24 Mart 2014 Pazartesi

ALİ ŞÜKRÜ BEY YAŞASAYDI...

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Şehirler, şehidleriyle birlikte yaşarlar. Onları unutmazlar, unutturmazlar. Çünkü onlar ‘biz farkında olmasak da’ diridirler, tekrar içimize dönmek isterler. Peki öyleyse “Ali Şükrü Bey Yaşasaydı..” demek ne anlama geliyor? Doğup büyüdüğü ve bir ömür ruhunu, ağırlığını üzerinde hissettiği şehrinin O’ndan habersiz olduğuna, onun yaşadığının farkına varamadığına vurgu yapmak istiyoruz.  

Ordu mensubu bir deniz binbaşısı iken askerlikten istifa edip davası adına siyasete atılan, kalemiyle, konuşmalarıyla, öfkesiyle, duruşuyla, yüreğiyle tam bir iman ve mücadele adamı olan Ali Şükrü Bey…
 
Büyük şahsiyetlerin mezarları büyük mesajlar taşıdığı gibi, ‘bir zamanların büyük şehirleri’ de büyük şehidlerini yaşatırlar. Özellikle “bir zamanların büyük şehri” kaydını düştüğüm, şimdi sadece adı kalan; mânâsı, hafızası, tarihî şahsiyetleri, muhtevası kaybolmuş şehir Trabzon’dur. Büyük Şehid ise Ali Şükrü Bey…
 
·         Büyük şehir, bugün büyük şehidini hatırlayamıyor, göremiyor.
·         Büyük şehid bir zamanların büyük şehrine bugün kabrinden hüzünle bakıyor…
·         Büyük şahsiyetin katliyle birlikte büyük şehir de katledilmeye başlandı.

 Büyük şehid Ali Şükrü Bey, büyük şehir Trabzon…

Tarihî hafızasını kaybetmemiş, sildirmemiş, resetlememiş (karakter değiştirerek başkalaşmamış) olanlar için, özellikle de Trabzon için Mart ayı hüzünlü bir aydır. Hüzünlü olduğu kadar esrarlı bir aydır.

Niçin mi?

 27 Mart 1923 gibi hüzünlü bir tarihe kayıt düşüldüğü için.

Bu tarihte, 91 yıl önce, kış mevsiminin son haftalarında soğuk bir 27 Mart günü Ankara’da yeni rejimin devrim kanunlarının yırtıcı yüzünü gösterdiği günlerde, Bizans entrikalarını aratan o meş’um zamanlarda 39 yaşında bir remz şahsiyet, rejim şefinin imasıyla/işaretiyle vahşi bir şekilde katledildi. Bu şehid-i muazzez, I. Mecliste İktidarı temsil eden Mustafa Kemal’in I. Grubuna karşı muhaliflerin oluşturduğu II. Grubun öne çıkan şahsiyeti ve lideri Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’di.

Katliâm, tarihin benzerini çok az gördüğü bir entrikayla ‘iyi doldurulmuş tetikçiler eliyle’ gerçekleştirildi. Meclisteki sesini, muhalefetini, duruşunu durduramayanlar O’nu ancak şehid ederek durdurabildiler.

Ali Şükrü Bey’in 27 Mart akşamı aniden kaybolması ve kendisinden haber alınamaması üzerine, iki gün sonra Mecliste şiddetli bir konuşma yapan Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Beyin konuşmasında “Ali Şükrü’ye kıyan bilekleri keseceğiz. O bilekler isterse sırmalı paşa bilekleri olsun’ dediğini ve “bu sözlerin hala kulağında çınladığı”nı Ord. Prof. H.Veldet Velidedeoğlu “İlk Meclis” isimli kitabında söyler.
Öyle bir şahsiyet ki; her hücresi iman ve millet aşkıyla dolu bir feraset, basiret, celâdet numunesi.

23 Eylül 1921 Cuma günü Kayseri Ulu Camii’de verdiği ve bir gün sonra (Mehmed Akif’in başyazarlığını yaptığı ve Eşref Edip’in sahibi olduğu) Sebilürreşat Mecmuası’nn Kayseri’de basılan nüshasında yayınlanan hitabesinin sonunda Ali Şükrü Bey şunları söyler:

 “Âh dindaşlarım, bu zaman geldi ve hatta geçti bile!... Bizim için artık nefsimizle, malımızla, hülâsa her şeyimizle cihad ederek düşmanı mübarek topraklarımızdan kovmak, esaret altında inleyen kardaşlarımızı kurtarmak zamanı çoktan gelip geçmiştir!...

Binaenaleyh bugün hepimiz emr-i cihâd ile mükellefiz!... Emr-i İlâhi bu merkezdedir. Unutmayalım ki, bizler asırlardan beri Hazret-i Peygamberin mübarek bayrağını her türlü mühelliğe (helâk ediciliğe) karşı omuzumuzda taşıdık. Din-i İslamı bugüne kadar kanımızla, malımızla, canımızla, hulasa her şeyimizle müdafaa ettik. Pek haklı olarak ‘Alemdar-ı İslam’ nâmı aldık.

Her halde bizler yine bu mübarek sancağı kemal-i şan ve şerefle omuzlarımızda taşımak ve mukaddes dinimizi müdafaa ve taht-ı esarette bulunan kardeşlerimizi kurtarmak hususunda o Emr-i İlahiyeye imtisalen son nefesimize kadar mücadeleye devam edeceğiz!”

Böylesine bir iman ve mücadele ruhuna sahip Ali Şükrü Bey niçin mi katledildi?

 ·         Yeni rejimin henüz isimlendirilmemiş ve rejim adına girilen yolun tarih ve medeniyetimizden kopuş ve batıya ayarlı istikametini o müthiş ferasetiyle sezdiği için katledildi!

·         Ali Şükrü Bey I. Meclis’e Trabzon milletvekili olarak katılmasından hemen sonra göze çarpan hususiyeti; Mustafa Kemal’in diktatöryal tavırlarına karşı ilk başkaldıran mebuslardan biri olması ve bu başkaldırısını alenen Meclis kürsüsünde haykırdığı için katledildi.

·         Lozan’daki kurtlar sofrasında peşkeş çekilen son Osmanlı toprağının acısını duyan ve bunu “Mehmetçiğin süngüsüyle kazanılan muazzam zafer Lozan’da heba edilmiştir” diye meclis kürsüsünde haykırdığı için katledildi!

İlginçtir ki, Lozan’da İngilizlerin tasallutu altında süren görüşmeler Ali Şükrü Bey’in katledilişinden 4 ay sonra (24 Temmuz 1923) imzalandı.

·      İslâm Âleminin siyasî bütünlüğünün sembolü olan Hilâfetin kaldırılması için çevrilen oyunları bozmak için çırpındığı, feryâd ettiği, “ben hilâfetin fedaisiyim” dediği için katledildi!

Gene ilginçtir ki, tıkanan Lozan görüşmelerinin Hilafetin kaldırılmasından (3 Mart 1924) 3 gün sonra, Ali Şükrü Bey gibi bir muhalifin de ortadan kaldırılmasından sonra yeniden başlaması bir tesadüf müdür?

·         Tarihinin, toprağının, medeniyetinin, insanının yeniden hayat bulması için “bilhassa manevî iz’amdan hissedar olmaksızın, şereften, izzet-i nefisten mahrum bir halde yaşayan sefil bir esir hayatına hayat nâmı verilebilir mi?” diyerek yaşanmaya değer bir iklimin mücadelesini verdiği için katledildi.

Böylesine büyük bir şehîd olan Ali Şükrü Bey’in katledilişinin 91. yıldönümündeyiz.

O, şehrinin zirvesindeki kabrinden şehrinin bugünkü kaosunu, şehir insanının düştüğü seviyeyi mahzun bir şekilde seyrederken herhalde kahroluyordur. Tıpkı şehrine 29 yıl hizmet veren ceddi Yavuz Sultan Selim gibi;

 “Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi,
Kuşe-i kabrimde dahi bî-karar eyler beni.” diyerek eleme garkoluyordur.

12 ocak 1920 günü açılan ve 16 Mart 1920 günü kapanarak sadece 64 gün varlığını sürdürülebilen son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Trabzon Milletvekili olan, daha sonra yakın arkadaşı Mehmed Akif’le birlikte Anadolu’ya geçerek 23 Nisan 1920 günü açılan I. Büyük Millet Meclisi’ne gene Trabzon Milletvekili olarak katılan ve 27 Mart 1923’de vahşice katlettirilen Ali Şükrü bey sadece üç yıl milletvekilliği yapmış; fakat bu üç yıl, 300 yıla sığdırılamayacak bir atılganlık, yüreklilik, cesaret ve fedakârlıkla yaşanmış ve sonunda Allah’ın ona bahşettiği şehadetle noktalanmıştır.

Daha önceki yazılarımızda hayatı ve ölümüne dair ayrıntıları anlattığımız için bunları tekrarlamayacağız. Bugün kendisinin iftiharla temsil ettiği şehri ne yazık ki onu hatırlamıyor bile. Çatısı altında bulunduğu TBMM’nin Trabzon ve Trabzon’lu Milletvekilleri bile hâlâ onun isminden bile çekiniyor, ona sahip çıkıyor görünmekten korkuyorlar.

O, şahsiyetiyle bugünkü siyasîlere örnek ve istikamet gösteriyor ama bugünün siyasîleri O’nun şahsiyetine ilgisizlik veya hastalıklı bir vehimle baktıkları için onu göremiyor.

Bugün, yer adları tekrar antik isimleriyle anılmaya başlamışken, şehirlerimizin isimleri bile değiştirilip Seyit Rıza’nın ismi ve heykeli bile neredeyse Tunceli’nin sembolü haline gelmişken, Trabzon Ali Şükrü Bey’in isminden ürküyor, korkuyor, kaçıyor…

 Ey Şehir!
Ey Şehid!

 Senin temsilcilerin olarak TBMM’de bulunanlar bile nasıl bir ‘kurşundan yük’ altında, nasıl bir ‘büyük vebal’ altında bulunduklarının farkında değiller!

Şehrin futbol takımı söz konusu olduğunda kabaran öfkenin takipçileri  Ali Şükrü Bey’i hatırlamıyor bile…

Sen bu hale mi düşecektin Trabzon?

Bırakınız Ali Şükrü Beyi, devlet-i ebed müddet’in medeniyet şehri Trabzon’da 29 yıl Valilik yapan, annesi Trabzon toprağında yatan Yavuz Sultan Selim’in ismini bile (iddialarına rağmen) metropol ilçe belediyesine vermekten korkan ve ‘Ortahisar’ ismiyle onu ayağa düşüren bir şehir (siyasî iktidar) Ali Şükrü Bey’e nasıl sahip çıkabilir? Çıkabilir mi?

Şehrine sahip çıkan büyük şehidin ismine bile sahip çıkamayan evlâd-ı nisyan!
Şehir, inşallah alzheimerli halinden kurtulur da hafızasına sahip çıkar!
Şehrine sahip çıkmak istiyorsa, şehidine de sahip çıkması lâzım!

Ali Şükrü Bey’i katlettiği iddia edilen Giresun’lu Topal Osman’a yakalanıp öldürüldükten sonra, “vatana büyük emeği geçti” gerekçesiyle, Giresun’un zirvesinde bir “anıt mezar” ve heykel yaptırılmıştır. Ayrıca, “Topal Osman” ismi Giresun’un ve bazı İllerin cadde ve mekânlarına verilirken, Ali Şükrü Bey’in kabri uzun süre mezbelelik halinde bırakılmış, isminden bir vebalı gibi kaçılmıştır.

Bugün Boztepe’deki kabri adeta “kimse görmesin” endişe ve korkusuyla sade bir biçimde duruyor. Peki niçin? Herhalde gelecek nesillerin “Ali Şükrü Bey” ismini hatırlamaları bazı sorulara sebep olabilir ve cevapları da trajik olabilir endişesiyle olsa gerek. Belki de Trabzon’da bir mekâna “Ali Şükrü Bey” ismi verilmesi o mekânı aşarak gelecek nesillerde belki bir “yakın tarih muhasebesi”ne sebep olabilir. Kimbilir!

Evet… Lozan’ın, hilâfetin, tarihin, medeniyetin, iklimin, şahsiyetin hesabını sorduğu için katledilen Büyük Şehîd’e 91. şehadet yıldönümünde rahmet, bize de şefaat…

 Trabzon seni hatırlarsa kendini hatırlayabilecek.

17 Mart 2014 Pazartesi

"ŞEHRİME DOKUNMAYIN!"

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Derler ki; Alman Orduları İkinci Dünya Savaşında (1940) Fransa’yı işgal ettiklerinde Paris Belediye Başkanı Nazi birlik komutanına şehrin anahtarlarını bizzat kendi teslim etmiş ve “Şehrime dokunmayın!” demiş. İşgal güçleri de şehrini bu derece sahiplenen ve yıkılmaması için teslim eden Belediye Başkanı’nın bu tavrına karşı şehri tahrip ettirmemiş. Hatta Hitler’e ‘Paris teslim oldu’ dediklerinde Hitler’in şehre zarar verilmemesini emrettiğini söylerler. Dört yıl sonra Paris işgalden kurtulduğunda, şehir yıkılmamış bir halde, tekrar eski günlerindeki hareketliliğini kazanır.

Paris’in teslim edilişine dair bu hadise bana yüzyılımızın vahşi soykırımlarından birisi olan Bosna-Hersek’te savaşı sona erdiren Dayton Anlaşması’nı imzalayan Aliya İzzetbegoviç’in şu müthiş sözünü de hatırlattı: “Hayatımda en zor attığım imza budur. Ne yazık ki bütün ideallerimizin yok olmaması için bu anlaşmayı imzalamak zorundaydık.” Bu anlaşmanın mimarı denilen ABD’li diplomat Richard Holbrooke ölümünden bir süre önce hastanede ziyaret ettiği İzzetbegoviç için, “Eğer Aliya İzzetbegoviç ve onun kararlı tutumu olmasaydı, bugün Bosna-Hersek diye bir devlet olmayacaktı” demiştir.
Peki, şimdi doğrudan soralım: Belediye başkan adayları Nazi güçleri kadar olsun işgal ettiği şehre dokunmayacak, onu tahrip etmeyecek bir “şehir idraki”ne sahip midirler?  Veya da İzzetbegoviç’in mes’uliyet idrakinden ne derece pay sahibidirler?

İkinci Dünya Savaşının en şiddetli günlerinde Paris’in yaşadığı bu olay vesilesiyle; yaklaşan mahalli seçimlerde belediye başkanı olmak için adeta meydan muharebesi veren siyasîleri düşündüm de bunlar arasında “şehrine karşı aidiyet duygusu Paris Belediye Başkanı düzeyine çıkmış bir şehir idraki var mıdır” diye sormaktan kendimi alamadım. Mukayese çok mu keskin ve alâkasız? Hiç de öyle değil. Çünkü, “şehrime dokunmayın” diyen Belediye Başkanı’nın, korumakla sorumlu olduğu Paris’in idrakinde olduğu bir hakikat. Ancak bugün, siyasî rengi ne olursa olsun, belediye başkan adaylarının şehirlerine dair en küçük bir bilgi, birikim, tarih, kültür, mimarî, estetik vs. idrakleri olup olmadığı meselesinde “genellikle yoktur” cevabını vermekte hiçbir tereddüt göstermiyorum. Zira yıllardır aksine bir idrake şahit olamıyoruz.
Günümüzün ‘nasbedilen’ adaylarına baktığımızda, adeta belediye başkanı olmak için “şehre dair medeniyet tasavvuru ve idraki olmamalıdır!”  gibi bir yeterlilik şartını yerine getirdiklerini ve  bu vasfa sahip olduklarını görüyoruz (!)

Bu hali görünce ve şehre musallat muhterislere şahit oldukça biz de sığınma psikolojisi içerisinde;
Eyvâh kalmayan şehrimize!
Eyvâh hayatı ve hikâyesi kaybolan şehrimize!
Eyvâh artık olmayan şehrimize!
Eyvâh hâyâlini bile kuramayacağımız şehrimize! diye feryâd etmekten kendimizi alamıyoruz.

Bu hal-i meş’um içinde, bize “şehir” diye dayatılan “şehir zannettiğimiz” mahpushanede yaşamaktan başka bir hürriyete(!) malik olmayan mahkûmlar olarak hayat sürmeye devam ediyoruz.

Bir devlet adamının, siyasî iradenin, belediye başkanının insanına, ülkesine ve şehrine olan bağlılık ve sorumluluğunun en kritik varoluş-yokoluş anlarında nasıl olması gerektiğine örnek bu iki olaydan büyük dersler çıkarmak zorundayız. Özellikle de şehrinin bugünü ve geleceğinden sorumlu belediye başkanları ders çıkarmak zorunda. 
Böyle bir idrakin olabilmesi için öncelikle belediye başkanlığı gibi ‘talip olunan görev’in çöp toplama, cenaze defni, itfaiye ve emlâk vergisi toplamaktan ibaret olmadığının farkına varmaları gerekir.

Üstad Necip Fazıl’ın (önceki bir yazımızda da iktibas ettiğimiz)  1946 yılında belediye reisliği için “Acaba hangi vatan bucağımızın bir belediye reisi, belediye reisliğinin ne demek olduğu üzerinde; meselâ mahkeme mübaşirliğiyle bu iş arasında nasıl bir fark olduğu üzerinde bir nebze düşünmüştür?” sorusuna cevap verebilecek cesaret ve müktesebatta belediye başkan adayları görebiliyor muyuz?
Bu soruya cür’etle “evet” diyebilenler ‘ne söylediğinin farkında olmayan’lardır. Çünkü, evvelce söylediğimiz üzere, belediye başkanlığının gerektirdiği tarih, medeniyet, mimarî, kültür, estetikle donanmış irfan ve  idrak ne yazık ki ülkemizi ve şehirlerimizi terk etmiş durumdadır.

Peki öyleyse? Şehirlerimiz gene kanserojen bir tümör gibi “ur”laşmaya devam edecek, vesselâm...
Ufukta “şehrin selâmeti”ne dair en küçük bir belirti yok. Kısacası şehircilik cephemizde yeni bir şey yok.
 

10 Mart 2014 Pazartesi

"ŞEHRİ BULAMADIM Kİ!"

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com    

Yaşadığımız şehirde göremediğimiz pek çok şeyi çoğu kez yabancılar ‘bizden bir göz’le görürler, biz de hayret ederiz. İçerisindeyken göremediğimiz, hissedemediğimiz şehri bir cümle ile öyle resmederler ki şaşırıp kalırız. Bilhassa batılı seyyahlar, haçlı seferlerinden itibaren oluşturulan ‘batıdaki doğu imajı’nın aksine şoklarla karşılaşırlar. Bu anlamda çoğu batılı seyyah, fikir ve edebiyat adamı gözlemlerini aktarırlarken batının bu saplantılarına da vurgu yaparlar. Özellikle İstanbul, batılıların imaj dünyalarında önemli bir yere sahiptir.

19. yüzyılın ünlü Fransız yazarlarından Claude Farrere de bunlardan birisi. Dünyanın birçok ülkesini/şehrini dolaşmasına rağmen İstanbul’u farklı bir yere koyar ve İstanbul’la ilgili önemli notlar tutar. İstanbul’a ilk olarak 1902 yılında gelen Farrare, henüz mimarî olarak tahrip edilmemiş olan şehre hayran kalır 1908 yılında, 1939 ve 1950 yıllarında da tekrar İstanbul’a gelir ve gözlemlerde bulunur. Türkiye’yle ilgili birkaç eseri bulunan Klod Farer’e 1910 yılında ‘Mecidiye Nişanı’ verilir.  1922 yılında da adı İstanbul’da bir caddeye verilir.

Klod Farer’e, otuz yıl sonra İstanbul’a ikinci kez geldiğinde “İstanbul’u nasıl bulduğunu” sorduklarında şu müthiş cevabı verir:  “Bulamadım ki!”  Bu cümle İstanbul’la birlikte diğer tarihî şehirlerimizin de trajik akıbetini ifade ediyor.

Cumhuriyetle birlikte başlayan medeniyet katliamında vahşi bir şekilde tahrip edilen/katledilen tarihî şehirlerimizin tamamında, özellikle de İstanbul’da yapılanlar tam bir şehir katliamı (urbutise)’dir, bir jenosittir.

Erken cumhuriyet döneminde uygulanan bu bilinçli jenosit, İnönü döneminde devam etmiş, daha sonra bilinçsiz bir şekilde sürmüş olup, günümüzde de ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında devletin ‘toplu koğuş aygıtı TOKİ’ eliyle devam ettirilmektedir. Ne yazık ki katliamlarını zafer olarak ilan eden bir vahşi gibi, insanlara ‘toplu tabutluklar’ inşa etmekle öğünen TOKİ, gecekonduları temizlemiyor, hafızayı temizliyor, süpürüyor, yok ediyor. Katledile edile son parçaları kalan şehri siliyor. Yâni şehir diye bir şey bırakmıyor. Gelecek nesiller şehir olarak bu ‘toplu tabutluklar’u görecek.

Mitolojik bir yok edici gibi şehirlerimize üşüşen ve bununla yetinmeyen ‘kifayetsiz muhteris’ siyasîler, belediye başkanları, müteahhitler ve rant avcılarının etkili vasıtası haline gelen TOKİ’yi bakalım kim durduracak? Şimdilik, durdurulması mümkün görülmüyor. Çünkü bu bir ‘zihniyet’. Yâni şehre musallat bir ‘düşünce ve yıkım biçimi.’

‘Neyin katledildiğinin bile farkına varamadan, amansız bir ‘his iptali’ne  yakalanmışçasına bu jenosidi hayranlıkla seyrediyoruz.

Bugün nekropole dönmüş harabeleri bulunan bir zamanların muhteşem Roma metropolleri gibi, bin yıllar sonra değil, on yıl sonra bile doğduğumuz, yaşadığımız, hatıralarımızın bulunduğu şehre geldiğimizde onu tanıyamıyoruz, yerinde bulamıyoruz! “Burası benim şehrim” diyemiyoruz. Ondan bir iz, ondan bir eser, ondan bir tat, ondan bir renk bulamıyoruz.

Geçtiğimiz hafta Ankara’da Gazi Ünv. Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mahmut Özbay’la sohbet ederken, İstanbul’a ilk defa ne zaman gittiğimi sorduğunda, 1976 yılında cevabını verdim. Kendisi de ‘ben de 1976’da gittim’ dedi ve ekledi: “Bugün İstanbul lösemili bir çocuk gibi her gün eriyor. Fakat hastalığın kimse de farkında değil!”

Sadece İstanbul değil, bütün şehirlerimiz bu tedavisi imkânsız hastalığın pençesinde çırpınıyor, eriyor. Şehri dönüştürme adına yapılan her müdahale adeta ‘kemoterapi etkisi’ yapıyor ve vücudun başka bir organını daha tahrip ediyor. Böylece yıkım hızlanıyor, ölüme doğru koşuyoruz.

Hastalığın metastas yaptığı şehirlerimiz, damarlarına zerkedilen gökdelen, rezidans, AVM ve plaza karışımından ibaret kemoterapiyle ayağa kalkacağını zannediyor.

Şehirlerimiz yok oldu. Şehirde sadece ölümü bekleyen biyolojik bir canlıdan ibaretiz. Klod Farer’in ‘bulamadığı’ şehirde biz ‘yaşadığımızı’ zannediyoruz öyle değil mi?  

Şehirlere musallat olmuş “şerir”lerin farkına varmadıkça ve bunlardan kurtulmadıkça şehirlerimiz katledilmeye, yok olmaya devam edecektir.

Niyazi-i Mısrî Hz.leri “Her kim ki ol şehre gelir, her korkudan azad olur” diyordu. Bugünkü şehirlerimize gelen için de herhalde “Her kim ki ol şehre gelir, her korkuya düçar olur” demek gerekecek.

4 Mart 2014 Salı

YANINDAKİ CANSEVER’İ GÖREMEYENLER “BİNLERCE CANSEVER” ARIYOR!

Yahya Düzenli

Eskilerin “belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır” sözü, söz eğer bilinçli söylenmiş ise sonuçlarına katlanmayı göze almış bir cür’eti gerektirir. Fakat bilinçle değil de, şuursuz bir refleks halinde verilmiş bir tepki ise sonuçları çok daha vahim olur. Ancak, böyle bir vahim hal ortada iken bile işin vahametini görememek ve hâlâ “şark hamaseti”yle siyaset yapmak, hem de “şehir ve mimarî” gibi medeniyet tasavvurundan ‘dem vurmak’ ne yazık ki bir âmânın ‘künhüne vakıf olunmayan derinlik”e kendinden emin bir halde yol almasına benzer. Siyasilerimiz, kendilerini her şeyin “malik ve sahibi” zannettiği için “şehir, mimari ve medeniyet” derinliğine de dalmaktan kaçınmıyor. Düşeceği ironik durumu, tezatlarını vs. düşünmüyor. Ve bu hal giderek vazgeçilmez bir davranış biçimi olmaya devam ediyor.

Hele de “vahamet yüklü hamaset” Başbakan’ın ağzından “iftihar”a dönüşmüşse, ‘kerameti kendinden menkul’ ‘fahriyye’ irâd etmeye başlamışsa vay o memleketin haline! Çünkü iş artık mecraından kaymıştır. 

Ne demek istiyoruz? Sözü nereye getirmek istiyoruz?

Başbakan’ın bazı büyükşehirlerdeki “açılış”lar ve “şehir sempozyumları” vesilesi ile yaptığı konuşmalardaki rahmetli muhakkik mimar Turgut Cansever’e dair sözlerine değinmek istiyorum.

Başbakan, İstanbul/Esenler’de düzenlenen “Şehir Yazarları ve Akademisyenleri Toplantısı”nda şunları söylüyor: 

"İstanbul'a belediye başkanı olduğumuz zaman, İstanbul'da benden önceki belediye başkanı arkadaşlarımızın verdiği emsal neydi, biliyor musunuz? 13-15 emsalin verildiği bir şehir ne olur, betondan başka ne olur. O zaman 3 emsal vermek istediğimde çok ciddi eleştiriler aldım ama 3'e indirdik. Şimdi de maalesef açlar, oburlar, doymayanlar bu 3 emsali arkadan, sağdan, soldan nasıl dolanarak plan notlarıyla oynamak suretiyle 5'e, 6'ya, 7'ye çıkarabiliriz bunu yapıyorlar. Ve plan notlarıyla şu anda buralara bunu tırmandırabiliyorlar. İşte bunlar şehirlere ihanet ediyorlar" diyor ve devam ediyor:

“Hassasiyetimiz şu olmalı, insan ne ise şehir odur, şehir ne ise insan odur. O kaybettiğimiz neyse, yitirdiğimiz ne ise, bizim öncelikle onu fark etmemiz, onu bulmamız ona yeniden sahip olmamız gerekiyor"

Bunlara eyvallah! Ancak, bunları söyleyen “muktedir olmayan” bir iktidarın Başbakan’ı mı yoksa muhalefette bir siyasî lider mi? Yoksa olmayan muhataplarına serzenişte bulunan bir mülk sahibi mi?  

Medeniyetimizin coğrafî tecellilerinin en kâmil şehirlerinden birisi olan İstanbul’da, son 12 senelik Ak Parti iktidarında hızla yükselen rezidanslar, AVM’ler, plazalar ve gökdelenlerin gölgesinde bunları söylemek gerçekten ilginç ve müthiş! Acaba şehir yazarları ve akademisyenlerin önünde bunları söylemek “yaptıklarının farkında olmayan” bir iktidarın halisünasyonları mı?

Aynı programda Başbakanın yazımızın başlığını çıkardığımız bir cümlesi daha var ki, idrak ve irfanımız tutuluyor!

Şöyle devam ediyor Başbakan:

"Bize bir tek Mimar Sinan yetmez, onlarca yüzlerce Mimar Sinan'a ihtiyacımız var. Allah rahmet etsin. Bize bir tek Turgut Cansever yetmez. Bizim binlerce Turgut Cansever'e ihtiyacımız var. Bu milletin ruhundaki ışığı, umudu, heyecanı çoğaltacak gönül mimarlarına ihtiyacımız var. Eseri inşa ederken o esere gerçekten o ruhu verecek mimarlara ihtiyacımız var. Millet olarak bizim ruhumuzda bu ışık ziyadesiyle mevcut. Bizim bu ışığı bulacak bu ışığı canlandıracak ruhtaki o medeniyet hücrelerini diriltecek, ellerinden tutup kaldıracak bir ufka, böyle bir özgüvene ihtiyacımız var. Betonun, asfaltın, çimentonun, kaldırım taşının, mevzuatın içinde kaybolmuş değil, bu aziz milletin tarihindeki şehir medeniyetini kavramış, o medeniyeti her bir taşa yansıtmaya çalışan belediye başkanlarına ihtiyacımız var."

İşte bizi dehşete düşüren, çıldırtan ifadeler de bunlar! Sözlere bütünüyle katılıyoruz. Ancak bu sözleri söyleyen Başbakan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken rahmetli Cansever’in feryâdlarını duymuş; tespitlerine, tekliflerine kulak vermiş midir? Hayır!  İktidarının ilk yıllarında randevu talebine bile 3 ayda cevap alabilen Turgut Cansever’in kendisine sunduğu “yeni şehirler nasıl kurulur” muhtevalı iki kitap-raporun akıbeti ne olmuştur? (Bu konuyla ilgili hazırladığım uzun bir belgesel yazımı daha sonra yayınlayacağım.)

12 yıllık tek parti iktidarında tartılıp sayılabilen, ölçülüp biçilebilen büyük işlere imza atan Başbakan, esefle ifade edelim ki “eğitim, kültür, kadın-aile ve özellikle de ŞEHİRCİLİK’te hiçbir mesafe kat etmediği gibi, donuklaşmanın da ötesinde hiçbir tarz, model geliştirememiş, şehirlerimizin kaotik bünyesi “Kentsel Dönüşüm” ve TOKİ uygulamalarıyla yeni kaoslara zemin hazırlamıştır. Siyasîlerin oy için, bürokratların ek gösterge için, müteahhitlerin de rant için yarıştığı, hatta meydan muharebesi verdiği bir iklimde gerçek “misyon adam”larına tahammül edilebilir mi?

Başbakan doğru söylüyor: “Bize binlerce Turgut Cansever lazım!” Peki yanınızda iken göremediğiniz, idrak edemediğiniz, 89 yıl varlığını hissedemediğiniz Cansever’i vefatından beş yıl sonra mı hatırlayabildiniz? Keşke böyle olsa! Buna da razıyız. Başbakanın sözlerinin hiçbir reel karşılığı yok. Ne Cansever’i okuyacak ve anlayacak kadroları, ne de uygulayacak çevre ve şehircilik politikaları mevcut. Bu sözler sadece “günün anlam ve önemi”ne binaen irâd edilmiş hamasî cümleler!

İçimiz yandığı için bunları yazıyoruz. Hele de Cansever’in önemine vurgu yapan bir Başbakan olursa anlayın artık!

Peki, bu müthiş iktidar gücüne rağmen niçin Cansever’e kulak verilmemiştir? Niçin Cansever yok sayılmıştır? Bu soruların cevabını Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ, Belediye Başkanları ve ‘kifayetsiz muhteris’ müteahhitler mi verecektir?

“Ormanımdan yaş kesenin başını keserim” diyen bir İstanbul Fatih’inin ruhaniyeti altında şehrin ruhuna musallat olmuş virüsler yükselirken, “bin Cansever’e ihtiyacımız var!” demek ne kadar inandırıcıdır?

Biz bu medeniyet, tarih, ihtişam, şehir vurgularının ‘konjonktür’ gereği yapılmadığına inanmak istiyoruz ama nafile! Aradan 12 yıl geçti. 12 yılda bir ülkenin şehirleri ‘yeniden ihya’ edilebilecek iken, ne acıdır ki ‘yeniden imha’ ediliyor!

Rahmetli Cansever’le ilgili sorulan bir soruya Prof. S. Seyfi Öğün şu cevabı veriyor:

“…Turgut Bey bir üslup abidesiydi, onu söyleyebilirim. Zaten kayıtlardan konuşmalarından onu çıkartıyorsunuz. Turgut Beyin günlük hayatı da oydu. Ev hayatı da oydu. Bunun şahidi benim. Herkesle kurduğu ilişki buydu. O zarafet üzerinden bu ilişkiyi kuruyordu. Bu da belki günlük hayatın esnekliği itibariyle kıymetli bir şey olabilir. Ama bütün bunlardan münezzeh bir nezaketti onunkisi. Turgut Bey en ağır lafları ediyordu o nezaketin içerisinde, en kaldırılmayacak lafları ediyordu. O kadar ki, ben onunla yaptığım bir sohbetin ağırlığını üç gün sonra filan çözüyordum. Bana bir laf etmiş oluyordu, çok ağır bir laf, hakaret anlamında değil, kabul edilmesi zor bir fikri yüklemiş oluyordu onun içerisinde. Böyle bir insandı. Tabi bu insanın anlaşılması çok zordur….belediyeler üstelik mesleki olarak da mimar falan olan insanlar, Turgut Bey gibi bir insanı tabi ki anlamadılar. Randevu bile vermediler, bunu söyleyebilirim. Utanmadan bir de cenazesine gelip orada ah vah ettiler. Onu da gördük. Allah’a havale ediyoruz.

Çünkü Turgut Bey, son on, on beş senesinde hiç o güne kadar yapmadığı bir şeyi yapmıştı. Onun dosyaları hâlâ duruyor. Yaklaşan depremi görmüştü. ‘99 depremini görmüştü, hatta ‘96 senesinde ben onu Bursa’ya çağırdım, bir konferans vermesini istirham ettim, kabul buyurdular. Yalnız dedi ki, ‘ben belediyeyle görüşmek istiyorum, bana bir randevu ayarlayabilir misin?’. ‘Üstadım ne demek’, hemen bulduk buluşturduk… Belediyeye götürdük. Belediye başkanının yüzüne şunu söyledi: ‘Bakın deprem geliyor, az kaldı, Marmara belediyeleri birlikte hareket edelim, ben bir platform oluşturuyorum, lütfen hemen harekete geçelim.’ Tabii hocam yaparız ederiz dediler, ilgilenmediler. Hâlbuki bütün fizibilite raporlarıyla birlikte vermişti, çok ucuza bu işi nasıl mal edebiliriz, nüfus ağırlığını dağıtabiliriz diye fakat Turgut Bey’in en son Zeytinburnu projesinde belediye reisleri tarafından nasıl nahoş muameleye maruz olduğunu biliyoruz…”

Öğün’ün anlattığı sadece acı bir örnek.

Türkiye 12 yıl önce yakaladığı şehircilik fırsatını “ganimete” çeviremedi, yâni şehirlerini mâmur edemedi. Cansever gibi bir “Yaşayan Sinan”ı ıskaladı, göremedi, belki de ağırlığına tahammül edemedi.

Şimdi ise Başbakan’ın ağzından ona “medhiyeler” dökülüyor!

İnşallah bu medhiyeleri hem kendisi hem de ilgililer “uyarı kabul eder! Ama nafile!  
Sözü, XVII. Yüzyılda yaşayan bir irfan-hikmet adamı olan Koçi Bey’in önce Padişah IV. Murad ve sonra Sultan İbrahim’e takdim ettiği “Risale”sinden günümüz için anlamlı bir cümleyle bitirelim: “… O çeşit kimseler ise dünya ahvâlini bilmedikleri halde tâzeliğe ve pâdişahın iltifatına mağrur olarak bilgili kimselere sormağa da tenezzül etmediler. Gafletleri son haddinde olmakla âlemin düzeni bozuldu.”


Şehirlerimizde hızla yaygınlaşan ve Koçi Bey’in tabiriyle “zararı bulaşıcı bir bid’at” haline gelen rezidans, avm, plaza, gökdelen ve “kentsel dönüşüm” uygulamalarını gördükçe, bin Cansever ihtiyacında olan bir iktidarın bir Cansever’i farketmemiş olmasını  affedilir bir hata kabul edebilir miyiz?

24 Şubat 2014 Pazartesi

YOK SAYILAN BİR ŞEHİR TARİHİ KAYNAĞI: TRABZON ŞER’İYYE SİCİLLERİ…

Yahya Düzenli

Şehir tarihçileri, bir şehrin tarihini kadîm zamanlara ne kadar uzatırlarsa o şehrin tarihselliğine, önemine vurgu yaptıklarını zannederler. Bir anlamda doğrudur. Ancak, şehir tarihleri yazılırken, bir yandan bulanık-belirsiz bir zaman koridorunda tarih oluşturmak için zorlamaya varan çabalar gösterilirken, öte yandan yakın tarihin yanıbaşımızda bulunan kaynakları ise nedense görmezden gelinir.

Kendi şehirlerimiz için yok sayılan bu kaynakların en önemlilerinden birisi Osmanlı dönemi Şer’iyye Sicilleridir. 

Tarihsel gerçeklik de gösteriyor ki; Trabzon, son derece zengin olan yazılı tarih ve kültürüne rağmen, bu birikimini bugüne taşıyamayan şehirlerimizden birisidir. Hamasetin, bir o kadar da asabiyetin kuşattığı şehir bu tarihî birikiminin farkında değil. Farkında olsa bile öneminin idrakinde değil.

Bu müthiş tarihî müktesebat, ne Üniversiteyi, ne Valiliği, ne Belediyeyi, ne yayınevlerini, ne bilim-sanat adamlarını, ne sivil toplum kuruluşlarını, hele de siyasilerini asla ilgilendirmiyor.

İnsanların kalp atışlarının bile futbola endekslendiği, enerjisinin stadium’da harcandığı şehir, kendisine şahsiyet ve kimlik kazandıran tarihsel birikimini yok sayıyor. Adeta ‘nevzuhur (yeni ortaya çıkan) bir şehir gibi..

Bırakın antik geçmişindeki yazılı kayıtları, Osmanlılarca fethedilişinden bu yana geçen 553 senelik zaman diliminde yazılan eserler, tutulan defterler, kayıtlar vs. bile hiçbir şehre nasip olmayacak bir zenginliğe sahiptir. Osmanlı’nın “hazine-i evrak” dediği, yâni altın gibi kıymete sahip “belge arşivi” bugün âdeta lüzumsuz kâğıtlardan ibaret bir çöplük mesabesinde. Daha da önemlisi 1846’da ‘Hazîne-i Evrâk Nezâreti” ismiyle bir bakanlık kurulmuş ve işin ehli ilim adamlarına emanet edilmiş iken bugün arşivlerimizin çürümüş, tozlu raflarında bulunan bu tarihî birikim hâlâ “kapağı açılmamış bir hazine”… Fakat, hazinenin hazine olduğunu bilen yok! Öyle ya Ümmî Sinan’ın söylediği gibi“sarraf gerek cevhere, nâdan bilesi değil!”

Trabzon’la ilgili  başta Osmanlı dönemine ait 15. yüzyıldan başlamak üzere tutulan Tahrir Defterleri, Ahkâm defterleri, Cizye Defterleri ve Şer’iyye Sicilleri bugüne kadar gün ışığına çıkarılamamış, Tahrir defterleri üzerinde yapılan iki çalışma ve şer’iyye sicilleri üzerinde yapılan bir çalışma hariç, arşivlerimizde (daha doğrusu rutubetli mahzenlerde) çürümeye terkedilmiştir.

Batılı bilim-sanat-kültür adamlarının, çok değil yüz sene önceye ait herhangi bir belge ve bilgiye bile olağanüstü değer verip korumaya aldığını, tahrip olmasın diye yanına kimseyi yanaştırmadığını düşünüp, bir de bizim arşivlerimizde bulunan “evrak hazinemiz”in nasıl heba ve talan edildiğini hatırlayınca kahroluyoruz!

Yazımızın muhtevasının sınırlı olmasına binaen sadece şehrimizle ilgili Şer’iyye Sicillerine değinip, niçin bu ‘bâkir hazine’nin gün ışığına çıkarılmadığına sadece vurgu yapmak istiyorum.

Şer’iyye Sicilleri, Osmanlı döneminin sosyo-ekonomik, kültürel ve diğer alanlarına ait ayrıntılı, ilginç, ibretli, hikmetli belgeleri ihtiva eder. Siciller, bir şehrin sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel, iktisadi ve mimarî unsurları yanında; dil, çevre, eğitim, sağlık vs. yönlerden tarihinin okunacağı en ayrıntılı kaynaklardandır.  

Bu tarihî hazineye rağmen Trabzon Şer’iyye Sicilleri ile ilgili ilmî çalışmalar yok denecek kadar azdır. Bu alanda bazı kısmî çalışmalar yanında yapılan en kapsamlı çalışma, tarihçi Turan Açık’ın 2012 yılında bitirdiği “Gelenek ve Modernlik arasında bir Osmanlı şehri: 17. Yüzyılın ilk yarısında Trabzon’da Siyaset” isimli doktora tezidir.

Trabzon Şer’iyye sicilleri üzerinde yoğun çalışma yapan Yrd. Doç. Dr. Turan Açık kardeşimden rica ettiğim sicillerle ilgili kısa bilgiyi, belki ilgililerin dikkatini çeker diye buraya alıyorum:

“Trabzon’a ait fetihten yaklaşık 90 yıl sonra tutulmaya başlanan ilk sicil 1555 yılına aittir. Prof. Ahmet Akgündüz’ün hazırladığı Şer’iyye Sicilleri Toplu Kataloğu’nda Trabzon’a ait 296 sicil (defter) bulunmaktadır. Hicri 963 ile 966 tarihleri arasındaki kayıtları ihtiva eden ilk sicilin numarası 1815’tir. Bundan sonra kronolojik boşluklar ihtiva etse de Trabzon Şer’iyye Sicilleri imparatorluğun yıkılışına kadar düzenli bir şekilde tutulmuş ve günümüze kadar gelebilmiştir. Hicrî 1226-1229 tarihleri arasını kapsayan son sicil ise 2111 numaralıdır.

Trabzon’a ait bu sicillerin orijinalleri Ankara’daki Milli Kütüphane’de iken 2006 yılında Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne taşınmıştır. Burada Trabzon’a ait 309 adet Şer’iyye Sicili olduğu görülmektedir. Osmanlı Arşivinde bulunan bu orijinal defterlerin yanında sicillerin birer nüshaları, mikrofilm halinde İslam Araştırmaları Merkezi Kütüphanesi’nde, fotokopi halinde Trabzon İl Halk Kütüphanesi’nde ve Karadeniz Teknik Üniversitesi Karadeniz Araştırmaları Enstitüsü’nde bulunmaktadır.”

Böylesine bir şehir tarihi hazinesi önümüzde dururken, bu hazineyi görememek, yok saymak gafletin de ötesinde şehre yapılan bir ihanettir.

Şer’iyye sicilleri şehrin ait olduğu dünya görüşü ve medeniyetin birinci elden yazılı kaynağıdır. Osmanlı’nın hakimiyet coğrafyasındaki bütün şehirlerini kuşatan ve kılcal damarlarına kadar en ayrıntılı olayları ihtiva eden Şer’iyye sicillerinin gün ışığına çıkarılması, tarihin mitlerden-magazinden arındırılası anlamına gelecektir.

Trabzon Şer’iyye Sicilleri için öncelikle yapılması gereken şey; bu sicillerin tarih, yer, zaman ve konu olarak genel bir dökümünün yapılması, sonra da bu sicillerin transkript ve sadeleştirme ile bugünkü ve yarınki nesillere sunulmasıdır.

Anlaşılan o ki;

Üniversitenin böyle bir derdi yok.
Valilik ve Belediye’nin de böyle bir görevi (!) yok.
Kapital sahipleri için rantı yok.
Siyasîler için ise oy getirisi yok.

Öyleyse bu iş (Heath Lowry örneğinde olduğu gibi) meraklı-duyarlı bir yabancı bilim adamına veya belgeleri tahrifte-saptırmada usta bir yerli veya yabancı oryantaliste düşüyor.

Trabzon’a bu yakışmıyor!

Sayfaların bugüne taşıdığı Trabzon’u sayfalardan gün ışığına çıkarmak gerekiyor.