14 Nisan 2014 Pazartesi

SERMAYE’NİN “MEGA KENT” DAYATMASI…

Yahya Düzenli
duzenliyahya@gmail.com

Nasıl bir şehirde/evde yaşamamız gerektiğini bilmiyor, insanî bir tercihte bulunamıyoruz. Peki niçin? Çünkü eve ve şehre dair tasavvurumuzu kaybettik. Böylesine bir başdönmesi içerisinde şaşkınlık yaşıyoruz. Şuursuzca dört bir tarafa savruluyoruz. “Ev”imizin ve “şehr”imizin iradesi sermayenin elinde. Sermayenin yâni kapitalin, gücün ve ihtirasın elinde. Adeta bir suçluya cezasını çekmek üzere gardiyan eşliğinde hapishanedeki hücresinin gösterilmesi gibi, ‘büyük şehir hapishanesi”nde bize “ev” diye ayrılan hücrelerde (hem de kapitalizmin mabedlerine teslim olup borçlanma karşılığı) cezamızı çekiyoruz. Böyle bir cezaya müstehak mıyız? Hayır!


Bir bakın yaşadığınız şehre ve eve… Bir de “yaşamak istediğiniz” şehre ve eve… “Yaşamak istediğiniz” gibi  mekânlar üretebilecek “size ait” bir irade mevcut değil. Yaşayacağınız şehri ve evin nasıl olacağını siz belirlemiyorsunuz.  Sahte bir ihtiyaç hissiyle sadece size ‘talep ettiriliyor’. Adeta bir esrar bağımlılığı gibi, önce bir simülâsyonla etki altına alınıyor, rüyalarınızda bile bu simülâsyonu görüyor, arkasından buna uygun zihin yapısı, yaşama düzeyi, reklâm, banka kredilerinin cazibesi, vs. sunuluyor ve siz hapishaneye hazır, ehilleştirilmiş bir mahkûm haline getiriliyorsunuz.

Modern zamanlarda şehrin sizi “nereye çağırdığı”nın önemi yok, gitmeye mecbursunuz.  Size ‘şehir’ diye dayatılan hapishanedeki hücrenizde mes’ut olmaya mahkûmsunuz (!) “Ulu şehir”ler yok artık. Kentler “metropol”lere, metropoller de “megakent”lere dönüştü. Adını “megakent” olarak tescil ettiremeyen kentler azap içinde kıvranıyor, çıldırıyor (!)

Şehir artık yok. Metropol ve megapolün istilâsı altındayız.

Kavramlar bile masumiyetini yitirdi. Kullanıldığı yere göre kıymet ifade eden bazı kavramlar o hale getiriliyor ve asliyyetinden o kadar uzaklaştırılıyor ki, artık o kavramın ifade ettiği gerçekliğin, ihdas edildiği andaki gerçeklikle hiçbir ilgisi kalmıyor. Kavramın muhtevası kaybolup ‘damak tadı’nın verdiği şehevî zevkle şehirlerimize kasvetli kavramları giydiriyoruz.

Dünyanın gettosu ve taşrası olmayı hazmetmiş bizim şehirlerimiz de artık “marka kent”, “dünya kenti” ve şimdilerde de “megakent” olma yolunda “küresel tırmanışı”nı sürdürüyor (!)
İhtiraslarımızı tatmin etmeye “metropol” yetmiyor artık, “megapol”e dönüşmemiz lâzım. “Megakent”, megapol’ün bizdeki karşılığı. Anlamı korkunç: “Azman şehir”. Hiç şüphe yok ki haddini aşan yâni azan insanın “azman şehir”de yaşaması da kaçınılmaz bir zorunluluk.

Kapitalizmin kent olgusuna eleştiriler getiren sosyal bilim kuramcılarından David Harvey’in, (her ne kadar şehirleri sadece ‘materyalist bakış’a ele almış ve şehirlerin mana, ruh ve muhtevalarına dair hususları eksik bırakmışsa da)Türkiye’de verdiği bir konferansta dile getirdiği eleştirileri dikkate almak gerekiyor. Şunları söylüyor Harvey:

“Endüstriyel üretim karşılaştığı aşırı-birikim krizlerini aşmak yolunda inşaat yapmak üzerinden geçici çözümler üretilmiş, üretilmeye devam etmektedir. Kentlerde yeni büyük binaların inşa edilerek sermayenin karlılığını devamlı kılacak yeni bir ortamın oluşturulması sağlanmaya çalışılıyor. Sermaye sürekli hareket etme, akış içerisinde olma eğilimindedir, çünkü alım gücü yoksa değer yaratılamaz. Böylece kapitalist toplumlarda kentsel mekân sermaye için yeniden ve yeniden üretilen bir meta halini almıştır. Büyük ölçekli inşaat yapmak hoşa gidiyor. İş gökdelenleri, AVM’ler ve mega projeler yapılıyor, ve bunun üzerinden borçlanılarak finansman sağlanıyor. Bu sektör üzerinden büyük paralar kazanılıyor.”  
Dev binalar ve şehir mekânlarının artık “insan için” değil, “sermaye”nin urlaşması, dolaşım hızının artması ve yaygınlaşması için olduğuna vurgu yapan Harvey “Artık para fiziksel boyutunu yitirdi. Hem miktar hem mekân olarak sınırsız bir hal almış durumda” diyerek şöyle devam ediyor: 

“…kapitalist düzenin en büyük çelişkilerinden biriyle karşılaşıyoruz. Bir ürünün kullanım değerinin, değişim değerine dönüşmesi. Kentlerde ev ya da yaşam alanlarının artık kullanım değeri değil değişim değeri var. Bu nedenle yatırım amaçlı alınıp atıl bekletilen mekân sayısı büyük boyutlara ulaşmış durumda. O kadar ki kapitalist kentlerde artık kullanılmayan ev sayısı, evsiz insan sayısından daha fazla.”

Sermaye hiçbir değer karşısında boyun eğmiyor. Direnilemiyor, önüne çıkan her şeyi eziyor, dönüştürüyor, mahkûm ediyor, yıkıyor, yok ediyor. Onun için de devasa “megapol”lerin bir kanser gibi yayılması önlenemiyor. Bu kanser, sadece bir bünyeyi (şehri) öldürmekle kalmıyor, etkisi yayılarak diğer bünyeleri  de patolojik hale getirip, bir süre sonra da öldürüyor.

Harvey’e kulak veriyoruz: “70’lerin kentleri ile bugünün kentleri  karşılaştırıldığı zaman aslında önümüzde duran tehlike açıkça ortada. Aynı bileşik hızla devam edecek bir büyümeyle 50 yıl sonra nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalacağımızı düşününce, bugün kapitalist kentleşme hızının önüne geçmemiz gerektiğini net bir şekilde görebiliriz. Bir an önce yeni stratejiler oluşturulup, önlemler alınmalı. Birkaç yıl kullanılmayan evlerin devlet malı haline gelmesi bile düşünülebilir.”

Harvey’in sözünü ettiği şehirler sadece batı şehirleri değil. Batılı insanı, yaşayacağı kente tedricî olarak hazırlayan bir süreç var ve bu süreç şehrin kasvetine, ürkütücülüğüne insanları hazırlıyor, alıştırıyor, yaşama kültürü oluşturuyor. Bizim şehirlerimize akbabalar gibi üşüşenler, hiçbir ölçü ve değer tanımadan, içinde insanın mı yoksa ‘insan suretinde’ biyolojik canlıların mı yaşayacağı belli olmayan hapishaneler inşa edip, orada çürümelerini bekliyor.

Artık “toplum mühendisliği” sadece siyasî bir kavram ve olgu olmaktan çıkıp “yaşama alanları”na da müdahale ederek, kendisini “yaşam mimarı” olarak pazarlamakta ve ahlâk dışı bir sistemin hafriyatçılığını yapmaktadır.

Yönetenlerin şehirde safariye çıkmış avcı, sırtlanların ‘kent tasarımcısı’, akbabaların “yaşam mimarı” olduğu bir şehirde/dünyada yaşamanın anlamını yeniden aramakla, sorgulamakla mes’ul değil miyiz?

Bizim şehrimiz ‘dersaadet’ti,
Bizim şehrimiz ‘mükerrem’di,
Bizim şehrimiz ‘münevver’di,
Bizim şehrimiz ‘şerîf’di.

Ya şimdi?

“Bizim şehrimiz” kaldı mı? Bu gidişle gelecek nesiller “var mıydı ki?” diye sorarsa vay halimize!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder