27 Mart 2016 Pazar

YAYINLANMIŞ KİTAPLARIM:

1. Modern Bilinç ve Trendeki Yolculuk (Gün Yay, 1998)
2. Türkiye Nereye Götürülüyor? (Server Vak., 2001)
3. Ben Bir Ulu Şehre Vardım (Nüans Yay, 2010)
4. Ol Şehri Yıkılır Gördüm (Nüans Yay, 2012)
5. Doğsun Büyük Doğu (A Kitap, 2016)





6 Mart 2016 Pazar

Yayınlanmış Kitaplarım:

1. Modern Bilinç ve Trendeki Yolculuk (Gün Yay, 1998)
2. Türkiye Nereye Götürülüyor? (Server Vak., 2001)
3. Ben Bir Ulu Şehre Vardım (Nüans Yay, 2010)
4. Ol Şehri Yıkılır Gördüm (Nüans Yay, 2012)
5. Doğsun Büyük Doğu (A Kitap, 2016)


12 Ocak 2016 Salı

DOĞU-BATI ARASINDA ŞEHİRLERİMİZİ DÜŞÜNMEK...

DOĞU-BATI ARASINDA ŞEHRİ DÜŞÜNMEK…

-Üstad Necip Fazıl’dan İzzetbegoviç’e-

Yahya Düzenli

duzenliyahya@gmail.com

 

Hayatı, hayat ötesini, insanı ve hadiseleri çözümleme, yaşamalar dünyasında “tezatsız bir bütün” olarak “dünya görüşü” halinde sistematize etme, “zamanın dili”yle konuşma iddiasındaki her büyük mütefekkir, her şeyden önce “dünyalararası hesaplaşma”ya girişmek, ontolojik sorular sormak ve cevaplamak, bu muhasebeyi kıymet hükümleri halinde neticelendirerek ortaya düşünce ve eylem kodlarını koymak mükellefiyetindedir.

Son yüzyılda bu mükellefiyeti yerine getirmiş, “medeniyet tasavvuru” halinde ortaya koymuş  iki önemli ‘remz şahsiyeti’ var. Birisi; ülkemizde Üstad Necip Fazıl, diğeri yüzyılımızın önemli fikrî ve siyasî şahsiyetlerinden, dava ve mücadele adamı, Bosna-Hersek’in ilk Devlet Başkanı rahmetli Aliya İzzetbegoviç’tir.  

Osmanlı sonrası tanzim edilen “batı orijinli” dünya sistemine karşı, bu anlamda tarihî bağlamından kopmayan, ciddi, tutarlı, fikrî bütünlük halinde ilk eser, Üstad Necip Fazıl’ın BÜYÜK DOĞU olarak kavramlaştırdığı İdeolocya Örgüsü’dür. Üstad, bu temel eserinin başında “büyük senfonyaya başlamak zamanı gelmiştir” diyerek “Büyük Doğu’nun dünya görüşünden; ve bu dünya görüşü, sadece saf ve gerçek İslam ruhunun, dünü, bugünü ve yarını; hakları, hakikatleri ve tecrübeleriyle bütün Doğu ve Batı dünyasını kucaklamış olan davasından ibarettir..” hükmünü, daha doğrusu mükellefiyetini kendisine misyon olarak belirler ve eserini bütünleştirip tamamlar.

İdeolocya Örgüsü’ne “Doğu-Batı” muhasebesiyle başlayan Üstad, temel çözümlemelerde bulunur ve bunları terkibî hükümler halinde ortaya koyar. İlk defa 1943’de ilk BÜYÜK DOĞU Dergisinde “BÜYÜK DOĞUYA DOĞRU” başlığı altında yayınlanmaya başlayan, 1968 yılında da kitap olarak biraraya getirilen Üstad’ın sorduğu ve cevapladığı büyük soru ve cevaplar, Avrupa’nın ortasında Bosna-Hersek’te 1980 yılında Doğu ve Batı Arasında İslâm başlığıyla, Batı düşünce ve yaşayış biçimine itiraz eden bir Müslüman fikir ve dâvâ adamında karşılık bulacaktır.

Bu Aliya İzzetbegoviç’tir…

Tıpkı Üstad Necip Fazıl karşısında olduğu gibi, Batı düşüncesine karşı tutarlı ve orijinal bir fikrî başkaldırıyı İslâmi temeller üzerinden yükselten bu ses, ne yazık ki gerek batıda, gerek İslâm Dünyasında, gerekse de ülkemizde beklenen karşılığı ve alâkayı görememiştir.

Böyle olmasına rağmen hâlâ Batı içerisinden çıkmış bir Müslüman düşünce adamının o güne kadar ele alınmamış temel meselelere yaklaşımı, kendisinden hareket edilmesi gereken bir “ilk temel” olarak referans niteliğini korumaktadır.

Aliya İzzetbegoviç Doğu ve Batı Arasında İslam’a (Üstad Necip Fazıl gibi) dünyalar arası muhasebe ile başlar ve İslâm’ı “dünya görüşü” bağlamında ele alarak “İslâm’ı bugünkü neslin konuştuğu ve anladığı dile ‘tercüme’ teşebbüsüdür” der.

Aliya İzzetbegoviç, sorgulamasına Batı Düşüncesinin Temelleri’nden başlayarak, Kültür ve Medeniyet başlığı altında “Şehre dair” önemli tespitlerde bulunur.

Ülkemizde Aliya İzzetbegoviç’in düşünce ve eserlerine dair birçok yorum ve değerlendirmeler yapılmasına rağmen, onun “şehir” ile ilgili düşüncelerinin üzerinde durulmamıştır. Oysa ki, Doğu ve Batı Arasında İslâm’da “şehir” üzerinde ısrarla durur .

Kitabının “Köy ve Şehir” bölümünde, içinde yaşadığı “batı şehri”nden yola çıkan İzzetbegoviç, o zaman Komünist Blok içinde yer alan Yugoslavya’nın Marxist ideoloji’nin ekseninde yer alan işçi sınıfı, üretim süreçleri, ekonomik gelişme gibi meselelere ciddi eleştiriler ve alternatifler getirir.  

İzzetbegoviç, “…Şâirler büyük şehirlerin ‘cehenneminden’ Marksistler ise ‘köyde yaşamak deliliğinden’(Manifesto) bahsederler. Şehrin reddedilmesi –ne kadar gayri fonksiyonel ise de- sırf insanî bir reaksiyondur. Her insan bir ölçüde şair olarak kabul edilebilir. Eskiden olduğu gibi bugün de şehir ve şehir medeniyetini protesto, din, kültür ve sanattan geliyor. İlk Hristiyanlara Roma şeytanın devleti olarak görünüyordu ve arkasından dünyanın sonunun ve korkunç mahkemenin geleceğine inanılmaktaydı.

Dindarlık şehrin büyümesiyle azalır; daha doğrusu, bu azalma insana yadırgatıcı bir tarzda tesir eden şehircilik unsurlarının birikmesiyle beraber meydana gelir. Çünkü şehir ne kadar büyürse, üzerindeki gök de o kadar küçülür. Tabiat, çiçek ve aydınlık o kadar az; duman, beton, teknik ise o kadar çok olur. Biz de o kadar az şahsiyet, o kadar da çok kitle oluruz. Şehir ne kadar büyürse cinayetler de o nispette artar. Dindarlık şehrin büyüklüğüne ters, cinayetler ise doğru bir nispette bulunur. Bu iki fenomenin sebebi aynıdır” diyerek büyük şehirlerin ürkütücülüğüne dikkat çeker.

İnsanın köye ve şehre dair düşünce ve yaşama biçimine de derinliğine değinen İzzetbegoviç şunları söyler: “Köyde insan yıldızlarla süslü gök, çiçeklerle dolu kırlar, akar su, bitki ve hayvanları müşahede etmeye fırsat bulur. Hergün tabiat ve onun tezahürleriyle doğrudan doğruya temastadır…. Şehir insanı ise, bundan hemen hemen tamamen yoksundur. Büyük şehrin normal sakini güzel ve orijinal olan her şeyin kaybına maruz kalmaktadır.  Ekseriyetle o aynı biçimdeki kışlalara benzeyen evlerde büyür, seri imalatın çirkin mamulleriyle çevrilidir ve içi de kitle iletişim vasıtalarınca aktarılan pasif bilgilerle doldurulur…

Hiç şüphesiz İzzetbegoviç’in 1980’li yılların Batı şehirlerine ve zihniyetine ilişkin İzzetbegoviç’in bu önemli tespitleri Batının yaşanamayacak hale gelen büyük şehirlerinde insan-şehir ilişkilerinin savaşa dönüştüğü kaotik tabloyu ortaya koyuyor. İzzetbegoviç’in batılı bir Müslüman olarak gördüğü ve dert taşıyan bir mücadele adamı olarak derinleştirerek resmettiği bu şehir tablosunu Baudlaire, Balzac, Zweig, Hugo, Dostoyevski, Tolstoy gibi büyük edebiyatçıları da eserlerine yansıtmışlardır.

Meselâ Balzac 19. yy. Paris’i için “Bu kentte gerçek duygular istisnadır; çıkar oyunlarıyla tüketilmiş bu mekanik dünyanın çarkları arasında ezilmişlerdir. Burada erdem yerilir, masumiyet satılır. Tutkular yerlerini yıkıcı zevklere, günahlara bırakmıştır; her şey yüceltilir, analiz edilir, alınıp satılır. Bu pazarda her şeyin bir fiyatı vardır ve hesaplar yüzler kızarmadan apaçık gün ışığında yapılır. İnsanlık yalnızca iki kesimden oluşur; aldatanlar ve aldatılanlar…”  gözlemini yapar.

Üstad Necip Fazıl da 20 yaşında (1924) felsefe tahsili için gittiği Paris’i “Kâbus Şehri” olarak adlandırır ve  “İhtilâç (kıvranma), râşe (titreme), takallüs (büzülme), hafakan üfleyici ve semanın bütün yıldızlarını maskeleyen ışıkları ve canavar dizisi halinde binalariyle, bir şeyi, büyük bir şeyi peçeleyici kâbus şehri…” tespitinde bulunur.

Gerek İzzetbegoviç’in, gerek batılı sanat-edebiyat adamlarının, gerekse de Üstad’ın bu gözlemlerini aslında “batıyoruz!” feryâdından ibaret ikazlar olarak anlamak gerekiyor. Tarihte var olan ve var olacak bütün şehirlerin, ait oldukları dünya görüşünün genetik yönlendirmesiyle medeniyet tasavvurlarının şekillendirdiği yaşama mekânları olarak inşa edildiği/edileceği düşünüldüğünde; Batının insan-şehir ilişkisinde urlaşan mekânın tutsağı haline gelmiş olan insanın büyük şehrin cehenneminde kendine yer edinmesi hiç de şaşırtıcı olmasa gerek.

İzzetbegoviç’in “şehir ne kadar büyürse, üzerindeki gök de o kadar küçülür” cümlesi bugün bizdeki büyükşehirlerin yaşadığı kaosa/kâbusa işaret ediyor. Ülkemizde erken Cumhuriyet döneminden bu tarafa gerek bilinçli gerekse de bilinçsiz olarak müthiş bir katliâma dönüşen şehir imar ve inşa(!)larının günümüzde geldiği safha; kaoslarıyla, urlaşmış organlarıyla küçültülmesi, terbiye edilmesi gerekirken, tam aksine daha da korkunç hale getirilen büyükşehir uygulamaları cehenneme dönüşen Batının büyükşehirlerinin hastalıklı ve kötü taklitleri şeklinde devam ediyor.

Üstad Necip Fazıl ve İzzetbegoviç’in modern zamanların “batı şehri”ne dair söylediklerini hafızamızda tutarak ülkemizin şehirlerine baktığımızda…

Ne yazık ki kadîm şehirlerimiz üzerinde, tedavisi gayr-i kabil bir cinnetle yeni Roma veya yeni Babil kuleleri dikmek için yarışanlara/savaşanlara hiç kimse “dur” diyemiyor, itiraz edemiyor. Şehirlerimiz büyümüyor, tümörleşiyor, urlaşıyor! AVM’ler, rezidanslar, iş kuleleri, gökdelenler şehrin tümör yığınları! Artık tümör yığınlarının toplamına “şehir” diyoruz!

Ülkemizin Büyükşehirleri insanın yok olduğu, rantın, şehvetin, cinnetin, dehşetin, vahşetin var olduğu adeta bir büyük cehennem!

Üstad Necip Fazıl’ın Paris benzetmesiyle şehirlerimizi “… çözmeye çalıştıkça dolaşan ve büsbütün düğümlenen meseleleriyle Paris… Susadıkça gaz içmenin ve gaz içtikçe susamanın ve pırıltılı kadehler içinde ebedî bir su hasreti çekmenin hali… Her türlü madde âlayişi ve nefsânî saadet cümbüşü içinde, hissi iptal edilmiş ruhun ilk bakışta ağrı ve sızı göstermeyen kıvranışlarına yataklık, hüsran beldesi…” haline getirmekten adeta sonsuz bir haz duyan zihniyete ne söylemeli?

Tanzimat’la kapıyı ardına kadar Batının akıttığı kirlere açıp, bunu Meşrutiyet ve Cumhuriyetle devam ettiren zihniyetin tefessüh ettirdiği şehirlerimizin ıslah ve imar adına daha büyük ve içinden çıkılamaz kaoslara mahkûm edilmesi nasıl izah edilebilir?

“Bizim şehirlerimiz , “bize ait şehirler” yok artık! Böyle giderse, halen salgın bir hastalık şeklinde devam eden “kentsel dönüşüm” uygulamalarıyla “bize ait” hiçbir şey de kalmayacak!

“Bizim şehirlerimiz” sadece tarihin derinliklerinde “yaşanmaya değer” havzalar oluşturmuş, şimdi ise isimlerini bile hatırlamakta zorlandığımız, bazı mekânları ve son kalıntılarıyla bile ihtişam ve hüzünle bize bakan şehirler… Koruyamadığımız, genlerinden yeni formlar ve muhtevalarla var kılamadığımız şehirler…

Şehir büyüdükçe şehrin ürettiği, beslediği, çeşitlendirdiği çirkinlikler, kötülükler, cinayetler de büyüyecek, şahsiyet, ahlâk yok olacak! Büyük şehrin büyük şen’iyetleri! Yâni kötülükleri, çirkinlikleri, habislikleri!

Yazımızı İzzetbegoviç’in yukarıya aldığımız şu sözüyle noktalayalım: şehir ne kadar büyürse, üzerindeki gök de o kadar küçülür. Tabiat, çiçek ve aydınlık o kadar az; duman, beton, teknik ise o kadar çok olur. Biz de o kadar az şahsiyet, o kadar da çok kitle oluruz.”

İzzetbegoviç’le Üstad arasındaki çizgiye sadece “şehir”den baktığımızda özetli bunları görebiliyoruz. Daha derine indiğimizde birçok temel meselede de aynı çizgiden meseleleri bulmak mümkündür.

Üstad Necip Fazıl’ın işaret edip, derin irfan havuzundan çıkarıp önümüze koyduğu ölçü ve hedefler ne yazık ki, yankısını bu topraklarda değil de Osmanlı irfan coğrafyasının batıdaki en ucunda buluyorsa, bir taraftan hayıflanmak, diğer taraftan da gene Üstad’ın tespitiyle; Bugün İslâmiyeti içeride mdafaa etmek dışarıda müdafaa etmekten zor hale gelmiştir. Ben bu davayı eğer Avrupa’da, Amerika’da, Afrika’da, hatta kutuplarda müdafaa etmiş olsaydım belki bir anlayış istidadı, bir âcaba?” merakı olsun bulabilirdim. Burada ise, her şeyin anlaşılmış olduğunu zannetmenin, sadece kabuktan ibaret kalmanın ve böylece her türlü nefs muhasebesinden mahrumluğun düzelmez akameti vardır…”

(HECE Dergisi, Özel Sayı, Ocak 2016)

 

9 Ekim 2015 Cuma

ÜSTAD NECİP FAZIL’I ANLAMAK AMA NASIL? - yaşanmaya değer bir hayat üzerine-

Muhiddin Arabî Hz.leri Fütuhat-ı Mekkiye’sinde “Ben sadece zevken bildiğim şeyler hakkında söz söyleyebilirim” diyor. Üstad Necip Fazıl’ı da “anlamak”a dair usûl üzerine birtakım şeyler söylemek için öncelikle O’nu anlamaya dair “kelâmın ötesinde” bir (kendi deyimiyle) “zevken idrak”ten pay sahibi olmak gerekiyor.

Üstad hakkında konuşurken/yazarken, öncelikle bu hikmetten pay almış, bu hikmeti usûl ölçüsü bilerek konuşmak/yazmak gerekiyor. Üstad’a ve onun muhtevasına ilişkin “zevken idrak” düzeyinde bir anlayışınızın/kavrayışınızın olması lazım.  Aksi halde anlattığınız asla Üstad olmaz, üstadın muradı olmaz.

Öncelikle şunu söylemek gerekiyor ki; Üstad’ın fikir hayatı, bir biyolojik canlının hayatı gibi “gelişme içinde” bir hayat değildir. Bazı edebiyatçıların kategorize şeklinde Üstad’ın hayatını ikiye ayırıp “önceki” ve “sonraki” şeklindeki nitelemelerinin O’nu anlayamamanın esasına ilişkin büyük bir yanlış olduğuna vurgu yapmak gerekiyor. Bu ayrımı eksen alıp bunun üzerinde temellendirmeler yapılması yanlışın da ötesinde bir garabettir. 1934’ten önceki hayatında yazdığı şiirler “din dışı”, 1934’ten sonrakiler ise “din içi” gibi garabetler zorlama saçmalıklardır. Üstad’ı öncesi/sonrası şeklinde bir kategoriye tabi tutanlar Üstad’ı anlamanın cümle kapısından bile girememiş idrakleri iltihaplı olanlardır.

Bu ayırım aslında özellikle sol ve Kemalist ideolojinin yaptığı bir ayrımdır. Bunu alıp, sanki “orijinal” bir şeymiş gibi piyasaya sürmek en hafifiyle bir “edep hatası”dır. Bu ayrımı yaptığınız andan itibaren Üstad’dan uzaklaşmaya başlıyor ve onun ruh ve düşünce sistematiğini anlamanız ne yazık ki mümkün olamıyor.

Bir misal: Üstad’ın 17 yaşında yazmış olduğu “Bir Mezar Taşı” adlı şiiri ve “Allah” şiirini okuduğunuzda bu yaşta bir şairin, gencin nasıl bir nefs murakabesine girdiğini görürsünüz. Daha sonra kendisinin “Kriz Entellektüel” diyeifade ettiği, yaşadığı cemiyette hem kendisini hem fizik dünya ve ötesinin hesabını verebilme cehdi içerisine girebilmiş bir büyük kafanın hazırlık devresini görüyoruz.

Yani kaynaktan yeni fışkıran, giderek akışı yoğunlaşıp hızlanan ve kasırgalaşan bir hayatın 1934’te aslî yatağını bulacağı bir hazırlık dönemi olduğunu görüyoruz.

Bu anlamda Üstad “Babıali” sinde geçirdiği devreleri kıymet hükümleriyle ifade etmiştir. “O ve Ben” de de iç dünyasını, bütünüyle yönelmiş olduğu,o büyük mürşitle (Abdulhakîm Arvasî)  olan ilişkisini anlatır.

O’nun hayatı kırılmalarla, parçalanmalarla yaşanmış bir hayat değil, yaşanmaya değer bir hayattır. 

O’nun hayatında denemeler ve yanılmalar yoktur. Deneyip hakikati bulma (ki bu hakikat değildir) tekrar yanılma ve hakikati arama endişesi asla yoktur hayatında. Peşinen hakikati bulma, teslim olma ve bu hakikati mecrasına oturttuktan sonra, O’nun yolunda kırk yıl sürecek olan bir mücadelesi vardır Üstad’ın.

O’nun hayatı “hakikate adanmış” bir mücadele ile her türlü çile ve meşakkate katlanılmış bir hayattır.

Gerek fikri mücadelesinde, gerek bütün sanat  dallarında vermiş olduğu eserlere baktığınızda, mücadelesini o vasıtalarla anlatabilme, hissettirebilmenin inanılmaz gayretini görürsünüz. O’nda hakikati bulmuş/teslim olmuş ve bunun itminanıyla muhataplarını o hakikate davet, o hakikati idrak ettirecek bir telkin ve mücadele hayatı görürsünüz.

Yani Üstad Necip Fazıl fikir, kültür ve edebiyat tarihinin bir nesnesi değil, öznesidir.

Üstad, fikirleri ve eserlerini belli tarih dilimleri içerisinde verse ve o eserler o tarihî hadiselere tekabül etse de asla “tarihselcilik” bağlamında değerlendirilmemesi gereken bir fikir adamıdır. Sadece mesajını, mücadelesini “zamanın dili”yle vermiştir. Bugün aradan yıllar geçmesine rağmen 40-50 veya 60 yıl önce ortaya koyduğu eserler, fikirler hâlâ önümüzü aydınlatmakta, istikametimizi göstermektedir. 

Üstad Necip Fazıl’ın fikrini, şiirini, toplumsal ve ideolojik mücadelesini kesintisiz, yekpare bir bütün olarak anlamak gerekiyor. Üstat, doğuştan hakikate hazır bir cins kafa idi. Allah’ın bazı istisnai kullarına nasip ettiği bir şeydir bu.

Bir zamanlar düşmanlarının bile “bir mısrası bir millete şeref vermeye yeter” dedikleri Üstad, iman mihrakını, dünya görüşünü açıkladıktan ve bütün bir mücadele gayesini tezatsız bir biçimde ortaya koyduktan sonra “şiirine yazık etti, sabık şair, mistik şair” diye nitelendirdikleri zamandan sonra da müstakim bir mücadele çizgisinde müstağni bir hayat sürmüştür.

Yâni O’nun övgülere de, yergilere de aldırış etmeyen bir müstesna ve müstağni hayatı vardı.

Büyük Velileri anlattığı “Halkadan Pırıltılar” adlı kitabının önsözünde O velilere ilişkin söylediği, ama üstadı doğrudan doğruya bizzat tanımlayan bir cümlesi vardır: “Aklın patladığı ve hesabın kül olduğu sınırdan ilerideki alemde meclis kuranların hikayeleri…”

Üstadın kendisi de ‘sınırdan ilerideki alem’e odaklı olduğu için, kırk yıllık meşakkat ve çile dolu bir hayatın bir fani tarafından yaşanabilmesinin tek bir izahı olabilir.  O da; sınırdan ötede meclis kuran bir ruh durumuna sahip olmaktır. Böyle olmasaydı, on bir kez hapse girip çıkan bir adam ve her defasında daha da alevlenen bir mücadele ve enerji…  

Bu enerjiyle 1943' te Büyük Doğu’yu çıkardı.  Büyük Doğu onun büyük rüyasıdır. O’nun büyük duasıdır, O’nun isminden çok neye delalet ettiği önemli olan büyük medeniyet davasıdır.

Üstad medeniyetinden koparılan, tarihi kökleri kurutulan bir toplumun, bir tarihin, bir milletin, bir coğrafyanın davasını kendisine dert etmiş, bu dert ile hemdert olmuş bir mütefekkir, bir muhakkiktir. O, sürekli tahkikte, yani hakikatin merkezinde yaşayan adamdı. Sürekli hayrette, sürekli huzurda, sürekli hesap şuuruyla yaşamış bir mütefekkirdi.

Şiir örgüsü olan Çile kitabıyla, fikir örgüsü İdeolocya Örgüsü kitabını karşılaştırdığınızda göreceğiniz; İdeolocya Örgüsü onun medeniyet tasavvurunun, medeniyet tasarımı haline geldiği tezatsız bir bütünlüğe sahip fikir yumağı; Çile kitabı da, şiirin zirvesinden seslenen bir şairin medeniyet tasavvurunun şiir diliyle ifadesidir. Yâni Çile’siyle ne yapmak istediyse İdeolocya Örgüsüyle de onu yapmıştır.

Vefatından kısa bir süre önce (1083) yazdığı bir şiirinde “Allah, Resul aşkıyla yandım, bittim, kül oldum öyle zayıfladım ki sonunda herkül oldum” deyişi bir büyük muhakkikin hakkel-yakînden seslenişidir adeta.

Üstadın hikmetsiz hiçbir davranışı yoktur. Her davranışından ‘ders çıkarılması’ gereken bir hayattır onun yaşadığı. İzahı yapılamayacak hiçbir hareketi, hiçbir davranışı, hiçbir eylemi yoktur.

Yaşadığı hayatın bizatihi şiir olduğunu göremeyenlerin “Şiiri niçin bıraktınız?” sorusuna “alt katını alevler bürümüş bir evin üst katında satranç oynanmaz” diye cevap vermişti Üstad. Ve gene “şiirimin muhtaç olduğu iklimi kurabilmenin, onu inşa edebilmenin davasındayım” demiştir.

Kaldırımlar şiiri yayınlandığında üstadı göklere çıkardıkları zaman da O şunu söylemiştir. “ Şu benim herkese parmak ısırtan şiirim kaldırımları göklere çıkarıyorlar. Bense yerin dibine indirdikleri fikrindeyim. Zannediyorlar ki, o şiir, kaldırımlarda geceleyen, evsiz barksız bir sınıfın destanı.. Halbuki o; belki şato sahibi, en nadide ağaçtan yontulu karyolasında gözü uyku tutmaz, mustarip fikir prensinin, çilekeş entelektüelin şiiri.. Yirminci asır entelektüeline bağlı, ruhunu ve gayesini yitirmiş bir cemiyette bunalımlar yaşayan öncü kişiliğin şiiri... Bu kadarını anlayan yok.. İnsan çürümez, pörsümez, lif lif dağılmaz da ne olur bu cemiyette?..”

Yani O, fikirde ne yapmak istediyse şiiriyle de onu yapmak istedi.

Siyasetçilerle olan ilişkileri “davasının izzeti ve zaferi” içindir. Bunu küçük idrakler anlayamaz. Gençliğe hitabesinde söylediği “Canların canı uğruna can vermeyi cana minnet bilecek” bir adanmışlığa kavuşmuş bir büyük mücadele adamıyla karşı karşıyayız.

O’na;

“Yaram var, havanlar dövemez merhem
Yüküm var pazarlar bulamaz dirhem
Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem
Yollar ki Allaha çıkar bendedir” dedirten işte bu adanmışlıktır.

Yani başı ve sonu Allah ve Resulü olan bir mücadelenin tecezzi kabul etmez bir biçimde yaşanmanın mihrak şahsiyetidir Üstad Necip Fazıl. “Hayatını eser, eserini de hayatı haline getirmiş”  bir büyük mücadele adamını, indirgemeci bir şekilde kendi idrak seviyesine düşürenlerin anlayamayacağı bir hayat…

Üstad te’lif hakkı kendisine ait olan “Ulu Hakan” vasıflandırmasını yaptığı  Abdülhamid Han isimli eserinin sonunda der ki “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır”. Biz de diyoruz ki “Üstadı anlamak her şeyi anlamak olacaktır. “

Her kavram manasını, her yanlış doğrusunu Üstad’da bulmuştur.

Bugünkü nesillerin O’nun eserlerine nüfuz edecek idrake kavuşmaları en büyük duamız ve derdimiz olmalıdır.

 “Ustada kalırsa bu öksüz yapı onu sürdürmeyen çırak utansın” diyor Üstad. Gene, kahramanları sınıflandırırken der ki: “iki tip kahraman vardır; ölmeden ölenlerle ölüp de ölmeyenler” derdi. Ölmeden ölenler velîlerdi. Ölüp de ölmeyenler ise şehitlerdir.  Üstad ise ölmeden önce ölen yâni “bütün fani lezzetlere tenezzül etmeyen” bir mücadele adamı olarak o kahramanların içindedir. Eserleriyle de ölüp de ölmeyenler sınıfına dâhil olmak üzere her iki kahraman sınıfına dahil edilmesi gereken bir büyüktür.

Taşıdığı sorumluluğun ne azîm, büyük, müthiş olduğunu ”bir kuş bir kuşu öldürse sanki ben ölüyorum” mısraını anlayanlar anlarlar. Öyle “kurşundan bir yük” taşıyordu ki, bütün derdi bu yükü, bu mukaddes emaneti asliyyetiyle yüklenmek ve kendinden sonra ruh adaleleri genç bir nesle emanet etmekte bütün muradı.

Rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti rahmetli, üstadın vefatında yazdığı bir yazıda demişti ki; “Herkes üstadın arkasından beylik bir laf ediyor, “boşluğu doldurulamaz.” Serdengeçti de demişti ki; “ Boşluk mu bıraktı ki doldurulsun?”

Onun kullandığı üç kelime ile 79 yıllık hayatını ifade edecek olursak; “İman, fikir ve aksiyon”dan ibarettir.

Şimdi asıl mesele; Üstadı yeniden evlerimize davet etmek, evlerimizden de eksik etmemek gerektiğini idrak etmektir.

(Hüküm Dergisi, Ekim 2015)
 
 

 

BİR BÜYÜK İNANMIŞ: ÜSTAD NECİP FAZIL


“Ey genç adam yolumu adım adım bilirsin
 Erken gel, beni evde bulamayabilirsin”
Üstad N.Fazıl

Tanzimat’la başlayıp meşrutiyetle devam eden ve Cumhuriyetle büyük yıkım ve kıyım projeleriyle devam eden İslâm’ı yok etme girişimlerine karşı verilen mücadelenin “remz şahsiyet”lerinden en önemlisi Üstad Necip Fazıl’dır. Ondört asırlık sahih İslâmî birikimin sıhhatli gelenek kalıpları içerisinde orijinalitesi muhafaza edilerek yenilenip bugünki nesillere tevarüs etmesinde en önemli te’lif hakkı Üstad Necip Fazıl’a aittir.

Bir mütefekkir “İnsanlar da kuyulara benzer, içlerinde boğulabilirsiniz” der. Bu türden bir insanı yani Üstad Necip Fazıl’ın hayat ve eserlerine bu tanım içerisinde baktığımızda, bu cümlenin sonunu şöyle dönüştürebiliriz: “içlerinde hayat bulabilirsiniz!”

Üstad Necip Fazıl’ın doğumunun veya vefatının yıldönümlerinde birtakım alışılmış şablonlarla anmanın sıradanlığı ve sığlığı neredeyse gelenek oldu. Oysa ki O’nu anmak değil “anlama”nın artık ontolojik bir hal arzettiğini düşündüğümüzde, “Necip Fazıl kimdir?” sorusuna doğrudan bir cevap vermek gerekir. Onun kim olduğunun cevabını almak için vasiyetinden bir paragrafı okuyalım: “Eğer bu kâmusluk bütünü (eserlerini-hayatını) tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz ‘Allah ve Resulü, başka her şey hiç ve bâtıl..’ Devam ediyor :”Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!... Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız ! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız !”

İşte kendi kaleminden Üstad Necip Fazıl. Hayatını eser, eserini de hayatı bilmiş mesajını duruş, duruşunu da mesaj haline getirmiş bir büyük inanmış karşısındayız.

O’nun hayatı bir şablon cümleyle ifade edersek; kaynağını nereden aldığıyla enerjisini nereye akıttığı arasında yaşanan müthiş bir içe yönelik nefs murakabe ve mücahedesi ile dışa yönelik cemiyet mücadelesinden ibaret bir “yaşanmaya değer” hayattır.  

O; insan memuriyet ve mes’uliyetinin yakıcı bir şekilde derinliğine idrakindedir ki;

“Ben ki toz kanatlı bir kelebeğim, minicik gövdeme yüklü kaf dağı

Bir zerreciğim ki arşa gebeyim, dev sancılarımın budur kaynağı” mısralarıyla bunu ifade etmiştir.

Üstad Necip Fazıl; gerek şiirlerinde gerekse de diğer bütün eserlerinde kim olduğunu ifade ederken aynı zamanda muhataplarının kim ve ne olmaları gerektiğini de ifade ve ihtar eder! Tıpkı yukarıdaki mısralarında olduğu gibi.  Bu mısralarında Allah’ın insana yüklenmiş olduğu temel görev ve ödevin hakikatini idrak etmenin Üstad’da dev sancılar haline gelişini görüyoruz.

Üstad’ın birbiriyle en alâkasız gözüken mısralarıyla eserlerinin derinden birbirleriyle irtibatlarını kurabilen ehl-i irfan O’nun “Çile”siyle yapmak istediğinin “İdeolocya Örgüsü”yle yapmak istediğinin aynısı olduğunu anlar. Onun için O’nun insan ufkunun ötesine varan tecrid yüklü mısralarıyla, dışından teşhis yüklü görünen mısralarının mihrakı aynıdır.

Yâni yukarıdaki mısralarıyla,  “Mezarda kan terliyor babamın iskeleti, Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?” mısralarındaki teşhiste de kim olduğu ve ne yapmak istediği yatar. O; mukaddes emanetin dâvacısıdır. Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla insanlığa gösterdiği doğru yol ve doğru emanetin davacısı… Sadece insanın kabul ettiği emanet.. Peygamberler eliyle son peygambere kadar gelen ilâhi emanetin davacısı.. İşte Üstad’ın yaşadığı zaman diliminde kim olduğunun ifadesi budur..

Üstadın düşüncelerinin, istikametinin henüz tam olarak yatağına oturmamış olduğu 23 yaşında (1927) “başını bir gayeye satmış kahraman gibi” ifadesiyle, 45 yaşında (1949) meşhur Sakarya Türküsü’nde “Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun” mısrası ve en nihayet 79 yaşında (1983) vefatından kısa bir süre önce yazdığı “Allah Resul aşkıyla yandım, bittim, kül oldum; Öyle zayıfladım ki sonunda herkül oldum!” mısraları Üstad’ın hayatının kendini idrak ettiği günden son nefesine kadar her şeyiyle “bir mukaddes gayeye adanmış hayat” olduğunu ortaya koyar.

O’nun hayatı, suyun bu yakasında kimi edebiyat müsveddelerinin yaptığı tasnifle “önceki hayatı”, “sonraki hayatı” şeklinde parçalı bir hayat değildir. Bunu anlamak için 20 yaşında yazdığı “Allah” şiiriyle “Ya hû” şiirlerine bak yeter. Tabii anlayacak idrak gerek ! Çıkış noktası Allah, varış noktası Allah olan bir yaşanmaya değer hayat… Yani O’nun hayatı asla tashihe muhtaç bir hayat değildir.

O’nda (kimi idrak yoksunlarının anlayamadıkları) kibir şeklinde tezahür eden duruşu; temsil ettiği fikrin izzetinden kaynaklanan vakardır.

O; büyük, yüce, mükemmel, vs. gibi beylik kelimelerle, şablonlarla, barkotlarla anlatılmaktan uzaktır. Buna rağmen gene de söyleyecek olursak; O’nun büyüklüğü taşıdığı yükün ağırlığından ve büyüklüğünden gelmektedir!

O kimileri fark etmese de, Allah ve Resulü gayesine mıhlanmış, kıyamete kadar gelecek olan “mukaddes yüke hamal” büyük taşıyıcıların büyüklerindendir...

Üstad’ın Hacc’ı sırasında Medine-i Münevvere’de Peygamber Efendimizin kabrinin önüne geldiğinde yaptığı o insanı eritici dua ve şu sözü O’nun tüm kimliğini ele vermeye yeter sanıyorum. Diyor ki Ravza-i mutahhara’da : “Necip Fazıl ! Sen bu ânı görmek için yaratılmışsın !”

Hayatı bir hesaplaşmanın tarihidir…

Üstad’ın hayatı aslında bir hesaplaşmanın tarihidir. Aslî toprağından sökülmüş, atılmış, katledilmiş bir neslin bütün acılarını, trajedilerini (bir paratoner gibi) üzerine çeken ve “kalk ve uyar” emrini iliklerine kadar hisseden ve bunun gereğini yerine getiren bir büyük hissedicidir. “Ölsek de sevinin eve dönsek de!” diyerek gayesi ve memuriyeti yolunda hiçbir engel tanımayan bir medeniyet savaşçısı..

Üstad; sonuçlar doğuran fikirlerin sahibidir. Bu sonuçlar riskli de olsa her zaman o riskleri göze almıştır. Kesitler halindeki uzun hapishane hayatı bunun göstergesidir. Üstad aldığı risklerin bedelini burada, kendi coğrafyasında ödemiştir.

Şedit, ceberrut CHP iktidarının İslâm’ın her türlü izlerini toplumdan silme operasyonlarına karşı verdiği destansı mücadele herkesin malûmudur. O, bu mücadelenin sonuçlarını bilerek, göze alarak vermiştir kavgasını. Kimileri gibi güttükleri davanın izzetini düşünmeyen, tehlike gördüğü anlarda bu toprakları terk edenlerden, bu coğrafyadan kaçanlardan olmamıştır.

O diyordu ki: “Doğruyu mu arıyorsun? Allah ile Resulü’nün bildirdiği. İyiyi mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün öğrettiği. Güzeli mi arıyorsun? Allah ile Resulü’nün gösterdiği.” İşte Üstad’ı, insanın doğru-iyi-güzel ve yanlış-kötü-çirkin şeklinde iki kutuplu bu dünya ve ötesi macerasında hedef gösterdiği bu cümleleri O’nun “meselesi”ni anlatmaya yeter.

Büyük Doğu: Büyük Rüya, Büyük Dua, Büyük Dava…

“Lâfımın dostusunuz çilemin yabancısı. Yok mudur sizin köyde çeken fikir sancısı? ”mısralarında da dile getirdiği “fikir sancısı”.. İşte bu sancının neticesidir ki ortaya kâmil bir medeniyet tasarımı halinde O’nun Büyük Doğu olarak isimlendirdiği mukaddes emanet davasını, bu yüzyılın şartlarında bütünleştirmiş ve insanlığa teklif edilmiş, sunulmuş bir mimarî proje olarak ortaya koymuştur. Aslında bu bir yenileyiciliktir. Eski deyimle tecdiddir. Üstad bu manâda (anlaşılmasa da, görülmese de) bir müceddittir. Çünkü İslâmi çizgiyi doğuşundan bu yana takip ederseniz, bu çizginin tecditle bugüne ulaştığını görürsünüz.

Aslında O; Allah’ın Resulü ve Sahabîlerden sonra ümmetin en büyüğü büyük müceddit İmam-ı Rabbanî çizgisinin günümüzdeki temsilcisi idi. O büyük yenileştiricinin izini takip eden bir yenileyici. Bu konunun derinliğine girmenin yeri burası değil, sadece bu tesbitlerle yetinelim isterseniz. Aslında, bugün bile ülkemizde ve tüm İslâm aleminde halâ anlaşılamamış olan İmam-ı Rabbanî hazretleri’ni anlayabilmiş ve anlatabilmiş ve O’ndan aldığı silsile nefesini kalıplaştırabilmiş yegane kişi de gene Üstad Necip Fazıl’dır. Müslüman olmuş  bir İngiliz bilim adamının deyimiyle “Postmodern dünyada kıbleyi bulma”nın niçin ve nasılını İdeolocya Örgüsü’yle ortaya koymuştur. Tabii bunu görebilecek olanlar; “ideoloji bir ihtiyaç mıdır?”, “bunu ifade edebilecek, bütünleyecek  mütefekkir-düşünce adamı nedir?” gibi günümüzün Müslüman aydınlarının yabancısı olduğu, kıyısından bile geçemedikleri temel soruları hem sorabilen hem de cevap verebilenlerdir. Bunlar ayrı ayrı bahisler, konular..

Osmanlı sonrası gerek ferdî zuhur, gerekse de toplumsal zuhur için mutlak gerekli olan ihtiyacı (belki büyük iddia gibi gelebilir size ama) sadece Üstad Necip Fazıl hissedebilmiş ve bunu İdeolocya Örgüsü ismiyle bütünleştirmiş, örgüleştirmiştir.  Ne diyordu bu eserinin ilk baskısındaki ithafında ? “Ben bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım.” İfadesinin altını çizmemiz gerekiyor. Gene İdeolocya Örgüsü’nün girişinde “Fikirde, sanatta, anlayışta, anlatışta, buluşta, tutuşta, dağıtışta, toplayışta ve nihayet yaşanmaya değer hayatın ölçülerini billurlaştırma işinde dünyanın en büyük adamı olmak isterdim; nefsim için değil de, sırf O’nun ümmetinden en hakîr ferde düşen liyakat payını ve üstünlük derecesini göstermek için…” diyor.

İşte Üstad’ın temel fonksiyonu, ne yapmak istediği ve yaptığı burada ortaya çıkıyor ve ortaya konuluyor. Üstad, Osmanlı sonrası artık devlet ve toplum plânında tefessüh eden, ortadan kaldırılan İslâmın bütün bir tasarım halinde yani medeniyet projesi olarak yeni zaman ve mekân şartlarında nasıl olacağı? temel sorusunun cevabını İdeolocya Örgüsü’yle vermiştir. Bunu da Büyük Doğu olarak isimlendirmiştir. Büyük Doğu; kendi ifadesiyle “Gelmiş ve gelecek zaman boyunca bütün eşya ve hadiseler zeminini avlamaya memur bir fikir ağı… Bu ruh, sistem ve ismin, bağlı olduğu iman mihrakına göre hiçbir istiklâli yoktur. Olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyete yol açma geçidi.. Ve çoktan beri kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti 21. asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi…” İşte Üstad’ın bahsettiğim tecdid işlevini bu cümlede bulabilirsiniz. O’nun kendisi müceddit olduğunu söylemiyor. Biz O’nun yaptığı işin ve sadece ülkemiz için değil, tüm İslâm alemi ve tüm insanlık için ihtiyaç olan tecdid-yenilemenin ne olduğunu, ne olması gerektiğini O’nun İdeolocya Örgüsüyle anlayabiliyoruz.

O’nun şiirlerinin bütününü ihtiva eden Çile’sine bu gözle baktığınızda da aynı şeyi görürsünüz. Aynı tecdidi şiir idraki içerisinde yaşarsınız.

1979 yılında yazdığı ve sonra İdeolocya Örgüsü’ne eklediği “İslamı Yenilemek” başlığı altında bu konuyu (teceddüt) bahsini özet maddeler halinde anlatır aslında. “İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir. Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek… Güneş yenilenmez. Göz yenilenir. İslam, başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi… Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik…… Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir…”

Evet… O, yüzyıllara sâri bir zevalin ardından fikirde kemâl çığırını açmıştır.

O’nun Büyük Doğu’su Allah ve Resulû’ne bağlılığın bir büyük borcunu yerine getirebilmenin aşk derecesinde Büyük Dâvâsını, Büyük Rüyasını, Büyük Duasını, Büyük Doğrusunu ifade eder.

Günümüz gençliği O’nu okumalı, anlamalı, hissetmeli…

O’na rahmet, mağfiret, bize de şefaat…

(Hüküm Dergisi, Eylül 2015)

14 Temmuz 2015 Salı

Yeni Oryantalist proje: “KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI!”

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Edward Said “Oryantalizm” isimli eserinin alt başlığında oryantalizmi “sömürgeciliğin keşif kolu” şeklinde tanımlıyor. Bir kültür tarihçimiz de oryantalizm için “aydınlarımızın zihnini kuşatan vahim bir ideoloji” diyor.

Oryantalizm, erken döneminde öncelikle Batının Doğu imajı veya hayalî bir Doğu imal ve icadı, İslâm’ın başta itikad olmak üzere, temel kavram ve kurumlarının bağlamından koparılarak yorumlanıp, yeniden İslâm düşüncesine ihraç edilmesi amacıyla projelendiriliyor. İslâm’ın kadîm ilim, irfan, kültür ve medeniyet birikimi ve sahih geleneğini tahrife yönelik bir proje…

Osmanlı sonrasında Mısır başta olmak üzere Ortadoğu’daki fikir temelli “arayış”lar, kendi referanslarından kaynaklanan bir “tecdid” yerine, tam aksine, kendi kaynaklarını red ve rasyonalist bir yaklaşımla reformist anlayışlara saplandı. Bu kompleks ve saplantıyla, kendilerine sunulan oryantalist proje, kendi kavram ve meselelerine yabancılaşan İslam dünyasının bazı ilim adamı ve aydınlarınca kabullenip sahiplenildi.

Tarihî arka plânında ise… Kendilerine İbn-i Teymiyye kaynaklı referanslar da bulan bu rasyonalist/reformist çıkışlar, Muhammed Abduh, Cemalettin Afgani, Reşit Rıza ve takipçileri vasıtasıyla ehl-i sünnet itikadını ifsad etmek yolunda konjonktürel bir yayılma alanı bulmuştu.

Edward Said’in kitabında L. Massignon’dan aldığı şu söz, oryantalizmin çıkışından günümüzdeki uzantılarına kadar etkisini ve amacını ifade ediyor: “Onların her şeylerini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi veya intihar için olgun hale geldiler.”

Üstad Necip Fazıl, bu bağlamda “Doğru Yolun Sapık Kolları”nda şu tespiti yaparak konuyu çerçeveliyor ve açıklık getiriyor: “İşte, 19. Asrın başlarında İslâm’ın Doğru Yolunu sapık gösteren halimiz! Artık İslâm’a karşı kaynağı sadece Hristiyanî bir (emperyalizm) davranışı başlar..

Bu hale mukabil memlekette, üstün inanışlar planında, ruh ve maddeyi fethedici bir tefekkür platforması üzerinde, evvela İslam’ı arındırıcı sonra onu iş ve harekette nakışlandırıcı bir şahlanış gösterilmesi yerine, mahkûmun cellâdına aşık olması gibi, (mazohist) bir zebunluk ruhiyeti başını alıp gider ve bu (mazohist)ler Batıdan yedikleri tokadın acısını İslâm’dan çıkarmaya koyulurlar. Ve asla tutmaz ve kaynak kabul etmez iki dünya arası bir muvazaa tertibiyle her tarafa ayrı tavizler verme kolunu teşkilatlandırırlar ki, bu kol sapıklar arasında en öldürücü ve içinden boğucu olanıdır…”

XIX. ve XX. Yüzyılda altın çağını yaşayan ve İslâm dünyasında yoğunlaşan bu oryantalist salgının başarısının temelinde oryantalizmin mallarının yerli taşeronlar eliyle pazarlanması yatıyordu. Büyük proje için yerli işbirlikçi zihinler bulan oryantalizmin işi büyük ölçüde kolaylaşmıştı. Çünkü XI. Yüzyılda başlayan Haçlı seferlerinden büyük ölçüde sonuç alamayan Batı, bu kez Fanon’un deyimiyle “siyah deri beyaz maske” ile yerli oryantalist ortaklar bulmuştu.

Tanzimatla açılan kapıdan zahmetsizce giren Batının virüsleri (modernlik adına sahih geleneğe açtığı savaşta) özellikle ve ısrarla itikadî bünyemize musallat oldu. Ancak, bünyenin sıhhati kendilerine yayılma alanı vermedi ve ifsatları lokal kaldı.

Gene Üstad Necip fazıl, İdeolocya Örgüsünde  “Yeni Müçtehid Taslakları” başlığı altında bunların ifsatlarına işaret ediyor:

“Biz bu dâva peşinde, som iman ve bu som imanın bütün kâinatı kuşatması için gerekli som fikriyat cephesinden, “Allah” demenin bile yasaklandığı bir hengâmede, som küfre karşı hareket eder ve yaptığımız işi şakaya benzetemeyip kakaya alanların türlü cevr ve cefası altında inlerken, birdenbire gördük ki, o güne dek tahtakurusu sürfeleri gibi karyola tahtalarında saklanan ve ortaya çıkamayan birtakım sözde Müslümanlık gayretkeşleri kasa açılmaya yüz tutunca yuvalarından fırlamış, ardımızı tutmuş ve dâvamızı helâk edebilecek bir iklim yuğurmaya başlamıştır.

Bunlar, son yılların yeni müctehid taslaklarıdır ve bazı İslâmî öğretim müesseselerinden bazı dergilere, kitapçılara ve kitabevlerine kadar sirayet yolundadır. İşleri de İslâm’ı küfre karşı savunma değil, farkında olarak veya olmayarak kendi içinde bozma, lekeleme ve çürütme… Küfür cephesinin şaka diye alacağı ve gülümseyerek yol vereceği bir iş, bu…”

Günümüze geldiğimizde ise…

Onuncu sınıf kopya oryantalist tezler veya malumatfuruşluklar diyebileceğimiz “tekerleme”lerle önceleri Ankara ve İstanbul İlahiyat Fakültelerinde, bazı dergi ve yayın organlarında kümeleşen bu oryantalist işportacılar, kurtçukların mevsim şartlarının üremelerine müsait olmalarından dolayı yuvalarından çıkmaları gibi bu kez Anadolu’da açılan üniversitelerin İlahiyat Fakültelerinden de ifrazat dökmeye başladılar.

Günümüzde piyasaya sürülen Yeni Oryantalist Projenin ana ekseni ve yörüngesi sahih ehl-i sünnet itikadını ifsat ve yatağından saptırmak… Bunun keşif kolu ve taşeronu da yerli İlâhiyatçılar…

Günümüzün oryantalist işportacıları İslam itikad tarihinde ne kadar sapık yol varsa (Cebriyye, Cehmiyye, Kaderiyye, İbahiyye, Mürcie, Keramiyye, Müşebbihe, vs. vs.) modern zamanlarda (kozmopolitizm, çoğulculuk, demokrasi, heterodoksi, vs. adına) hepsinin sentezinden yeni bir kol olarak günümüzde tecessüm ediyor. Özellikle kendilerine en uygun ifsat vasıtası buldukları TV’lerde her gün “Kur’an Müslümanlığı” adı altında ifsat ve ifrazat kusan bu oryantalist işportacıların öfke, ihtiras ve şehvetleri o derece köpürüyor ki; İslâm’ın bütün sahih kaynaklarına hücumda birbirleriyle yarışıyorlar!  

Ramazan ayı geldiğinde oldukça münbit bir zemine yelken açan bu oryantalist işportacılar, İslâm itikad zemininde hiçbir tartışma götürmeyecek bir bedahette olan meselelere, örneğin; Ramazan’da imsak vaktinden teravih namazına, Hz. Peygamberin miracına ve daha birçok konuyu tartışmaya açıp “orijinal bir hazine keşfetmiş” sömürgeci iştah ve sinsiliğiyle boy gösteriyorlar. Tam da batının oryantalist makasında tutmak istediği türden ‘kukla’ görevi yürütüyorlar.

Büyük oryantalist projenin zihinlerini iğfal ve işgal ettiği “zaman ayarlı sömürge uleması”nın görevini yerine getirdikten sonra artık nehrin kenarına atacakları idrakler bu türdendir.

Bu yerli oryantalist işbirlikçilerin de çabalarıyla günümüzün genç neslinin “ehl-i sünnet itikadı” diye bir hassasiyetten koparılması projenin temel ayaklarından birisiydi ki, bunu kısmen başardılar. Çünkü eski ve yeni neslin İslâmî derinlik ve kavrayıştan mahrum olması sebebiyle günümüzde TV oryantalistlerinin şehevî ve transparan söylemlerinin çekiciliği nisbî de olsa  etkili olabiliyor.

Genç nesle itikadî zehirlerini “Kur’an Müslümanlığı” altında zerkeden bu oryantalist işportacılar ne yazık ki siyasî iktidarın sesi ve ona yakın kanallarda ısrarla zehir akıtmaya devam ediyorlar. 

İslâm’ın nezih ve steril bünyesine sinsi bir virüs gibi girme aşamasından küstahça saldırı aşamasına geçen oryantalist “KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI” projesi, 19. yüzyıl oryantalizminin günümüzdeki itikadî versiyonudur.

Doğrudan söyleyelim ki, bugün kendi “heva ve heves”lerini “KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI” kamuflâjıyla perdeleyen oryantalist yerli misyonerlerin hezeyanları ÇAĞIN VEBA’sıdır ve tek hedefi EHL-İ SÜNNET İTİKADI’nı ifsat etmektir.

Farkında olarak veya olmayarak bu ifsat projesinin taşeronluğuna soyunan çok sesli ifsat korosunun bilmesi gereken şey; cinnet halinde müptela oldukları KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI garabeti Batının orijinal oryantalistlerinin bile başaramadıkları büyük projenin taşra versiyonudur. “İslâm’ı nakış gibi kalbinde değil, tasma gibi boynunda taşıyan nasipsizler”in  “tazyi-i nefes”leri sadece kalemlerini ve çenelerini yormaktadır.

Boşuna çabalıyorlar…. Çünkü tarih boyunca kaynakları İbn-i Teymiyye başta olmak üzere ellerine su dökemeyecekleri çapta suyun ‘öte yaka’sındaki avcıları bunlardan çok daha galiz biçimde ifrazat dökmüştü. I.Goldziher, M.Watt, P.Hitti, E.Renan, R.A. Nichkolson,  Massignon, W. Gibb, B.Lewis gibi.. Yâni, yerli oryantalist taşeronlar ne kadar çabalarsa çabalasınlar hiçbir orijinallikleri bulunmuyor. Orijinlerini borçlu oldukları kaynaklar zaten söyleyeceklerini söyleyip, yapacaklarını yapmış ama ehl-i sünnet itikadını tağyir ve tebdil edememişlerdir.

Oryantalizmin bir proje olarak ortaya çıkmadan önce sahih ehl-i sünnet itikadına yönelik örgütlenmiş biçimde yapılan saldırılara karşı başta İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali olmak üzere birçok İslâm büyüğü alim-mutasavvıf ehl-i sünneti müdafaa etmiş ve dokunulamaz bir hisar olarak çerçevelemiştir. Çok daha sonraları Mısır’da Mustafa Sabri Efendi oryantalist reformcuların tutarsız tezlerini reddederek çürütmüştür. 

Ülkemizde ise 1940’lı yıllardan itibaren Üstad Necip Fazıl bunlara karşı doğrudan cephe almış ve başta Büyük Doğu mecmuası olmak üzere, “İdeolocya Örgüsü”,  “Doğru yolun sapık kolları” ve birçok eserinde bu ifsat cereyanlarını ele almış, sapıklıklarını ortaya koymuş, temsilcilerini mahkûm etmiştir.

Üstad’ın “Bir şeyin vücut bulması, özünü zıtlarından tasfiye etmesi, bu cehdi hiçbir ân kaybetmemesiyle kaim” diyerek ölçüleştirdiği bu tavır, bugün ve tüm gelecek zamanlar boyunca takip edilmesi ve yerine getirilmesi gereken bir mes’uliyeti ihtar ediyor.

Yazımızı Üstad Necip Fazıl’a bitirelim:

“İslâm’da sapık yollar hiçbir zaman payidar devlet ve cemiyetini kuramamıştır. Ne kitap tahrip edilebilmiş, ne sünnet bozulabilmiş, ne de dalâlet bütünleştirilebilmiştir. Sapık kolların ortasında doğru yol, daima olanca görünürlüğü ile binbir ıstırap içinde devam etmiştir. İslâm’da Yahudilik ve Hristiyanlık mezhepleri gibi, her biri ayrı ayrı batıl mezhep çatışmaları içinde “sünnet ve cemaat ehli” hükümranlığını itikatte kaldırabilecek hiçbir cereyan kendisine deryaya ulaşıcı bir kanal açma imkânını bulamamıştır.”

Ortadoğu’yu kan gölü haline çeviren çatışma ve savaşların nihaî hedefinin de ehl-i sünnet itikadına karşı görünenin ötesinde, haçlı seferlerinden daha şedîd ve derin bir zihnî/itikadî ifsat ve ilhad olduğuna da vurgu yapalım.
 
(Hüküm Dergisi, Temmuz 2015)