretten
6212 sene mukaddem (önce) Hilkat-i Adem aleyhisselam
4582 sene mukaddem Avrupalıların zabt ve tahrirleri mucibince hilkat-i Adem aleyhisselam.
2974 sene mukaddem Tufan-ı Nuh aleyhisselam.
2580 sene mukaddem Veladet-i İbrahim aleyhisselam
2480 sene mukaddem Hitan-ı İsmail aleyhisselam
2317 sene mukaddem Yakup aleyhisselamın Mısır’a teşrifleri
2075 sene mukaddem Musa aleyhisselamın Mısır’dan hurucları
1638 sene mukaddem Davud aleyhisselamın berriyet-üş-Şam’da padişahlığı
1598 sene mukaddem Süleyman aleyhisselamın padişahlığı
583 sene mukaddem Milad-i Hazreti İsa aleyhisselam
…. Fahr-i alem sallallahu aleyhi vesellem efendimiz hazretlerinin Mekke-i mükerremeden Medine-i Münevvereye hicret buyurdukları…
Ayrıca Hristiyan ve Yahudi tebaanın resmi ve dini tatil günlerine dair takvim bilgileri, dünya tarihinin önemli olayları, Osmanlı tarihinin önemli fetih ve olayları, bazı velilerin vefatları, bazı şehir ve camilerin kuruluş ve yapılış tarihleri, keşifleri, icadları, vilayete bağlı tüm yerleşim birimlerine ait her türlü ayrıntılı bilgileri Trabzon Vilayet Salnamelerinde bulmak mümkündür.
Başka bir örnek olarak Trabzon’un ilçelerindeki madenlerle ilgili bazı ilginç bilgiler:
“Sürmene nahiyesinin tura tabir olunur bir nevi keten ipliği çıkıp Rumeli ve Anadolu ve Arabistan taraflarına irsal olunur.” (1869)
“Vakfıkebir nahiyesi kurasında demirci ve kundakçı esnafı olup, imal ettikleri eşya derun-i nahiyede sarf olunur.” (1869)
“Of kazasında bir miktar kara keten tabir olunur bez ve siyah şal tabir olunur bir nevi yünden kumaş imal olunup Erzurum ve Malatya taraflarına nakl ve füruht olunur.” (1869)
“Yomra nahiyesinde Trabzon’a dört saat mesafede bir adet kurşun madeni bulunup bir seneden beri bi’l-amal tecrübesi icra olunmaktadır.”(1869)
Trabzon; Vilayet Salnamesinin son cildinde (1904) Ma’lumât-ı Umûmiyye başlığı altında şu şekilde anlatılır:
“Trabzon vilayeti Anadolu’nun İsviçresi hükmündedir: Bu vilayette de yaz kış üzerinden kar eksik olmayan yüksek dağlar, saatlerce uzanıp giden çam ormanları, muhavvif uçurumlar, sarp ve dik kayalıklar, mezrû vadi ve tepeler, yaz mevsiminde sahil ahalisinin göçtükleri yaylalar birbiri ardınca mütevarî olur. İnsan herhangi tarafa gözünü gezdirmiş olsa böyle arızalı yerler görür ve bu yerlerde yaşayan halkın ne kadar çevik ve çâlâk adamlar olmak lâzım geleceğini anlar.
Sahil-i vilâyetin menâzır-ı bediiyesini hakkıyla tasvir etmek pek güçtür… Vapurla bir iskeleye gelmiş olsanız her yerde çalışkan, cesur bir halk görürsünüz… Dereler yazın hâtırât-ı bedîasını yâd edip inler; denizin feverân-ı gazebi herkesi korkutur, ardı arası kesilmeyen furtınalar güzel günlerin daha pek uzakta olduğunu ihtardan hali kalmaz. Bütün bu furtunalarla, dehşetli kışlarla, yüksek dağlarla, her türlü şedaid-i iklimiyyesiyle Karadeniz sahili dünyanın en güzel yerlerindendir !”
Trabzon folklorüne dair bir ilginç cümle: “Trabzon halkının hissiyat-ı bediiyeden mahrum olduklarını iddia etmek haksızlık olursa da sanayi-i nefiseye rağbet eden kimseler pek azdır. Köy düğünlerinde davul zurna gibi kaba saba şeyler görülür; kemençenin saatlerce devam eden mutaredded ahengi sâmia-hıraş olur.”
Of’un medreseleri ve kıyafetlerle ilgili bir paragraf: “Of’ta medrese ve mekteb gibi mebânî her taraftan ziyade olmağla medrese ve talebe-i ulûm-i şerife çoktur. Ekser köylerde müteaddid mesacid-i şerife vardır. Hocalarla talebe mesleklerine mahsus olan elbisiye ve ehl-i kurada kısmen zıbka ve mintan ve kısmen karavana şalvar giyerler..”
Daha birçok bilgi ve belgeyi ihtiva eden Trabzon Vilayeti Salnamelerinin tamamını Ankara’da Trabzon Vakfı veya İstanbul’da Heyamola Yayınlarından temin edilebilir.
(Günebakış, 26 Ağustos 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Trabzon; Osmanlı dönemi yazılı şehir tarih-kültürünü ihtiva eden zengin kaynaklara sahip ender şehirlerden birisidir. Bu kaynakların yakın tarihe ışık tutan en önemlilerinden olan Salnamelerin değeri henüz yeterince anlaşılmamıştır.
Şehir yıllıkları olan “Salname”ler ilk defa Tanzimat döneminde 1864 yılında yayınlanmıştır. Trabzon Vilayet Salnamesi de ilk defa 1869 yılında yayınlanıp 1904 yılına kadar olan sürekliliğiyle dikkat çeker. Salname; “Genel olarak geçmiş yılların veya bir yılın bütün olaylarını, her türlü icraatını, istatistik, ticaret, sanayi, iktisat, tarih, fen ve biyografi bilgilerini özet halinde ihtiva etmek üzere her sene hazırlanarak yayımlanan eserler hakkında kullanılan bir tâbirdir.”
Osmanlı’nın yıllıkları olan “salname”lerden başlıcaları Devlet, Hariciye, İlmiye, Askeri, Bahriye, Maarif, Rasathane, Rüsümat, vs. olmak üzere çeşitlilik arzediyor.
Şehir Salnameleri, şehrin hafızası niteliğindedir. Şehirde meydana gelen olaylar, şehrin siyasi, sosyal, ekonomik, malî, demografik, zirai ve idari yapısı ile ilgili detaylı bilgiler bu salnamelerde kayıtlıdır.
Osmanlı; ilk kroniklerden olan Âşıkpaşaoğlu Tarihinden başlayarak, daha sonra özellikle XV. yüzyıldan itibaren tutulan başta Tahrir Defterleri, Avârızhane Defterleri, Cizye Defterleri, Ahkâm Defterleri, Şer’iyye Sicilleri, vs. olmak üzere kayıt altına almadığı hiçbir toprak karesi bırakmamıştır. Doğru bilgiler ihtiva eden bu kaynaklar, bugünün ve yarının dünya, şehir, iktisat, sosyal, vs. tarihini yazacak ilim adamları için temel başvuru kaynaklarıdır.
Ne yazık ki bu derece zengin kayıtlara sahip olmamıza rağmen, bu kaynakların fakiri de gene bizleriz. Kaynaklarımızdaki “değer”leri ortaya çıkarmada tembel, yetersiz ve bir o kadar da ehliyetsiz olmak, “yerlilik” adına önemli bir vasıf olsa gerek (!)
Onun içindir ki Trabzon’un Osmanlı dönemi Tarihini Amerikalı Osmanlı Tarihçisi Heath Lowry’den, Trabzon’un dil ve diyalektlerini Norveçli Prof. B. Brendemoen’den, Antoropolojik yapısını Amerika’lı M. Meeker’den okuyoruz. Hem de (ne kadar olabilirse) o derece objektiflikte !
Trabzon Salnamelerine gelmek istiyorum.
Trabzon’un altıyüz yıl öncesini önümüze seren ilk Tahrir Defterleri örneğinde olduğu gibi, Salnameler de gelecek yüzyıllarda önemi daha da artan kaynaklar olarak önümüzde durmaktadır.
Ankara’da (Trabzon’lu işadamlarının aklına kim düşürmüşse) Trabzon Vakfı’nca Haziran 1993’de yayınlanmaya başlanan Trabzon Vilayeti Salnameleri, Ocak 2009’da 22. cildinin de yayınlanmasıyla tamamlamış bulunuyor. İlki 1869 Yılına ait olan Trabzon Salnameleri’nin sonuncusu 1904 yılına ait. Trabzon’un 36 yıllık toplumsal tarihinin her karesini ayrıntılı bir şekilde anlatan Vilâyet Salnameleri’ne gereken ilgi gösterilebilecek mi? Bilemiyoruz.
Trabzon’la birlikte Gümüşhane, Canik (Samsun), Lazistan (Rize), Livane (Artvin), Batum, Giresun ve Ordu’nun bir kısmının da içinde olduğu Trabzon Vilayeti Salnameleri’nde tüm Osmanlı vilayetleriyle ilgili ayrıntılı ve ilginç verilere de rastlamak mümkün.
Trabzon’un değerli emektar, çalışkan, üretken kültür tarihçisi Kudret Emiroğlu dostumuzun bir kuyumcu titizliğiyle günümüze aktardığı Trabzon Salnamelerinin en güzel taraflarından birisi; hem orijinal Osmanlıca metnin bulunması, hem de metnin birebir karşılığının her sayfada verilmesi. Başta hazırlayan Kudret Emiroğlu olmak üzere Trabzon Vakfı’nı bu önemli eserleri Trabzon’un hafızasına tekrar sundukları için tebrik ediyoruz. Kudret Emiroğlu Salnamelerin birinci cildinin önsözünde Salnamelerin önemine ilişkin şunları söylüyor:
“1866 yılından itibaren Osmanlı Vilayetleri Salname yayımlamaya başlamışlar ve 1871/72 yılından sonra salname yayımlamayan vilayet kalmamıştır. Vilayetlerde kurulan devlet matbaaları ve resmi vilayet gazeteleri ile birlikte salnameler, toplumdaki yeniliklerin yerel düzeyde dile getirilmesinin aracı olarak benimsenmişlerdir. Salnameler bu değişimin sesi ve yıl yıl yaşanmasının tutanağıdır.
Osmanlı tarihi, henüz kendi kaynaklarına dayanılarak yazılmış olmaktan uzaktır. Hükümet merkezli klasik tarih araştırmalarının dışında toplumsal tarihçiliğin gelişmesiyle bu tarihin yeniden yorumlanıp, üretilmesine katkıda bulunacak nitelikte kaynaklar olarak Salnameler önem kazanmaktadır. Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden başlayıp yirminci yüzyıla uzanan sürecin birinci elden tanıklığını yapan Trabzon Vilayeti Salnamalerinin yayımlanmasıyla Orta ve Doğu Karadeniz bölgelerimiz için önemli bir kaynak da kullanıma açılmış olmaktadır. “
Sadece maddi veriler değil, tarih ve kültür muhtevasıyla da önemli bir şehir yıllığı olan Trabzon Salnameleri’nin her birinin ilk sayfalarında kronolojik bir peygamberler tarihi, önemli dünya olayları, Osmanlı Tarihi de vardır. Salnameler bir her yönüyle “şehir envanteri” olduğu gibi aynı zamanda genel bir “ansiklopedi” özelliği de taşırlar.
Örneğin; İlk insan-İlk Peygamber Hz. Adem’den bugüne kadar dünya tarihi şöyle veriliyor:
Hicretten
6212 sene mukaddem (önce) Hilkat-i Adem aleyhisselam
4582 sene mukaddem Avrupalıların zabt ve tahrirleri mucibince hilkat-i Adem aleyhisselam.
2974 sene mukaddem Tufan-ı Nuh aleyhisselam.
2580 sene mukaddem Veladet-i İbrahim aleyhisselam
2480 sene mukaddem Hitan-ı İsmail aleyhisselam
2317 sene mukaddem Yakup aleyhisselamın Mısır’a teşrifleri
2075 sene mukaddem Musa aleyhisselamın Mısır’dan hurucları
1638 sene mukaddem Davud aleyhisselamın berriyet-üş-Şam’da padişahlığı
1598 sene mukaddem Süleyman aleyhisselamın padişahlığı
583 sene mukaddem Milad-i Hazreti İsa aleyhisselam
…. Fahr-i alem sallallahu aleyhi vesellem efendimiz hazretlerinin Mekke-i mükerremeden Medine-i Münevvereye hicret buyurdukları…
Ayrıca Hristiyan ve Yahudi tebaanın resmi ve dini tatil günlerine dair takvim bilgileri, dünya tarihinin önemli olayları, Osmanlı tarihinin önemli fetih ve olayları, bazı velilerin vefatları, bazı şehir ve camilerin kuruluş ve yapılış tarihleri, keşifleri, icadları, vilayete bağlı tüm yerleşim birimlerine ait her türlü ayrıntılı bilgileri Trabzon Vilayet Salnamelerinde bulmak mümkündür.
Başka bir örnek olarak Trabzon’un ilçelerindeki madenlerle ilgili bazı ilginç bilgiler:
“Sürmene nahiyesinin tura tabir olunur bir nevi keten ipliği çıkıp Rumeli ve Anadolu ve Arabistan taraflarına irsal olunur.” (1869)
“Vakfıkebir nahiyesi kurasında demirci ve kundakçı esnafı olup, imal ettikleri eşya derun-i nahiyede sarf olunur.” (1869)
“Of kazasında bir miktar kara keten tabir olunur bez ve siyah şal tabir olunur bir nevi yünden kumaş imal olunup Erzurum ve Malatya taraflarına nakl ve füruht olunur.” (1869)
“Yomra nahiyesinde Trabzon’a dört saat mesafede bir adet kurşun madeni bulunup bir seneden beri bi’l-amal tecrübesi icra olunmaktadır.”(1869)
Trabzon; Vilayet Salnamesinin son cildinde (1904) Ma’lumât-ı Umûmiyye başlığı altında şu şekilde anlatılır:
“Trabzon vilayeti Anadolu’nun İsviçresi hükmündedir: Bu vilayette de yaz kış üzerinden kar eksik olmayan yüksek dağlar, saatlerce uzanıp giden çam ormanları, muhavvif uçurumlar, sarp ve dik kayalıklar, mezrû vadi ve tepeler, yaz mevsiminde sahil ahalisinin göçtükleri yaylalar birbiri ardınca mütevarî olur. İnsan herhangi tarafa gözünü gezdirmiş olsa böyle arızalı yerler görür ve bu yerlerde yaşayan halkın ne kadar çevik ve çâlâk adamlar olmak lâzım geleceğini anlar.
Sahil-i vilâyetin menâzır-ı bediiyesini hakkıyla tasvir etmek pek güçtür… Vapurla bir iskeleye gelmiş olsanız her yerde çalışkan, cesur bir halk görürsünüz… Dereler yazın hâtırât-ı bedîasını yâd edip inler; denizin feverân-ı gazebi herkesi korkutur, ardı arası kesilmeyen furtınalar güzel günlerin daha pek uzakta olduğunu ihtardan hali kalmaz. Bütün bu furtunalarla, dehşetli kışlarla, yüksek dağlarla, her türlü şedaid-i iklimiyyesiyle Karadeniz sahili dünyanın en güzel yerlerindendir !”
Trabzon folklorüne dair bir ilginç cümle: “Trabzon halkının hissiyat-ı bediiyeden mahrum olduklarını iddia etmek haksızlık olursa da sanayi-i nefiseye rağbet eden kimseler pek azdır. Köy düğünlerinde davul zurna gibi kaba saba şeyler görülür; kemençenin saatlerce devam eden mutaredded ahengi sâmia-hıraş olur.”
Of’un medreseleri ve kıyafetlerle ilgili bir paragraf: “Of’ta medrese ve mekteb gibi mebânî her taraftan ziyade olmağla medrese ve talebe-i ulûm-i şerife çoktur. Ekser köylerde müteaddid mesacid-i şerife vardır. Hocalarla talebe mesleklerine mahsus olan elbisiye ve ehl-i kurada kısmen zıbka ve mintan ve kısmen karavana şalvar giyerler..”
Daha birçok bilgi ve belgeyi ihtiva eden Trabzon Vilayeti Salnamelerinin tamamını Ankara’da Trabzon Vakfı veya İstanbul’da Heyamola Yayınlarından temin edilebilir.
(Günebakış, 26 Ağustos 2009)
TRABZON FOLKLORUNA SOKULAN VİRÜS: KOLBASTI
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Evet virüs…
Önce Larousse’un dilinden bir virüs tarifi yapalım ki ‘kolbastı virüsü’nden kasdımız iyi anlaşılsın: “Optik mikroskopta görülmeyen, genellikle bakteri geçirmez süzgeçlerden geçen ve özellikle tek tip nükleik asit (DNA ya da RNA) içermekle ve okaryot hücrelerde zorunlu asalak olmakla bakterilerden ayrılan mikroorganizma... Metabolizmaya karışarak DNA’yı bozar..Eğer metabolizma ağır derecede bozulmuşsa, hücre ölür, virüs yeniden çoğalır ve bir önceki hücrede edindiği kabukla başka hücrelere bulaşır; eğer bozukluklar az önemli ise, içlerinde virüs bulunan hücreler virüsün çekirdek kısmını (yapay bir gen gibi) kendi kromozonlarına ekler ve atipik bölünebilen hücrelere, yani ur (kanser) hücrelerine dönüşürler…”
Virüslerin en önemli özelliğinin “asalak” oluşları olduğunu da ekleyelim..
Trabzon’un folklor metabolizmasına karışan bir virüs: Kolbastı !
Kış aylarında kapalı mevzilere çekilen, yaz aylarında açık alanlarda hızla yayılıcı, sirayet edici, doğurgan bir virüs… Bu gidişle durdurulamayan bu virütik etkiye karşı sadece Trabzon değil, Tüm Türkiye “yelken açacak” gibi…
Virütik etkisi öyle bir yayılıyor, yayıldı ki artık önlenemiyor. Trabzon folkloru metastas hali yaşıyor.. Hatta, “kolbastı virüsü” talep edilir hale geldi. Virüs talep edililir mi? Evet ! Bünye ona hazır hale getirilirse, uyuşturucu bağımlılığı gibi dozu sürekli artırılarak bünyeye verilmesi gerekiyor. Kolbastı böyle bir virüs haline geldi.
Virüsler bünyedeki hastalığın ifadecisidir. Hariçten bünyeye sokulamayan, ancak bünyede mevcut fakat harekete geçeceği zamanı ve şartları bekleyen iç bünye virüsleri gibi “kolbastı virüsü” de harekete geçti. Mekân ve sınır tanımıyor… Enfekte kabiliyeti müthiş ! Önüne geleni doğruyor, her rastladığına bulaşıyor…
Kaçmak isteseniz de kaçamıyorsunuz.
Beşinci sınıf arabesk sahne hanendeleri marifetiyle Trabzon folklorunu kemiren, kemirmekten de öte ifsat ve imha etmeye memur bir folklor terminatörü..
Bu terminatör virüsün adı: Kolbastı.
İçinde hiçbir Karadeniz ritmi taşımayan bir müzik eşliğinde söylenen sözlere bakın:
“Mahallenin Mastisi”
“Üçtür beştir. Kızlar hoştur, dünya boştur, coştur coştur..”
“Bir o yana bir bu yana zıplayalım..”
Folklorumuzun “ar damarı”na yönelmiş bir saldırı manifestosu adeta…
Bir virüs icad etmek, ortaya çıkarmak da önemli bir buluştur. Kolbastı’da pay sahibi olan, hatta birbiriyle ‘sahiplenmede yarışan’ folklor ifsat edicileri icadlarıyla öğünebilirler. Vulgarize sahne hanendelerini anladık da, Trabzon folklor bilimiyle uğraşan sözde akademisyenlere ne demeli?
Bu sözler, bu tavırlar, bu icra, onları hiç ilgilendirmiyor.
Trabzon’un hakiki genlerini taşıyan tarihsel horonlara bir katkı yapamıyorlar. Çünkü kalite ve kapasiteleri yetmiyor ! Zihinleri müsait değil !
Galiba bir laboratuar netliğiyle kolbastıyla ilgili en doğru testi müzikbilimci Orhan Hakalmaz, katıldığı bir TV programında yapıyor: “Halk kültüründe böyle bir dans yok. Seyrederken benim tüylerim diken diken oluyor. Kapatın müziği, ne oynuyorlar dersiniz? Ben break dans yapıyorlar derim…”
Bu cümlelerden “Kolbastı Doğu Karadeniz ürünü” diyenler bir şey anlarlar mı bilmem.
Folklor; hangi bölgede icra ediliyorsa o yörenin insan davranışlarını dışavurur. En etkili unsur da ritm ve hareketler… Trabzon insan karakterinin asla fiziki ifadecisi olamayacak, aksine “ifadecisi” değil, “ifsat edicisi” bir virüs Kolbastı…
Oyunun icra edilişindeki “efemine” tavırlar Trabzon insanına yakışmıyor !
Trabzon’da bir âkil folklor adamı çıkıp da bunu dile getirmiyor, getiremiyor. Aksine bu “ucube”den pay kapmaya çalışılıyor. O kadar ileri gidiliyor ki, Trabzon’un uluslararası ihraç ürünü olarak lanse ediliyor…
Yazık Trabzon’a !
Yazık Trabzon insanına !
Yazık horonlarına !
İnsanın şuuraltını kışkırtmak için başka bir virüse ihtiyaç yok.
Daha önceki bir yazımızın başlığı: “Trabzon kol baskınına uğradı!” idi. Artık baskın “kol etkisi” ile izah edilmeyi aştı.
Zorlama tarihsel temel arayışları işin komedi cinsinden çabalar… “Kolbastı” isminin kaynağı, etimolojisi bile oyunun “cemaziyelevveli”nden “etik kaygı” duymak için yeter. Meraklıları kök anlamını kolayca bulabilir.
Bir medeniyet şehrinin insanları folklorüne sokulan bu “mızrak ucu”yla ancak böyle aşağılanabilir diye düşünüyorum. Kimileri “hayran” olsa da, kolbastıda duruş yok, eda yok, ruh yok, muhteva yok. Varolan tek şey: Kol baskınına uğramanın verdiği şaşkınlıkla fiziğine bile hakim olamayan kontrolsüz, iradesiz tavırlar…
Bunlar “bizim” insanımızın tavrı, tarzı değil !
Horonların iradî icra edilişine karşılık, kolbastının gayr-i iradîliği; insanla robot arasındaki farkı gösteriyor. Robot yâni kurgulanmış, belli oranda kontrol-kumanda edilebilir makina… Birdenbire bir “baskın” halinde Trabzon folklorünün göbeğine oturan bu “makine” belki de bizim tahminlerimizin ötesinde kurgulanmış bir terminatör…
Horonlar iradî varlığa yâni insana, insanın duygu ve düşünce dünyasına hitap ederken, şahsiyete davet ederken, kolbastı iradeyi iptal eden, şuuraltı kaotik alana çekiyor muhataplarını…
Maksadımız Horon ve Kolbastı karşılaştırması değil. Böyle bir karşılaştırma mümkün de değil. Kendimizi inkâr gibi bir şey olur bu.
Trabzon, Trabzon insanı, özellikle de gençler bu virüsün etki alanından kurtarılmalı ! Enerjileri ‘kolbastı virüsü”nde harcamamalı !
Herhalde medeniyet şehirlerinin dokusunu bozmanın en etkili yollarından birisi; o şehrin halkında kabul görmüş, benimsenmiş folklor unsurlarını-malzemelerini “iğdiş etmek” olsa gerek. Bu iğdiş oluşa yakalananlar karantinaya alınamıyor. Salgına karşı aşı geliştirilemiyor. Salgın yayılmakla kalmıyor, içselleştiriliyor. Yüksek tansiyonla yaşamaya alışmış bir hastanın kendisini ‘normal zannetmesi’ gibi bir hal bu.
Öncelikle ve acilen Trabzon folkloru Kolbastya karşı “karantinaya alınmalı !”
Trabzon folkloru antikorlarını “acil” kaydıyla harekete geçirmeli !
Hey Trabzon !
Bünyeni “FUTBOL CİNNETİ VE KOLBASTI VİRÜSÜ”nden ne zaman kurtulacak ve enerjini ne zaman kendine döndüreceksin ?
Meşhur hikâyedeki gibi “Kral Çıplak!” diyenlerin çoğalması gerekecek !
Eski bir Trabzon türküsüyle bitirelim:
“Hayde kidelum hayde da
Pizum yolumuz uzak
Yolumuza sevduğum
Tuzak kurdiler tuzak !”
(Günebakış, 19 Ağustos 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Evet virüs…
Önce Larousse’un dilinden bir virüs tarifi yapalım ki ‘kolbastı virüsü’nden kasdımız iyi anlaşılsın: “Optik mikroskopta görülmeyen, genellikle bakteri geçirmez süzgeçlerden geçen ve özellikle tek tip nükleik asit (DNA ya da RNA) içermekle ve okaryot hücrelerde zorunlu asalak olmakla bakterilerden ayrılan mikroorganizma... Metabolizmaya karışarak DNA’yı bozar..Eğer metabolizma ağır derecede bozulmuşsa, hücre ölür, virüs yeniden çoğalır ve bir önceki hücrede edindiği kabukla başka hücrelere bulaşır; eğer bozukluklar az önemli ise, içlerinde virüs bulunan hücreler virüsün çekirdek kısmını (yapay bir gen gibi) kendi kromozonlarına ekler ve atipik bölünebilen hücrelere, yani ur (kanser) hücrelerine dönüşürler…”
Virüslerin en önemli özelliğinin “asalak” oluşları olduğunu da ekleyelim..
Trabzon’un folklor metabolizmasına karışan bir virüs: Kolbastı !
Kış aylarında kapalı mevzilere çekilen, yaz aylarında açık alanlarda hızla yayılıcı, sirayet edici, doğurgan bir virüs… Bu gidişle durdurulamayan bu virütik etkiye karşı sadece Trabzon değil, Tüm Türkiye “yelken açacak” gibi…
Virütik etkisi öyle bir yayılıyor, yayıldı ki artık önlenemiyor. Trabzon folkloru metastas hali yaşıyor.. Hatta, “kolbastı virüsü” talep edilir hale geldi. Virüs talep edililir mi? Evet ! Bünye ona hazır hale getirilirse, uyuşturucu bağımlılığı gibi dozu sürekli artırılarak bünyeye verilmesi gerekiyor. Kolbastı böyle bir virüs haline geldi.
Virüsler bünyedeki hastalığın ifadecisidir. Hariçten bünyeye sokulamayan, ancak bünyede mevcut fakat harekete geçeceği zamanı ve şartları bekleyen iç bünye virüsleri gibi “kolbastı virüsü” de harekete geçti. Mekân ve sınır tanımıyor… Enfekte kabiliyeti müthiş ! Önüne geleni doğruyor, her rastladığına bulaşıyor…
Kaçmak isteseniz de kaçamıyorsunuz.
Beşinci sınıf arabesk sahne hanendeleri marifetiyle Trabzon folklorunu kemiren, kemirmekten de öte ifsat ve imha etmeye memur bir folklor terminatörü..
Bu terminatör virüsün adı: Kolbastı.
İçinde hiçbir Karadeniz ritmi taşımayan bir müzik eşliğinde söylenen sözlere bakın:
“Mahallenin Mastisi”
“Üçtür beştir. Kızlar hoştur, dünya boştur, coştur coştur..”
“Bir o yana bir bu yana zıplayalım..”
Folklorumuzun “ar damarı”na yönelmiş bir saldırı manifestosu adeta…
Bir virüs icad etmek, ortaya çıkarmak da önemli bir buluştur. Kolbastı’da pay sahibi olan, hatta birbiriyle ‘sahiplenmede yarışan’ folklor ifsat edicileri icadlarıyla öğünebilirler. Vulgarize sahne hanendelerini anladık da, Trabzon folklor bilimiyle uğraşan sözde akademisyenlere ne demeli?
Bu sözler, bu tavırlar, bu icra, onları hiç ilgilendirmiyor.
Trabzon’un hakiki genlerini taşıyan tarihsel horonlara bir katkı yapamıyorlar. Çünkü kalite ve kapasiteleri yetmiyor ! Zihinleri müsait değil !
Galiba bir laboratuar netliğiyle kolbastıyla ilgili en doğru testi müzikbilimci Orhan Hakalmaz, katıldığı bir TV programında yapıyor: “Halk kültüründe böyle bir dans yok. Seyrederken benim tüylerim diken diken oluyor. Kapatın müziği, ne oynuyorlar dersiniz? Ben break dans yapıyorlar derim…”
Bu cümlelerden “Kolbastı Doğu Karadeniz ürünü” diyenler bir şey anlarlar mı bilmem.
Folklor; hangi bölgede icra ediliyorsa o yörenin insan davranışlarını dışavurur. En etkili unsur da ritm ve hareketler… Trabzon insan karakterinin asla fiziki ifadecisi olamayacak, aksine “ifadecisi” değil, “ifsat edicisi” bir virüs Kolbastı…
Oyunun icra edilişindeki “efemine” tavırlar Trabzon insanına yakışmıyor !
Trabzon’da bir âkil folklor adamı çıkıp da bunu dile getirmiyor, getiremiyor. Aksine bu “ucube”den pay kapmaya çalışılıyor. O kadar ileri gidiliyor ki, Trabzon’un uluslararası ihraç ürünü olarak lanse ediliyor…
Yazık Trabzon’a !
Yazık Trabzon insanına !
Yazık horonlarına !
İnsanın şuuraltını kışkırtmak için başka bir virüse ihtiyaç yok.
Daha önceki bir yazımızın başlığı: “Trabzon kol baskınına uğradı!” idi. Artık baskın “kol etkisi” ile izah edilmeyi aştı.
Zorlama tarihsel temel arayışları işin komedi cinsinden çabalar… “Kolbastı” isminin kaynağı, etimolojisi bile oyunun “cemaziyelevveli”nden “etik kaygı” duymak için yeter. Meraklıları kök anlamını kolayca bulabilir.
Bir medeniyet şehrinin insanları folklorüne sokulan bu “mızrak ucu”yla ancak böyle aşağılanabilir diye düşünüyorum. Kimileri “hayran” olsa da, kolbastıda duruş yok, eda yok, ruh yok, muhteva yok. Varolan tek şey: Kol baskınına uğramanın verdiği şaşkınlıkla fiziğine bile hakim olamayan kontrolsüz, iradesiz tavırlar…
Bunlar “bizim” insanımızın tavrı, tarzı değil !
Horonların iradî icra edilişine karşılık, kolbastının gayr-i iradîliği; insanla robot arasındaki farkı gösteriyor. Robot yâni kurgulanmış, belli oranda kontrol-kumanda edilebilir makina… Birdenbire bir “baskın” halinde Trabzon folklorünün göbeğine oturan bu “makine” belki de bizim tahminlerimizin ötesinde kurgulanmış bir terminatör…
Horonlar iradî varlığa yâni insana, insanın duygu ve düşünce dünyasına hitap ederken, şahsiyete davet ederken, kolbastı iradeyi iptal eden, şuuraltı kaotik alana çekiyor muhataplarını…
Maksadımız Horon ve Kolbastı karşılaştırması değil. Böyle bir karşılaştırma mümkün de değil. Kendimizi inkâr gibi bir şey olur bu.
Trabzon, Trabzon insanı, özellikle de gençler bu virüsün etki alanından kurtarılmalı ! Enerjileri ‘kolbastı virüsü”nde harcamamalı !
Herhalde medeniyet şehirlerinin dokusunu bozmanın en etkili yollarından birisi; o şehrin halkında kabul görmüş, benimsenmiş folklor unsurlarını-malzemelerini “iğdiş etmek” olsa gerek. Bu iğdiş oluşa yakalananlar karantinaya alınamıyor. Salgına karşı aşı geliştirilemiyor. Salgın yayılmakla kalmıyor, içselleştiriliyor. Yüksek tansiyonla yaşamaya alışmış bir hastanın kendisini ‘normal zannetmesi’ gibi bir hal bu.
Öncelikle ve acilen Trabzon folkloru Kolbastya karşı “karantinaya alınmalı !”
Trabzon folkloru antikorlarını “acil” kaydıyla harekete geçirmeli !
Hey Trabzon !
Bünyeni “FUTBOL CİNNETİ VE KOLBASTI VİRÜSÜ”nden ne zaman kurtulacak ve enerjini ne zaman kendine döndüreceksin ?
Meşhur hikâyedeki gibi “Kral Çıplak!” diyenlerin çoğalması gerekecek !
Eski bir Trabzon türküsüyle bitirelim:
“Hayde kidelum hayde da
Pizum yolumuz uzak
Yolumuza sevduğum
Tuzak kurdiler tuzak !”
(Günebakış, 19 Ağustos 2009)
OSMANLI COĞRAFYASI'NI H.W. LOWRY'DEN OKUMAK...
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Prof. Heath W. Lowry’i tanımayan Trabzon’lu var mıdır? Trabzon’un tarihiyle ilgiliyseniz Lowry’i tanımamanız mümkün değildir. 1970’li yıllarda Trabzon’a sürekli gelip gitmiş, kalmış, araştırmalarda bulunmuş bir bilim adamı, Osmanlı tarihçisi. 1980’lerde yasaklanan ve toplatılan, 2001’de tekrar basılan “Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461-1583“ adlı eseri Trabzon’un fethi ve sonrasıyla ilgili kaynak kitap niteliğinde olduğunu ilgililer bilirler. Daha önce “Lowry’nin bagajından Trabzon’a bakmak” başlıklı yazımızda eserinden ve Osmanlı ile ilgili değerlendirmelerinden bahsetmiştim. ABD’de Princeton Üniversitesi’nde Osmanlı ve Modern Türk Tarihi Profesörü olarak çalışan H. Lowry, ülkemizde de Üniversitelerde ders verdi. Halen de gelip gidiyor. Osmanlı tarihi, şehirleri ve bazı önemli olayları ile ilgili birçok eseri var. Bazıları henüz daha Türkçeye çevrilmedi.
Kendisiyle, Ankara’da 27 Mart 2001 günü İsmail Hacıfettahoğlu, M. Ulvi Saran, Hüseyin Albayrak ve A. Mesut Düzenli ile birlikte başta Trabzon olmak üzere Osmanlı ile ilgili uzun ve zevkli bir sohbet de etmiştik. Hatta o sohbette, yanımda bulunan Tahrir Defterlerinin Of ile ilgili kısımlarına uzaktan baktığında bile “elması nerede görürse görsün tanıyan bir sarraf bilirkişiliği”yle önemli şeyler söylemişti. Ne yazık ki Osmanlı paleografyasına böylesine bir hakimiyet yerli tarihçilerimizde yok. O sohbette tuttuğumum notlarıma baktığımda, Lowry; “Ben yakın zamana kadar denizden Selaniğe uzaktan baktığımda 38 tane cami minaresi sayıyordum. Bugün bir tane yok. Hepsini imha etmişler.” demişti.
Yazımızda sözkonusu edeceğimiz Lowry’nin iki kitabı Bahçeşehir Üniversitesi’nce yayınlandı. Bu kitaplar: “Osmanlı Döneminde Balkanların Şekillenmesi” ve “Osmanlıların Ayak İzlerinde”. Bu iki muhteşem eserin ikincisi, sözkonusu sohbetimizde bahsi geçen Yunanistan’daki Osmanlı eserleriyle ilgili. Kitabın alt başlığı da: “Kuzey Yunanistan’da Mukaddes Mekânlar ve Mimarî Eserleri Arayış Yolculukları” adını taşıyor. Gözlerden uzak, ancak özel olarak ilgilenenlerin bulabilecekleri bu kitaplar da kaynak kitap niteliğinde.
Prof. Lowry ile 2002 yılında bir dergide yayınlanan söyleşinin başlığı, Osmanlı ile ilgili makro bakışını ortaya koyuyor. O başlık şu: “Osmanlılar’ı 600 yıl ayakta tutan Vergi Sistemi ve Adalettir!” Aynı söyleşide, Osmanlı’nın “gen”lerine ilişkin Süleymaniye külliyesi’nin yapılışı ile ilgili şu ilginç olayı naklediyor:
“… nasıl bugün bir bina inşa edilirken onun en mühim olan kısmı temelse, Osmanlıların niçin 600 sene 17., 18. Yüzyıllardaki büyük çalkantılara rağmen ayakta kaldığını bu sağlam ve akılcı temelleri açıklıyor. Bunun çok güzel bir fıkrası vardır, Kanuni, Süleymaniye Camiini yaptırırken Mimar Sinan "ben bunu 5 sene içinde tamamlayacağım" der. Kanuni Mimar Sinan’ın bazı hassasiyetleri olduğunu bildiği için inşaata hiç gitmiyor, ama haber alıyor. Birinci sene sonunda taş bile konmamış. İkinci sene sonunda soruyor duvarlar daha sıva. Meraklanıyor, bir gün ata biniyor, gidiyor inşaat sahasına, Sinan’a bunun nasıl biteceğini soruyor. O da binanın en önemli kısmı olan temellerin bittiğini, bundan sonraki işin çok kolay olduğunu söylüyor…”
Konuyu dağıtmadan Lowry’nin oldukça kapsamlı iki kitabından birkaç paragraf alıntı yaparak yazımızı sürdürüp sonlandıralım:
Önce 2008 yılında basılan “Osmanlı Döneminde Balkanların Şekillenmesi”nden:
“Boyutları bağlamında bu çalışma, ‘Osmanlı Arkeoarşiv Tarihi’ veya ‘Mimari-arşiv Tarihi’ diye nitelendirebileceğimiz konunun yeni bir alt-alanına katkı niteliğindedir; bununla, fiziksel kalıntıların bugüne kalan belgesel delillerle birlikte değerlendirilmesi kastedilmektedir; bu değerlendirme, başka türlü karanlıkta kalacak olan bir dönemi anlamamız için bir araç olabildiği ölçüde amacına da erişmiş olacaktır. “ Lowry, 19. yüzyıl İngiliz tarihçisi Thomas Macaulay’ın ‘Tarih’le ilgili sözlerinden bahseder: “Mükemmel bir tarihçi, anlatımını etkileyici ve pitoresk kılabilmek için yeterince güçlü bir hayal gücüne sahip olmak zorundadır. Bu hayal gücünü, bulacağı malzemeden memnuniyet duyabilecek ve detayları kendi eklemeleriyle tamamlamaktan kaçınabilecek kadar mutlak anlamda kontrol edebilmelidir. Meselelerin özüne inebilen ve usta bir düşünür olmalıdır. “ Lowry, haysiyetli bir aydın tavrıyla girişteki sözünü şöyle tamamlar: “Ben, anlatı alanındaki yanlışlarımın çok iyi bilincindeyim ve sadece okurun beni spekülatif alanda da fazla ileri gitmiş saymamasını umut edebilirim. Mükemmeliyete gelince, bu erişilmesi mümkün olmayan hedefin sadık kaldığım tek ölçütü, kuzey Yunanistan’ın dağlarında ve ovalarında, 15. yüzyıl Osmanlı yazılı kaynakları ve buralara ek olarak erken dönem seyyahların yazdıkları arasında dolaşırken izlediğim yolun, arkadan geleceklere bir şekilde yardımcı olması umududur. “
Yedi bölümden oluşan kitabın bölüm başlıklarını saymakla yetinelim: “1. Hacı Evrenos’un Ayak İzlerinde: 14. Yüzyılda Batı Trakya’nın Osmanlılar Tarafından Fethinin Yeni bir Yorumu. 2. Yunan Topraklarında İmaret’lerin ve Zaviye’lerin Rolü. 3. Selanik’teki Yedi Kule Kalesi: Kentin Fetihten Sonraki Tarihi Üzerine Bize Anlattıkları. 4. Osmanlı Mimari Mirası ve Batı Makedonya’daki Siroz Kentinde Ekonomik Hayat. 5. Osmanlı Zihne’sini Arayış: Arkeoloji, Tahrir Defterleri ve Kuzey Yunanistan’ın Tarihinin Kaynakları olarak Seyyahların Anlattıkları. 6. İbrahim Paşa ve Osmanlı Kavala’sının Kuruluşu. 7. Osmanlı Hamam Kültürü: Ya da Makedonya’da Az Bilinen İki 15. yüzyıl Osmanlı Kaplıcası.”
Kitapta Lowry’nin son cümlesi: “Bunlar, aynı zamanda Osmanlı Balkanlarının şekillenmesine ilişkin fiili gerçeği kavrama konusunda da bizi bir adım daha ileri götürmektedir.”
Lowry’nin ikinci kitabı “Osmanlıların Ayak İzlerinde”; bu yıl (2009) yayınlandı. Eserin önsözünde Prof. Lowry şöyle diyor:
“Balkanları odak noktası olarak seçmemin belirleyici öğesi, sık sık gözdten kaçırılan bir tarihsel gerçek oldu: Bu, Osmanlıların bir varlık olarak Anadolu ve Müslüman Doğu’yu egemenlikleri altına almalarından çok önce, Balkanlar’da belli bir olgunluğa erişmiş olmaları idi…. Seyahatlerim boyunca, olabildiğince geniş bir alanda hareket etmem sayesinde, Yunanistan’da karşıma çıkan Osmanlı Egemenliğine ait her bir fiziksel izi kelimenin tam anlamıyla inceledim. Bu da, 1350-1550 döneminden kaldığı açıkça bilinen eserlerin yanı sıra, bölgede tesbit edebildiğim, günümüze kadar gelmiş Osmanlı dönemi eserlerinin neredeyse her birini tek tek ziyaret ettiğim, haklarında notlar aldığım ve fotoğraflarla belgelediğim anlamına geliyor. Mahalli mimari kalıntılardan 1890’larda Sultan II. Abdülhamid tarafından yaptırılan istasyonları hala kullanımda olan demiryolu sistemine, çeşmelerden kemerlere ve hamamlardan, günümüzde (çoğu kubbeli Osmanlı havuzları ile hala kullanımda olan) spa otelleri olarak işletilen kaplıcalara kadar.
Geçtiğimiz yüzyılda Hristiyanlaştırılmış olan (ya da duruma göre tekrar Hristiyanlaştırılmış olan ) Osmanlı (cami olsun, türbe ya da dergah olsun) mukaddes mekanlarını aramak ve akıbetlerini kayda geçirmek hususuna özellikle özen gösterdim. Bu ilgi, 20. yüzyılın başlarında, bu tür mekanların bir medeniyetten diğerine “aktarımı” fenomenini inceleyen ilk araştırmacı İngiliz arkeolog F.W.Hasluck’ın çalışmalarına karşı çok uzun bir süredir beslediğim hayranlıktan kaynaklanıyor. Seyahatlerim süresince, ben de benzer bir şekilde, yüzyıllar boyunca Müslüman mekanları olarak nitelendireceğimiz, bazıları insan yapımı (camiler, türbeler, dergahlar ve imaretler) ve bazıları da doğal yollarla meydana gelen diğer (tarihi ağaçlarla bezeli mesire alanları gibi) nisbeten yüksek sayıdaki bu tür mekanların aynı şekilde bir Hristiyan adı altında günümüze kadar nasıl ulaştığı üzerine odaklandım…” diyer ve girişini şöyle sonlandırıyor: “Burada ele alınan mekanların bir kısmı, daha önceden biliniyor olsa da, şaşırtıcı düzeyde büyük bir kısmı, burada ilk kez sunuluyor..”
Lowry’nin sunumuyla Osmanlıların Balkanlar (Kuzey Yunanistan)’da şimdi yok edilen mukaddes mekânlarını okuyoruz. Eser, 3 kitap ve 25 bölümden oluşuyor. Bazı bölüm başlıkları: 1. Yunanistan ve Türkiye arasında 1923-1924 yıllarında gerçekleştirilen Mübadele Sonrasında Tahkir ve Tahrip Edilmiş Müslüman Mukaddes Mekanları. 2. Hristiyanlar Tarafından Ziyaret Edilmekte Olan Müslüman Kutsal Mekanları. 3. Ortaklaşa Kullanılmakta Olan Kutsal Mekanlar. 4. Yeniden İcat Edilmiş veya Tekrar Kullanıma Açılmış Kutsal Mekanlar. 5. Şehir İçindeki Değişim Geçirmiş Kutsal Mekanlar. 6. Kırsal Kesimlerdeki Değişim Geçirmiş ya da Terk edilmiş Kutsal Mekanlar….”
Lowry’nin Türkçeye aktarımı da mükemmel bu iki önemli kitabı, Osmanlı dönemi Balkanlarla ilgilenenler için kaynak niteliğinde…
Osmanlı Trabzon’unu Prof. Lowry’den okuduğumuz gibi, Osmanlı Balkanları’nı da Lowry’den okuyoruz. Hem de mükemmel bir şekilde. Kimi tarihçilerde olmayan, gösteremedikleri hassasiyet çerçevesinde. Yerli tarihçilerimiz ne der bu işe?
(Günebakış, 12 Ağustos 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Prof. Heath W. Lowry’i tanımayan Trabzon’lu var mıdır? Trabzon’un tarihiyle ilgiliyseniz Lowry’i tanımamanız mümkün değildir. 1970’li yıllarda Trabzon’a sürekli gelip gitmiş, kalmış, araştırmalarda bulunmuş bir bilim adamı, Osmanlı tarihçisi. 1980’lerde yasaklanan ve toplatılan, 2001’de tekrar basılan “Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461-1583“ adlı eseri Trabzon’un fethi ve sonrasıyla ilgili kaynak kitap niteliğinde olduğunu ilgililer bilirler. Daha önce “Lowry’nin bagajından Trabzon’a bakmak” başlıklı yazımızda eserinden ve Osmanlı ile ilgili değerlendirmelerinden bahsetmiştim. ABD’de Princeton Üniversitesi’nde Osmanlı ve Modern Türk Tarihi Profesörü olarak çalışan H. Lowry, ülkemizde de Üniversitelerde ders verdi. Halen de gelip gidiyor. Osmanlı tarihi, şehirleri ve bazı önemli olayları ile ilgili birçok eseri var. Bazıları henüz daha Türkçeye çevrilmedi.
Kendisiyle, Ankara’da 27 Mart 2001 günü İsmail Hacıfettahoğlu, M. Ulvi Saran, Hüseyin Albayrak ve A. Mesut Düzenli ile birlikte başta Trabzon olmak üzere Osmanlı ile ilgili uzun ve zevkli bir sohbet de etmiştik. Hatta o sohbette, yanımda bulunan Tahrir Defterlerinin Of ile ilgili kısımlarına uzaktan baktığında bile “elması nerede görürse görsün tanıyan bir sarraf bilirkişiliği”yle önemli şeyler söylemişti. Ne yazık ki Osmanlı paleografyasına böylesine bir hakimiyet yerli tarihçilerimizde yok. O sohbette tuttuğumum notlarıma baktığımda, Lowry; “Ben yakın zamana kadar denizden Selaniğe uzaktan baktığımda 38 tane cami minaresi sayıyordum. Bugün bir tane yok. Hepsini imha etmişler.” demişti.
Yazımızda sözkonusu edeceğimiz Lowry’nin iki kitabı Bahçeşehir Üniversitesi’nce yayınlandı. Bu kitaplar: “Osmanlı Döneminde Balkanların Şekillenmesi” ve “Osmanlıların Ayak İzlerinde”. Bu iki muhteşem eserin ikincisi, sözkonusu sohbetimizde bahsi geçen Yunanistan’daki Osmanlı eserleriyle ilgili. Kitabın alt başlığı da: “Kuzey Yunanistan’da Mukaddes Mekânlar ve Mimarî Eserleri Arayış Yolculukları” adını taşıyor. Gözlerden uzak, ancak özel olarak ilgilenenlerin bulabilecekleri bu kitaplar da kaynak kitap niteliğinde.
Prof. Lowry ile 2002 yılında bir dergide yayınlanan söyleşinin başlığı, Osmanlı ile ilgili makro bakışını ortaya koyuyor. O başlık şu: “Osmanlılar’ı 600 yıl ayakta tutan Vergi Sistemi ve Adalettir!” Aynı söyleşide, Osmanlı’nın “gen”lerine ilişkin Süleymaniye külliyesi’nin yapılışı ile ilgili şu ilginç olayı naklediyor:
“… nasıl bugün bir bina inşa edilirken onun en mühim olan kısmı temelse, Osmanlıların niçin 600 sene 17., 18. Yüzyıllardaki büyük çalkantılara rağmen ayakta kaldığını bu sağlam ve akılcı temelleri açıklıyor. Bunun çok güzel bir fıkrası vardır, Kanuni, Süleymaniye Camiini yaptırırken Mimar Sinan "ben bunu 5 sene içinde tamamlayacağım" der. Kanuni Mimar Sinan’ın bazı hassasiyetleri olduğunu bildiği için inşaata hiç gitmiyor, ama haber alıyor. Birinci sene sonunda taş bile konmamış. İkinci sene sonunda soruyor duvarlar daha sıva. Meraklanıyor, bir gün ata biniyor, gidiyor inşaat sahasına, Sinan’a bunun nasıl biteceğini soruyor. O da binanın en önemli kısmı olan temellerin bittiğini, bundan sonraki işin çok kolay olduğunu söylüyor…”
Konuyu dağıtmadan Lowry’nin oldukça kapsamlı iki kitabından birkaç paragraf alıntı yaparak yazımızı sürdürüp sonlandıralım:
Önce 2008 yılında basılan “Osmanlı Döneminde Balkanların Şekillenmesi”nden:
“Boyutları bağlamında bu çalışma, ‘Osmanlı Arkeoarşiv Tarihi’ veya ‘Mimari-arşiv Tarihi’ diye nitelendirebileceğimiz konunun yeni bir alt-alanına katkı niteliğindedir; bununla, fiziksel kalıntıların bugüne kalan belgesel delillerle birlikte değerlendirilmesi kastedilmektedir; bu değerlendirme, başka türlü karanlıkta kalacak olan bir dönemi anlamamız için bir araç olabildiği ölçüde amacına da erişmiş olacaktır. “ Lowry, 19. yüzyıl İngiliz tarihçisi Thomas Macaulay’ın ‘Tarih’le ilgili sözlerinden bahseder: “Mükemmel bir tarihçi, anlatımını etkileyici ve pitoresk kılabilmek için yeterince güçlü bir hayal gücüne sahip olmak zorundadır. Bu hayal gücünü, bulacağı malzemeden memnuniyet duyabilecek ve detayları kendi eklemeleriyle tamamlamaktan kaçınabilecek kadar mutlak anlamda kontrol edebilmelidir. Meselelerin özüne inebilen ve usta bir düşünür olmalıdır. “ Lowry, haysiyetli bir aydın tavrıyla girişteki sözünü şöyle tamamlar: “Ben, anlatı alanındaki yanlışlarımın çok iyi bilincindeyim ve sadece okurun beni spekülatif alanda da fazla ileri gitmiş saymamasını umut edebilirim. Mükemmeliyete gelince, bu erişilmesi mümkün olmayan hedefin sadık kaldığım tek ölçütü, kuzey Yunanistan’ın dağlarında ve ovalarında, 15. yüzyıl Osmanlı yazılı kaynakları ve buralara ek olarak erken dönem seyyahların yazdıkları arasında dolaşırken izlediğim yolun, arkadan geleceklere bir şekilde yardımcı olması umududur. “
Yedi bölümden oluşan kitabın bölüm başlıklarını saymakla yetinelim: “1. Hacı Evrenos’un Ayak İzlerinde: 14. Yüzyılda Batı Trakya’nın Osmanlılar Tarafından Fethinin Yeni bir Yorumu. 2. Yunan Topraklarında İmaret’lerin ve Zaviye’lerin Rolü. 3. Selanik’teki Yedi Kule Kalesi: Kentin Fetihten Sonraki Tarihi Üzerine Bize Anlattıkları. 4. Osmanlı Mimari Mirası ve Batı Makedonya’daki Siroz Kentinde Ekonomik Hayat. 5. Osmanlı Zihne’sini Arayış: Arkeoloji, Tahrir Defterleri ve Kuzey Yunanistan’ın Tarihinin Kaynakları olarak Seyyahların Anlattıkları. 6. İbrahim Paşa ve Osmanlı Kavala’sının Kuruluşu. 7. Osmanlı Hamam Kültürü: Ya da Makedonya’da Az Bilinen İki 15. yüzyıl Osmanlı Kaplıcası.”
Kitapta Lowry’nin son cümlesi: “Bunlar, aynı zamanda Osmanlı Balkanlarının şekillenmesine ilişkin fiili gerçeği kavrama konusunda da bizi bir adım daha ileri götürmektedir.”
Lowry’nin ikinci kitabı “Osmanlıların Ayak İzlerinde”; bu yıl (2009) yayınlandı. Eserin önsözünde Prof. Lowry şöyle diyor:
“Balkanları odak noktası olarak seçmemin belirleyici öğesi, sık sık gözdten kaçırılan bir tarihsel gerçek oldu: Bu, Osmanlıların bir varlık olarak Anadolu ve Müslüman Doğu’yu egemenlikleri altına almalarından çok önce, Balkanlar’da belli bir olgunluğa erişmiş olmaları idi…. Seyahatlerim boyunca, olabildiğince geniş bir alanda hareket etmem sayesinde, Yunanistan’da karşıma çıkan Osmanlı Egemenliğine ait her bir fiziksel izi kelimenin tam anlamıyla inceledim. Bu da, 1350-1550 döneminden kaldığı açıkça bilinen eserlerin yanı sıra, bölgede tesbit edebildiğim, günümüze kadar gelmiş Osmanlı dönemi eserlerinin neredeyse her birini tek tek ziyaret ettiğim, haklarında notlar aldığım ve fotoğraflarla belgelediğim anlamına geliyor. Mahalli mimari kalıntılardan 1890’larda Sultan II. Abdülhamid tarafından yaptırılan istasyonları hala kullanımda olan demiryolu sistemine, çeşmelerden kemerlere ve hamamlardan, günümüzde (çoğu kubbeli Osmanlı havuzları ile hala kullanımda olan) spa otelleri olarak işletilen kaplıcalara kadar.
Geçtiğimiz yüzyılda Hristiyanlaştırılmış olan (ya da duruma göre tekrar Hristiyanlaştırılmış olan ) Osmanlı (cami olsun, türbe ya da dergah olsun) mukaddes mekanlarını aramak ve akıbetlerini kayda geçirmek hususuna özellikle özen gösterdim. Bu ilgi, 20. yüzyılın başlarında, bu tür mekanların bir medeniyetten diğerine “aktarımı” fenomenini inceleyen ilk araştırmacı İngiliz arkeolog F.W.Hasluck’ın çalışmalarına karşı çok uzun bir süredir beslediğim hayranlıktan kaynaklanıyor. Seyahatlerim süresince, ben de benzer bir şekilde, yüzyıllar boyunca Müslüman mekanları olarak nitelendireceğimiz, bazıları insan yapımı (camiler, türbeler, dergahlar ve imaretler) ve bazıları da doğal yollarla meydana gelen diğer (tarihi ağaçlarla bezeli mesire alanları gibi) nisbeten yüksek sayıdaki bu tür mekanların aynı şekilde bir Hristiyan adı altında günümüze kadar nasıl ulaştığı üzerine odaklandım…” diyer ve girişini şöyle sonlandırıyor: “Burada ele alınan mekanların bir kısmı, daha önceden biliniyor olsa da, şaşırtıcı düzeyde büyük bir kısmı, burada ilk kez sunuluyor..”
Lowry’nin sunumuyla Osmanlıların Balkanlar (Kuzey Yunanistan)’da şimdi yok edilen mukaddes mekânlarını okuyoruz. Eser, 3 kitap ve 25 bölümden oluşuyor. Bazı bölüm başlıkları: 1. Yunanistan ve Türkiye arasında 1923-1924 yıllarında gerçekleştirilen Mübadele Sonrasında Tahkir ve Tahrip Edilmiş Müslüman Mukaddes Mekanları. 2. Hristiyanlar Tarafından Ziyaret Edilmekte Olan Müslüman Kutsal Mekanları. 3. Ortaklaşa Kullanılmakta Olan Kutsal Mekanlar. 4. Yeniden İcat Edilmiş veya Tekrar Kullanıma Açılmış Kutsal Mekanlar. 5. Şehir İçindeki Değişim Geçirmiş Kutsal Mekanlar. 6. Kırsal Kesimlerdeki Değişim Geçirmiş ya da Terk edilmiş Kutsal Mekanlar….”
Lowry’nin Türkçeye aktarımı da mükemmel bu iki önemli kitabı, Osmanlı dönemi Balkanlarla ilgilenenler için kaynak niteliğinde…
Osmanlı Trabzon’unu Prof. Lowry’den okuduğumuz gibi, Osmanlı Balkanları’nı da Lowry’den okuyoruz. Hem de mükemmel bir şekilde. Kimi tarihçilerde olmayan, gösteremedikleri hassasiyet çerçevesinde. Yerli tarihçilerimiz ne der bu işe?
(Günebakış, 12 Ağustos 2009)
SÜRMENE'NİN "TEKNE"Sİ...
Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com
Hayatının büyük kısmını yurtdışında geçirmiş, Wisconsin Üniversitesi Emekli Profesörlerinden Osmanlı tarihçisi Kemal Karpat, “Dağı Delen Irmak” kitabının girişinde şunları söyler:
“İnsanlar denize doğru akan nehirlere benzerler. Nehir gibi belirli mecralardan yürürler, yaşarlar ve bir yerde sonsuz denizlere erişirler. Ama bazıları herkesin gittiği yolu bırakıp başka yoldan yürümek ister. Nehirlerde de bazen ayrılan, kendi yolunu arayan ırmaklar vardır. Kendi yolunu açar ve akar gider ırmak, dağlara, tepelere çarpıncaya dek… Irmak vardır, dağın üstünden atlamak istercesine kayalara çarpar, suları köpürerek yükselir, sonra gerisingeri düşer bir an, durgunlaşır. Sonra dağı kucaklayarak, öperek etrafında dolaşır ve sonra denize akar, gider…”
İlk sayısı 2004 yılı sonunda yayınlanan “Tekne” dergisinin en son bana ulaşan 17. sayısını (Temmuz-Aralık 2008) okuyunca Prof. Karpat’ın bu enfes cümlelerini hatırladım. Çok ilginçtir ki Tekne, Trabzon’un Sürmene’sinden adeta “dağı delen ırmak” gibi yayınını ısrarla, kararlılıkla sürdürüyor. Daha da ilginci, Sürmene Lisesi’nden yayın yapıyor. Yayın Yönetmeni Hakan Sümer’i bu her şeyiyle mekemmel dergi için takdir ve taltif etmek, teşekkür etmek her Trabzon’lunun üzerine bir borç olsa gerek. Yerel tarih, yerel kültür, yerel sanat kaygısı taşıyanların tabii. Takdirin ötesinde üzerlerine düşen başka borçlar da var. Derginin yaygınlaşmasını sağlamak gibi…
Grafik düzen, şekil, fotoğraf baskısı, karikatürler, desenler, muhteva, seçilen belge ve fotoğraflar ve kullanılan harf karakterlerine kadar herşey itina ile, özenle “tekne”ye yerleştirilmiş. Tekne adeta bir müzede gezdiriyor bizi. Okudukça, hafızalarımızı gerilere götürüyor ve müzeyi yaşanılır kılıyor.
Yerel kültür, “yer etmiş” kültürdür. Ağırlığını “yer”inde muhafaza eden, saklayabilen kültürdür. Tarihi süreç daha çok, nasıl “yer ettiği”ni değil, nerelerde yer ettiğini ortaya koyuyor. Sürmene’nin “Tekne” sayesinde “yerel kültür”ünü daha bir yerleştirdiğini, tahkim ettiğini görüyoruz. Şüphesiz bu tahkimât, yerel kültür derdi ve zevki olanlar için… Trabzon’un yerel tarihî-folklorik, vs. motiflerine ayna tutan “Tekne”, ülkemizin yayın hayatının tek “yerel kültür” dergisi..
Böyle bir derginin ulusal ölçekte bile bu güzellikte çıktığına şahit olmadım. İddia etmiyorum, çünkü iddia ispatı gerektirir. Ortada ispat istemeyen bir gerçek var. O da şu: Böylesine her şeyiyle kaliteli bir süreli bir yerel yayına rastlamadım. Olduğunu da zannetmiyorum. Bu köşe yazısında derginin neresinden “alıntı” yapmayı bile kestiremiyorum. Çünkü heryeri aynı kıymette ‘değer’ler taşıyan muhtevaya sahip… Çıktığı yer, çıkaranlar ve dergiye bakınca “eleştirilecek tarafları da var…” gibi bilgiçliklere kapıları kapadığımızı da belirtelim. Sadece; yerel geleneklerin günlük yaşamdaki “İslâmî formları”na da yer ve ağırlık vermeleri, güzelliklerine zenginlik katar diye düşünüyorum.
Bilmiyorum, ama zannediyorum ki, derginin yazarlarının büyük çoğunluğu Sürmene Lisesi talebeleri… Öyle yazılar yazıyorlar ki; Sürmene’yi de aşan bir kılcal “yerel kültür” damarlarını mâhirce ortaya çıkarıyorlar. Çalışkan, üretken bir ekip görüntüsü veriyorlar…
Bu Sürmene ne “velûd” yâni “doğurgan, verimli” yermiş yahû ! İlk hatırıma gelen Sürmene’nin Yılmazlar (Holomezere) köyü-beldesi’nden çıkan kadîm dostum-gönüldaşım Dr. Hasan Karaman başta olmak üzere daha birçok Sürmene’li var. Prof. İlber Ortaylı bazı isimlerle birlikte Dr. Hasan Karaman’ı vesile ederek Holomezere ile ilgili bir yazı da yazmıştı ulusal bir gazetede. Yazısında şunları söylemişti:
“Sürmene'nin köylerinden Yılmazlar, eski adı Holomezire... Karadeniz'in sevimli, çalışkan ve hareketli bir halk topluluğu orada yaşıyor… Çocuk okutmaya meraklı bir köy; gençler zeki, çalışkan… Köyün havası, suyu, yiyeceği temiz… Bu çizgilerin dışında köy halkının bir ortak özelliği var; köyün gençleri harama el sürmeyen takımdan… Demek ki, bu cemaat namusu, bir an’ane teşekkülüne neden oluyor ve insanlar dürüstlüğü, her şeyden önce ailede ve köyde öğreniyorlar… Sürmene’nin bu müstesna çocukları, muhalif ve muvafık, kendilerinin hiç tanımadığı onbinlerin sevgisini kazanıyorlar…”
Demek ki Sürmene’de böylesine bir “kültür geni” var. Bu “gen” Tekne dergisiyle farklı bir tarafıyla kendisini dışa vuruyor. Hem de (öyle zannediyorum ki) sınırlı imkânlarını zorlayarak, aksatmadan yayınını sürdürüyor.
Yerel ölçekte başta Trabzon Valiliği, Belediyesi, üniversitesi olmak üzere; ulusal ölçekte de Kültür Bakanlığının acaba Sürmene’nin Tekne’sinden haberi var mı? Yoksa, çok ayıp ! Varsa, Tekne ile ilgili neler yaparlar acaba? Bilemiyorum. Bildiğim şey (yanıldığımı sanmıyorum, yanılmayı dilerim) herhangi bir haberlerinin olmadığıdır. Olsa bile destek anlamında bir şey yapmadıklarıdır !
Nerdesiniz Of’lular, Çaykara’lılar, Arsin’liler, Yomra’lılar, Araklı’lılar, Maçka’lılar, Tonya’lılar, Akçaabat’lılar, Vakfıkebir’liler, vs. vs. Trabzon’u bir yıldız kümesi gibi kuşatan ilçelerinin ilgilileri, meraklıları, sevdalıları ? Sizin tekneleriniz nerede? Sizin de, hafızalarınızı, hatıralarınızı, zenginliklerinizi okyanuslara taşıyacak teknelere ihtiyacınız var ! Sürmene, “Tekne”siyle arayı epey açtı. Ona yetişmek zor. Yetişsek bile, bizden önce epey devir yaptı.
Tekne’nin bana ulaşan son sayısında “bu tekne daha çok yol alır” diye bir yazı başlığı var. Öyle görünüyor. Biz de şöyle diyelim: “Bu tekne daha çok yol almalı!” Ancak, yol alması için gerekli yakıtı esirgememek gerekiyor.
Yazımızın başında aktardığımız Prof. Karpat’ın cümlelerini deforme ederek Sürmene’nin Tekne’sine uyarlayalım:
“Tekneler denize doğru akan nehirlere benzerler. Nehir gibi belirli mecralardan yürürler, yaşarlar ve bir yerde sonsuz denizlere erişirler. Ama bazıları herkesin gittiği yolu bırakıp başka yoldan yürümek ister. Nehirlerde de bazen ayrılan, kendi yolunu arayan Tekne’ler vardır. Kendi yolunu açar ve akar gider Tekne…”
Enfes fotoğraflar, enfes muhteva, enfes grafik düzeniyle “Tekne”yi takip etmek, “yerel kültür”üne sevdası olan her Sürmene’li/Trabzon’lunun görevi…
Tekne için son söz:
(Başta Genel Yayın Yönetmeni Hakan Sümer olmak üzere)
Genç kardeşlerimi tebrik,
Gayretlerini artırmaları için teşvik,
İlgilenenleri daha derin tetkik,
İlgilenmeyenleri de tenkit etmek işin alfabesinden olsa gerek…
Trabzon’da daha nice Sürmene’nin Tekne’si benzeri “tekne”ler var ummana çıkmayı bekleyen, diye düşünüyoruz. Sürmene’lilerin çabası, azmi onları kışkırtmalı !
Bir Sürmene-Of fıkrasıyla bitirelim:
Bir Of’luya işe girmek için ilkokul diploması lazım olur. Milli Eğitime müracaat eder. Sınav günü komisyonun karşısına gelir. Çeşitli sorular sorulur, o da hepsine cevap verir. Komisyon son bir soru daha sorar: “Yazıyı ilk defa kim buldu?”. Of’lu düşünür, düşünür bilemez. Komisyon üyelerinden birisi karşısındaki Of’luya sessizce “Sümerler” diye fısıldar. Of’lu “tamam anladım” anlamında başını sallar ve cevar verir: “Yaziyi Sürmeneliler puldi!” der. Komisyon şaşkın şaşkın birbirine bakar. Komisyon başkanı “Olur mu kardeşim, yazıyı Sürmene’liler mi buldu, bir daha düşün ?” der. Bizim Of’lu bunun üzerine hayretle şöyle cevap verir: “Yoksa oni da mi Of’lilar puldi?”
Sürmene’lilerin “Tekne”sinde birçok “ilk” bulunuyor. “Futbol cinneti”ne tutulmuş Trabzon basının üzerinde durmadığı, adeta görmezden geldiği “Tekne”ye uzun ömür diliyoruz.
17 sayıdır yoluna devam eden Tekne’ye www.teknedergi.com, “Sürmene Lisesi, Sürmene-Trabzon” adresi ve “0462.7461093” no.lu telefondan ulaşabilirsiniz.
(5 Ağustos 2009)
duzenliyahya@gmail.com
Hayatının büyük kısmını yurtdışında geçirmiş, Wisconsin Üniversitesi Emekli Profesörlerinden Osmanlı tarihçisi Kemal Karpat, “Dağı Delen Irmak” kitabının girişinde şunları söyler:
“İnsanlar denize doğru akan nehirlere benzerler. Nehir gibi belirli mecralardan yürürler, yaşarlar ve bir yerde sonsuz denizlere erişirler. Ama bazıları herkesin gittiği yolu bırakıp başka yoldan yürümek ister. Nehirlerde de bazen ayrılan, kendi yolunu arayan ırmaklar vardır. Kendi yolunu açar ve akar gider ırmak, dağlara, tepelere çarpıncaya dek… Irmak vardır, dağın üstünden atlamak istercesine kayalara çarpar, suları köpürerek yükselir, sonra gerisingeri düşer bir an, durgunlaşır. Sonra dağı kucaklayarak, öperek etrafında dolaşır ve sonra denize akar, gider…”
İlk sayısı 2004 yılı sonunda yayınlanan “Tekne” dergisinin en son bana ulaşan 17. sayısını (Temmuz-Aralık 2008) okuyunca Prof. Karpat’ın bu enfes cümlelerini hatırladım. Çok ilginçtir ki Tekne, Trabzon’un Sürmene’sinden adeta “dağı delen ırmak” gibi yayınını ısrarla, kararlılıkla sürdürüyor. Daha da ilginci, Sürmene Lisesi’nden yayın yapıyor. Yayın Yönetmeni Hakan Sümer’i bu her şeyiyle mekemmel dergi için takdir ve taltif etmek, teşekkür etmek her Trabzon’lunun üzerine bir borç olsa gerek. Yerel tarih, yerel kültür, yerel sanat kaygısı taşıyanların tabii. Takdirin ötesinde üzerlerine düşen başka borçlar da var. Derginin yaygınlaşmasını sağlamak gibi…
Grafik düzen, şekil, fotoğraf baskısı, karikatürler, desenler, muhteva, seçilen belge ve fotoğraflar ve kullanılan harf karakterlerine kadar herşey itina ile, özenle “tekne”ye yerleştirilmiş. Tekne adeta bir müzede gezdiriyor bizi. Okudukça, hafızalarımızı gerilere götürüyor ve müzeyi yaşanılır kılıyor.
Yerel kültür, “yer etmiş” kültürdür. Ağırlığını “yer”inde muhafaza eden, saklayabilen kültürdür. Tarihi süreç daha çok, nasıl “yer ettiği”ni değil, nerelerde yer ettiğini ortaya koyuyor. Sürmene’nin “Tekne” sayesinde “yerel kültür”ünü daha bir yerleştirdiğini, tahkim ettiğini görüyoruz. Şüphesiz bu tahkimât, yerel kültür derdi ve zevki olanlar için… Trabzon’un yerel tarihî-folklorik, vs. motiflerine ayna tutan “Tekne”, ülkemizin yayın hayatının tek “yerel kültür” dergisi..
Böyle bir derginin ulusal ölçekte bile bu güzellikte çıktığına şahit olmadım. İddia etmiyorum, çünkü iddia ispatı gerektirir. Ortada ispat istemeyen bir gerçek var. O da şu: Böylesine her şeyiyle kaliteli bir süreli bir yerel yayına rastlamadım. Olduğunu da zannetmiyorum. Bu köşe yazısında derginin neresinden “alıntı” yapmayı bile kestiremiyorum. Çünkü heryeri aynı kıymette ‘değer’ler taşıyan muhtevaya sahip… Çıktığı yer, çıkaranlar ve dergiye bakınca “eleştirilecek tarafları da var…” gibi bilgiçliklere kapıları kapadığımızı da belirtelim. Sadece; yerel geleneklerin günlük yaşamdaki “İslâmî formları”na da yer ve ağırlık vermeleri, güzelliklerine zenginlik katar diye düşünüyorum.
Bilmiyorum, ama zannediyorum ki, derginin yazarlarının büyük çoğunluğu Sürmene Lisesi talebeleri… Öyle yazılar yazıyorlar ki; Sürmene’yi de aşan bir kılcal “yerel kültür” damarlarını mâhirce ortaya çıkarıyorlar. Çalışkan, üretken bir ekip görüntüsü veriyorlar…
Bu Sürmene ne “velûd” yâni “doğurgan, verimli” yermiş yahû ! İlk hatırıma gelen Sürmene’nin Yılmazlar (Holomezere) köyü-beldesi’nden çıkan kadîm dostum-gönüldaşım Dr. Hasan Karaman başta olmak üzere daha birçok Sürmene’li var. Prof. İlber Ortaylı bazı isimlerle birlikte Dr. Hasan Karaman’ı vesile ederek Holomezere ile ilgili bir yazı da yazmıştı ulusal bir gazetede. Yazısında şunları söylemişti:
“Sürmene'nin köylerinden Yılmazlar, eski adı Holomezire... Karadeniz'in sevimli, çalışkan ve hareketli bir halk topluluğu orada yaşıyor… Çocuk okutmaya meraklı bir köy; gençler zeki, çalışkan… Köyün havası, suyu, yiyeceği temiz… Bu çizgilerin dışında köy halkının bir ortak özelliği var; köyün gençleri harama el sürmeyen takımdan… Demek ki, bu cemaat namusu, bir an’ane teşekkülüne neden oluyor ve insanlar dürüstlüğü, her şeyden önce ailede ve köyde öğreniyorlar… Sürmene’nin bu müstesna çocukları, muhalif ve muvafık, kendilerinin hiç tanımadığı onbinlerin sevgisini kazanıyorlar…”
Demek ki Sürmene’de böylesine bir “kültür geni” var. Bu “gen” Tekne dergisiyle farklı bir tarafıyla kendisini dışa vuruyor. Hem de (öyle zannediyorum ki) sınırlı imkânlarını zorlayarak, aksatmadan yayınını sürdürüyor.
Yerel ölçekte başta Trabzon Valiliği, Belediyesi, üniversitesi olmak üzere; ulusal ölçekte de Kültür Bakanlığının acaba Sürmene’nin Tekne’sinden haberi var mı? Yoksa, çok ayıp ! Varsa, Tekne ile ilgili neler yaparlar acaba? Bilemiyorum. Bildiğim şey (yanıldığımı sanmıyorum, yanılmayı dilerim) herhangi bir haberlerinin olmadığıdır. Olsa bile destek anlamında bir şey yapmadıklarıdır !
Nerdesiniz Of’lular, Çaykara’lılar, Arsin’liler, Yomra’lılar, Araklı’lılar, Maçka’lılar, Tonya’lılar, Akçaabat’lılar, Vakfıkebir’liler, vs. vs. Trabzon’u bir yıldız kümesi gibi kuşatan ilçelerinin ilgilileri, meraklıları, sevdalıları ? Sizin tekneleriniz nerede? Sizin de, hafızalarınızı, hatıralarınızı, zenginliklerinizi okyanuslara taşıyacak teknelere ihtiyacınız var ! Sürmene, “Tekne”siyle arayı epey açtı. Ona yetişmek zor. Yetişsek bile, bizden önce epey devir yaptı.
Tekne’nin bana ulaşan son sayısında “bu tekne daha çok yol alır” diye bir yazı başlığı var. Öyle görünüyor. Biz de şöyle diyelim: “Bu tekne daha çok yol almalı!” Ancak, yol alması için gerekli yakıtı esirgememek gerekiyor.
Yazımızın başında aktardığımız Prof. Karpat’ın cümlelerini deforme ederek Sürmene’nin Tekne’sine uyarlayalım:
“Tekneler denize doğru akan nehirlere benzerler. Nehir gibi belirli mecralardan yürürler, yaşarlar ve bir yerde sonsuz denizlere erişirler. Ama bazıları herkesin gittiği yolu bırakıp başka yoldan yürümek ister. Nehirlerde de bazen ayrılan, kendi yolunu arayan Tekne’ler vardır. Kendi yolunu açar ve akar gider Tekne…”
Enfes fotoğraflar, enfes muhteva, enfes grafik düzeniyle “Tekne”yi takip etmek, “yerel kültür”üne sevdası olan her Sürmene’li/Trabzon’lunun görevi…
Tekne için son söz:
(Başta Genel Yayın Yönetmeni Hakan Sümer olmak üzere)
Genç kardeşlerimi tebrik,
Gayretlerini artırmaları için teşvik,
İlgilenenleri daha derin tetkik,
İlgilenmeyenleri de tenkit etmek işin alfabesinden olsa gerek…
Trabzon’da daha nice Sürmene’nin Tekne’si benzeri “tekne”ler var ummana çıkmayı bekleyen, diye düşünüyoruz. Sürmene’lilerin çabası, azmi onları kışkırtmalı !
Bir Sürmene-Of fıkrasıyla bitirelim:
Bir Of’luya işe girmek için ilkokul diploması lazım olur. Milli Eğitime müracaat eder. Sınav günü komisyonun karşısına gelir. Çeşitli sorular sorulur, o da hepsine cevap verir. Komisyon son bir soru daha sorar: “Yazıyı ilk defa kim buldu?”. Of’lu düşünür, düşünür bilemez. Komisyon üyelerinden birisi karşısındaki Of’luya sessizce “Sümerler” diye fısıldar. Of’lu “tamam anladım” anlamında başını sallar ve cevar verir: “Yaziyi Sürmeneliler puldi!” der. Komisyon şaşkın şaşkın birbirine bakar. Komisyon başkanı “Olur mu kardeşim, yazıyı Sürmene’liler mi buldu, bir daha düşün ?” der. Bizim Of’lu bunun üzerine hayretle şöyle cevap verir: “Yoksa oni da mi Of’lilar puldi?”
Sürmene’lilerin “Tekne”sinde birçok “ilk” bulunuyor. “Futbol cinneti”ne tutulmuş Trabzon basının üzerinde durmadığı, adeta görmezden geldiği “Tekne”ye uzun ömür diliyoruz.
17 sayıdır yoluna devam eden Tekne’ye www.teknedergi.com, “Sürmene Lisesi, Sürmene-Trabzon” adresi ve “0462.7461093” no.lu telefondan ulaşabilirsiniz.
(5 Ağustos 2009)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)