23 Haziran 2014 Pazartesi

ŞEHRİN RAMAZAN’I ve RAMAZAN’IN ŞEHRİ…

Yahya Düzenli

Kaybederek geliyoruz…

Kanuni’den sonra başlayan çöküş çığırımız, tedricî olarak Tanzimat ve Meşrutiyetten sonra en büyük kırılma olan Cumhuriyetle kemâle ulaştı… Kayıplarımızın fikrî ve fiili envanterini bile yapamıyoruz. Çünkü “nelere sahip” olduğumuzu bilemediğimiz için “neleri kaybettiğimiz”e dair bir temellendirme kabiliyetimiz de bulunmuyor. Bulmak, neyi kaybettiğimiz kadar, nerede kaybettiğimizi hatırlamayı gerektirir. Onun için büyük yangında kül olan varlığımıza dair hâfızamızı harekete geçiremiyoruz.

Ramazan ayının yaklaştığı şu günlerde “varlığı idrak” için bize lûtfedilen bu ayın imkân ve bereketi, insan ve şehir ilişkisini de yeniden hatırlamak için bir fırsat… Ancak ibadetin ruhunu kaybedip kabukta kalmanın hazin âkıbeti bizi böyle bir idrake götürmüyor.

İnsanın kendisini muhasebe edeceği büyük Ramazan ayı da özünü, ruhunu ve manâsını kaybetti. Birtakım mekanik, biyolojik ve sun’i ritüellerle onu devam ettirmeye çalışıyoruz.

“Şehirde Ramazan” dan çocukluğumuzdaki cami mahyalarını, iftar ve sahur heyecanlarını ve “âh bizim zamanımızdaki ramazanlar yok mu….Nerde o eski ramazanlar?” nostaljisini bir tarafa bırakarak söyleyelim ki; şehrin ruhu kaybolunca o ruhun getirdiği iklim de şehri terkediyor.

Tarihî kültürümüzde şehirlerin vasıfları olduğu gibi ayların da vasıfları var. Ramazan-ı Şerîf olarak nitelenen bu ay, her vasfın üzerinde bir mânâsı var. Yaratıcı’nın rahmetinin yoğunlaştığı bu ayı gerçekten “rahmete lâyık” kullar olarak idrak edebiliyor muyuz?

Ölçünün yerine alışkanlıkların, irfanın yerine idmanın kaim olduğu bir dünyada Ramazan iklimi ne ifade eder ki?

Kaybede kaybede gelenlerin zamanı kaybetmeleri, beraberinde mekân kaybını da getirdi. En son kaybettiğimiz mekân: Şehir… Şehirle birlikte şehri mânâlandıran ruh ve değerleri de kaybettik…

Hele de modern zaman şehirlerinde renk, ışık ve gürültüsü altında Ramazan’ın metalik ve mekanik hale geldiğini gördükçe, insanoğluna muhasebe ve kurtuluş vesilesi olarak sunulmuş muhteşem ramazan ayının geldiğini bile hissedemiyoruz.

Üstad Necip Fazıl’ın 1946 ve 1966 yıllarında “Ramazan” başlıklı iki yazısında ifadesini bulan manasından çok uzağız:  

“Ramazan… Allah’ın, teslim olmuş kullarına, Müslümanlara ihsan ettiği rahmet ve gufran ayı…

..Ramazan…  Bu ay müminlerindir; göklerde görünmez rahmet oluklarından yalnız lütuf ve gufran süzülürken, güneşin doğuşu ve batışı arasında Allah için aç ve susuz kalmayı sevenlerin…”

(Bakın şehrinize ve etrafınıza: Var mı böyle bir mânâ ve sahiplik?)

“….Evet böyle bir devirde, her defa ilânı için bir güneşi kurban etsek az gelecek olan bu azizler azizi zaman kuşağına ait, bu ne mahrem, ne mahcup, ne boynu bükük bir biliş ve bildiriş tarzı!...”

(Bakın şehrinize, böyle bir farkındalık görebiliyor musunuz?)

“Fakat ne çıkar?.. Bu ay göklerdeki rahmet odaklarından yalnız lütuf ve gufran süzülürken, güneşin doğuşu ve batışı arasında Allah için aç ve susuz kalmayı sevenlerindir dedik. Bu ay şimdi beş hasse planında ve 1946 Türkiye'sinde rast geldiği belirsizliğe karşılık, ötelerin sonsuz belirtisini, istiğna peçelerinin en kalını altında sırdaşlarına fısıldamakta değil mi? Allah için aç ve susuz kalmayı sevenler, yeis ve ümitsizliğe düşmeden beklemeyi bilirler.”

Bakın şehrinize, “Allah için aç ve susuz kalmayı seven”leri görecek/misiniz?

Her ânı “eşref saat” olan böyle bir muazzez ayı eğlence ve yemeklerle hedonizm’in ‘bize mahsus’ ritüeli haline getirmek, Ramazan’ı tahfif etmek ve en hafif deyimle bir cinayet…

Verilen iftar yemekleri de maksadını aşmış bir gösteri… Allah Resulü’nün ölçüsü: “yemeklerin en şerlisi sadece zenginlerin çağrılıp fakirlerin çağrılmadığı yemektir.”

Lüks otellerde “protokol”e mahsus iftarlarda işadamlarının ihale konuştuğu, bürokratın siyasîlerle aynı masada oturup onların nazarlarına erişmek için fırsat kolladığı, “sayın bakan”ların da ‘teşrifleriyle onurlandırdığı”, ezan okunsa bile sayın devletlûlar gelmeden orucun açılmadığı, hoparlörün beyinleri zonklatan tonuyla verilen Kur’an-ı Kerim’in de kahkahalar arasına karışıp yok olduğu Ramazanlar Ramazanın ruhunu değil, ruhunun kaybolduğunu, çığırından çıktığını gösteriyor. 

Özellikle yerel yönetimlerin bu muazzez ayın ruhaniyetine ihanet edercesine yaptıkları toplu gösteriler, eğlenceler ve etkinlikler, Ramazanı bir festival ayı haline getirmektedir.

Ramazana birkaç gün kalmışken TV’lerde, şehri donatan ilanlar ve billbordlarda bu muazzez ayın ‘oruç ve muhasebe’ şuurunu değil de, “Ramazan eğlenceleri” adıyla bayağılaştırılması idrak sefaletimizin ibadetlerimize kadar sirayet etmesini gösteriyor.

Görünen o ki, bu yıl da aynı ritüel devam edecek!  İftar havası ve Ramazan ruhu olmayan ritüeller!

Üstad’ın “İnsan başını eşşek kafasından ayırt eden biricik kaygıyı, ebediyet kaygısını besleyecek bir heyecan…Mezardan ötesinin hesabını verecek bir heyecan… Ölmezliğimizi taahhüt altına alacak bir heyecan…” cümlelerinde ifadesini bulan ruhani heyecanla Ramazan’a girenlere ne mutlu!

Huzuru ‘huzurda olma’nın verdiği idrakle bulabilmek! Üstad’ın tabiriyle “kalabalıklar içinde ulvî münzevi olmak”.. Mesele de bu!

“Şehrin Ramazanı”na ve “Ramazanın Şehri”ne erişenler, onlardır ki “Şehir ve Uamazan idraki”ni taşırlar! 

Mâsivâ’ya rağbetin ibadetlerin ruhunu kaybettirdiği bir dünyada “şehrin Ramazanı”nı da “Ramazanın şehri”ni de anlayamıyoruz, tanımıyoruz.

Zâtıyla da delâletiyle de rahmet ayı olan Ramazan'ın bereketiyle kendimizi muhasebeye dâvet edebilecek miyiz?

Umarız katledilmiş ruhumuz Ramazan’ın irfanıyla, şevkiyle bir nebze kendine gelir ve hepimiz bir an olsun içimizdeki kendimizi, kayıp ruhumuzun mağaralarında yankılanan gerçek sesimizi dinlemiş oluruz.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder