8 Mart 2010 Pazartesi

OSMANLI ŞEHRİ

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Her dünya görüşü medeniyetini, medeniyet de kendi şehrini inşa eder. Medeniyetlerin “ben idraki” olduğu gibi şehirlerin de “ben idraki” vardır. Şehirlerin “ben idraki”; mensup ve ait olduğu medeniyetin ruhunu insan, zaman ve mekânda yansıtma kabiliyetiyle ortaya çıkar. Şehrin “ben idraki”; kendi olmak, kendi kalmak ve kendi devam etmektir.

Tarihi çizgide Antik şehirler, Roma şehri, Selçuklu şehri, Osmanlı şehri diye isimlendirilen şehirler, farklılıklarını ‘ben idraki’yle gösterebilmiş şehirlerdir. Osmanlı şehri, işte bu şehir model ve tasarımlarının en önemlilerinden birisidir. Birçok batılı mimar, planlamacı, gezgin, kültür adamı, vs. nin üzerinde yoğunlaştığı, hayranlıklarını ve hayretlerini ifade ettikleri Osmanlı şehri, ne yazık ki; tarih ve kültür değerleri gibi cumhuriyete bütünüyle tevarüs edememiştir. Müzelik ölü malzemeler halinde parçaları dağılmış/dağıtılmış bir şekilde ruhunu, zamanını ve mekanını kaybetmiştir.

Cumhuriyetin ilk yılları ve özellikle de 1930-1940’lı yıllarda bütün tarih ve medeniyet değerlerine yönelen yıkıcı/yokedici girişimler Osmanlıdan kalan şehirlerimizde katliama dönüşmüştür. Şehirlerimizde “urbicide:şehir katliamı” yaşanmış, yaşatılmıştır. Bundan en fazla nasibini alan şehirlerin başında Trabzon gelmektedir. Bugün için Osmanlı şehrini nostalji veya şark dekoru şeklinde hatırlamak, fantezi olarak yaşatmak, o medeniyetin ve şehrin ruhunu anlayamamakla eşdeğerdir.

Trabzon, 462 yıl Osmanlı’nın önemli şehirlerinden birisi olmuş ve şehir mimarisine muhteşem eserler kazandırmış bir şehirdir. Ancak “harici işgal”cilerin yapamayacağı bir öfke ile “dahili işgal”cilerce şehrin tarihinden intikam alınırcasına kökleriyle irtibatını sağlayan her şey yok edilmeye çalışılmıştır. Bu zihniyet ve devamcılarınca yürütülen yıkım stratejisi başarılı olmuş, şehir bugünkü arabesk, kaba, çirkin hale büründürülmüştür. Öncelikle tarihi mekânlar kurban seçilmiş ve bütün bunlar görünürde “şehrin planlanması” gerekçesiyle yapılmıştır.

Muhakkik Mimar rahmetli Turgut Cansever’in bugünlerde yayınlanan “Osmanlı Şehri” isimli kitabını okuyunca, onun anlattığı dünün Osmanlı Şehrinin; bugün yaşaması, yarına taşınması gereken şehir olduğunun idrakine varıyoruz. Cansever, Trabzon da içerisinde olmak üzere Osmanlı şehirlerinin nasıl bu hale getirildiği üzerine şöyle der:

“Şehir planlamasında tarihi Türk şehirlerini yıkıp cetvelle çizilmiş yollar üzerinde apartmanlar inşa ederek Türkiye’yi ‘modernleştirme’ ‘batılılaşma’ tasavvuru, genel kültür politikasının kaçınılmaz bir devamı idi. Neticede şehirlerimiz ve konut mimarimiz, dünyada nadir rastlanabilen bir iptidailik, seviyesizlik, çirkinlik ve kirlilik düzeyine sürüklendi….”

Turgut Cansever, Ankara’daki Bosna anıtı için Jüriye davet edildiğinde, Osmanlı coğrafyasının balkan bandının en ucundaki Bosna savaşını bir dünya görüşünün mekanda yansıması olan mimariye tekabül ettirerek, muhakkik mimar gözüyle şu önemli vurguları yapar: “Bosnalılar, inançlarının yansıması olan dünyalarını, inşa ettikleri dünyayı, bu inançlarının tam ifadesi olan biçimler alemini korumak için ölüyorlar. Üçyüzbin kişi bunun için can verdi. Biz ise bu dünyayı kendi ellerimizle yıktık. Bundan pişman olduğumuzu, utandığımızı ortaya koymadan, pişmanlığımızın ifadesi olarak da yanlışımızdan vazgeçtiğimizi, bundan sonra doğruyu yapacağımızı ifade etmeden Ankara’da anıt dikmek hem kendimizi, hem Bosnalıları, hem gelecek nesilleri aldatmak demektir. Eğer bunu vaat ediyorsanız, yani Ankara’da eski Ankara evlerinden oluşan bir mahalleyi inşa etmeyi ve onları yok eden yanlışın ürünlerine engel olmayı vaat ediyorsanız o zaman Ankara’da bir Bosna anıtı yapmaya hakkınız vardır.

“Osmanlı Şehri”nin sunuşunda “İsim olarak neden Osmanlı Şehri?” sorusuna, Cansever’in kızı ve damadı Emine Öğün-Mehmet Öğün şu cevabı veriyor: “Bu kitap, evvelce yayınlanan kitaplarda da olduğu gibi şehir, mimari, planlama, sanat, üslup, resim, edebiyat ve bağlantılı benzer meseleleri içeriyor olsa da, önerilen isimde mutabık kalışımız Cansever söyleminin kendine has karakteriyle ilgilidir. Ona göre, ‘İnsanın, hayatını düzenlemek üzere meydana getirdiği en önemli, en büyük fizikî ürün ve insan hayatını çerçeveleyen yapı’ olan şehrin imajı ‘İslam kültürlerinde cennet sasavvurunun bir yansımasıdır’ ve dünyayı güzelleştirmek için vücuda getirilmiştir. İnanç sahibi her insanın ulaşmayı ümit ettiği cennet kavramı İslam toplumlarının hayatlarına dair çerçeveleri belirler. Dolayısıyla başta mimarlık olmak üzere tümü sanatla ilgili olan yazılar ‘Osmanlı Şehri’ diğer bir deyişle ‘Osmanlı Cenneti’ başlığı altında derlenmiştir…”

Cansever, kitabının bir yerinde Eflatun’un “insanın en büyük erdemi şehir kurmak erdemidir” sözünü aktararak “Osmanlı şehri, insanlık tarihinde benzeri çok az olan, müstesna bir kültür ürünüdür” der. Osmanlı Şehri’nin modern zamanların dünyasında “yaşanabilir şehir” modeliyle nasıl inşa edilmesine ilişkin temel metinlerin bulunduğu Cansever’in kitabı “Şehir-Sanat-Mimari”, “Osmanlı Şehri” ve “Sorunlar ve Çözümler” başlıklarıyla 3 bölümden oluşuyor. Cansever’in bu kitabı da “muhakkik mimar”ın irfanından şehir tasarımcılarının göremediği mesafelere, mekanlara, şehirlere projektör tutuyor.

“Geleceğimiz için şehirleşme ve mimarî”’de şunları söyler Cansever: “Geleceğin şehirlerinin ve bu şehirleri oluşturacak mimarinin vasıflarının neler olacağı sorusu, ahirete inancı temel sayan dinlerin öngördüğü üzere, insanın geleceğe yönelik bir varlık olduğu gerçeğinden kaynaklanır. Geleceğe yönelik olmak bir zarurettir. Bizi şehirlerin ve mimarinin geleceğini tartışmaya yönelten sebep, bu alanda yaşayan tarih, gelinen nokta ve gelecekte karşılaşılacağından korkulan oluşumlardır. Bu korku için dünya ve ülkemiz ölçeğinde geçerli önemli sebepler mevcuttur…”

Osmanlı medeniyetinin nasıl bir şehir inşa ettiğini, içindekiler-yakınındakiler göremezken, Cansever sanki başka bir galaksiden bakarak görür: “Osmanlı-İslam şehirleri insanlık tarihinde benzeri çok az görülen ve bu kadar yaygın hiçbir örneği bulunmayan bir üründür. Osmanlı şehrinin bir diğer veçhesine işaret etmek isterim: Büyük odak noktaları, büyük abideleri değişmeyen, yani dinin evrensel gerçeğine uygun olarak değişmeyen yapılar meydana getiren fakat insanların kısa ömürlü hayatlarının, sürekli değişen ihtiyaçların gerekliliklerine açık şehirler kuruluyordu. Bu nokta, birçok konuyu anlatmak için önemli. İslam, bir taraftan evrensel gerçeği tesis ederken öbür taraftan da Kâbe’yi tavaf edenlerin her adımda onu farklı bir şekilde görmeleri biçiminde ortaya çıkan bir gerçeğe işaret eder. İnsanlık tarihinde benzeri olmayan bir biçimde evrensellikle mahalliliği bütünleştirmiş, insanların hem mutlak gerçeği hem de bulundukları noktanın mahalli realitelerini anlamalarına fırsat veren yapılardır bunlar. Bu bakımdan, ne Paris, ne Londra’da, hiçbir dünya şehrinde, Osmanlı-İslam şehirlerinin eriştiği, yaradılışın icabına göre davranma, Allah’ın emirlerine bu emirlerin tezahür ettiği bütün alanlarda kayıtsız şartsız uyma biçiminde mükemmel çözümlerin var olmadığını bir kere daha ifade etmek isterim…”

Temennimiz odur ki Cansever’i her şeyden ve herkesten önce Trabzon okur. Trabzon’un mimarları, yerel yöneticileri, şehir tasarımcıları, vs. okur. Sadece okumakla da kalmaz, dünün Trabzon’nda varolan ruhu bugün nasıl oluşturabiliriz? Sorusuna ipuçları bulurlar. Çünkü bu ipuçları “Osmanlı Şehri”nde var.

“Osmanlı Şehri”nin alt başlığı da enfes: “Şiirden Şehre”. Şiirden şehre, şehirden şiire akan yazıları okumak isteyenler “Osmanlı Şehri”ni okumalı.

Cansever’in “Osmanlı Şehri”; 100 bin nüfuslu 15 şehir kurmakla (!) övünen TOKİ’nin, şehir plancılarının, mimarların ve yerel yöneticilerin dikkatini çekebilecek mi bilinmez. Büyük ölçüde gene “kültürel fantezi” şeklinde zihinleri süsleyecek. Bu da olsa iyi. Ne acı !

Cansever’in Osmanlı şehri; ‘artık geçti, şimdi yaşayamaz’ anlayışına, kendi şehrinden habersiz sığ aydın kompleksine ve beton-metal karışımı yönetici zihniyetine bir şey söylemez !

Cansever’in Osmanlı Şehri, müzelik ölü şehir değil, bugünü de aşmış yarının ‘yaşayan dünya’sına önerilecek şifrelerle, daha doğrusu formüllerle dolu. Bu şifreleri, formülleri doğru okuyana, duyana, anlayana hitap ediyor !

Bu duyarsızlıklar karşısında, şehri adına acı çekmenin, ızdırap duymanın meziyet olduğuna vurgu yaparak bitirelim. Emine-Mehmet Öğün’ü ve Timaş yayınlarını Turgut Cansever’in ‘Osmanlı Şehri’ni yeniden idraklere sunduğu için tebrik ediyoruz.

(Günebakış, 10 Mart 2010)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder