28 Mart 2011 Pazartesi

ŞEHRİN RUHU VE MEKÂNLAR..

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Bir şehre ruh veren, o şehrin kurucuları kadar, o şehrin sakinleri kadar, o şehrin tarihî süreçte yaşadığı olaylar kadar, o şehrin coğrafyası kadar, o şehrin bütününe serpilmiş medeniyet ta-sarımının şehre yayılmış mekânlarıdır da. Tarihî geleneğimizde şehir mekânları sadece yapı-lardan ibaret değildir. Yâni mekânlar mekanik araçlar değildir. İnsanı kendisine çeken, her biri şehri tek başına taşıyan, şehrin ‘bütünü’nü yansıtan şehrin ‘hafıza kutuları’dır. Tarihî şehirle-rimizden bugün yaşayanlarda varlığını mahzûn bir biçimde sürdüren mekânlar, görkemli za-manlardaki sakinlerini kaybetseler de “bir zamanlar” taşıdıkları “ruh”u muhataplarına telkin ederler, yansıtırlar.

Bir medeniyetin idrakten inşaya, tasavvurdan tasarıma geçtiğini en doğru ve mükemmel bi-çimde bu mekânlara bakarak görebiliyoruz. Eğer bir “dünya görüşü ve medeniyet” idrakiniz varsa, kendi medeniyetinizin yapılarında-mekânlarında yaşayan “ruh”u görebilirsiniz. Şehir mekânları, ruhsuz bir iskelet gibi ‘artık bu insan değil’ diyemeyeceğiniz bir ‘ruh’ taşır.

Yaşadığımız şehrin bugününde adeta bir “yabancı” gibi varlığını sürdüren tarihî mekânların-daki ‘muhteşem hüzün’ü görebilmek-okuyabilmek için onların ruhuna yabancılaşmamış bir ‘idrak’i taşımak da gerekiyor. Yoksa, bir turistin, haricî bir nesneye bakan basit ilgileri çerçe-vesinde mekâna takılıp kalırsınız.

Bu söylediklerimiz, kimliğini-kişiliğini bulamamış modern zamanların kaotik-arabesk şehirle-rindeki mekânları da kapsıyor.

Modern zamanların şehir yöneticilerinin tarihî mekânlara sadece turist bakışlarına arzetmek, onların ilgisini çekmek kaygısıyla ‘restorasyon mantığı’yla yaklaşmaları, onların taşıdığı ‘zamanüstü ruh’ u anlamamaktır. Bir şehir yöneticisinde her şeyden önce varolması gereken “şehir ve medeniyet idraki” ile bu idrakin modern zamanlarda ‘sürdürülebilir’liğini ortaya koyacak şehir-mekân idraki ne yazık ki yok. Böyle bir idrak olmayınca da şehir; tarihî geçmişi sadece nostaljiden-hatıradan ibaret, artık bugüne taşınamayacak, varoluş şartları kaybolmuş bir arkeolojik malzeme olarak algılanır.

Sözün burasında muhakkik mimar Turgut Cansever önemli bir ayrıntıya işaret ediyor: “…1924’te, Le Corbusier Balkanlardaki Osmanlı şehirlerini, Trakya’yı, İstanbul’u geziyor. Bu-radan hareket ederek, müthiş hayranlıklarla aldığı ölçüler, yaptığı tespitler Le Corbusier’nin mimarisinin temellerini oluşturuyor. Aynı tarihte biz, o şehirleri harita mühendislerinin şehir planı üzerine cetvelle çizdikleri yolları inşa etmek için yıkıyorduk. Bütün dünyada şehir planla-rına ‘şehir planı’ denirken, Türkiye’de ‘imar planı’ deniyor. Sanki daha evvel mamur değil miş de(?) sonra mamur olacakmış gibi…” Cansever, Ernst Diez’in Osmanlı şehri ile ilgili düşünce-lerine de temas ediyor: “Diez diyor ki: Bir üslup, insanlık tarihi boyunca yalnızca 3-5 asırda bir vücut bulan bir kültür olayıdır… “ Sonra da “Üslubun özellikleri de çok önemli. Çünkü bir üs-lup, bütün bir kültürün ortak değerler sisteminin biçim dünyasına yansıması suretiyle oluşu-yor…” diyor.

Cansever, Osmanlı şehrine batılı şehir tarihçilerinin sadece ‘iktisadi işleyiş ve sosyal ilişkiler’ açısından baktıklarına işaret ederek “Şehir, bir ön iradenin ürünüdür” diyor.

“Osmanlı Şehri”nden kastımız, şehrimizin de içerisinde bulunduğu kuşatıcı bir medeniyet dünyasının oluşturduğu-dokuduğu şehirlerdir. “Tarihî şehir” denildiğinde, şehirde son kalıntı-larıyla müze malzemesi olarak duran mekânları anlayan zihinler ne şehrini ne kendini anlaya-bilecek idrakten yoksun olanlardır.

Şehirlerimizin/şehrimizin ‘kentsel dönüşüm’ adına coğrafyasının parçalandığı modern zaman-larda şehirlerin nasıl tahrip edildiğini görüyoruz. Adeta, gözümüzün önümüzde işkence edile-rek öldürülen bir canlıyı seyreder gibi çaresizlik içinde şehrimizin ‘kentsel dönüşümü’ne se-yirci kalıyoruz. Yâni şehrin öldürülmesine… Sonra da kendi ölümümüze…

Şehrin mekânlarıyla arasında ‘doku uyuşmazlığı’ olmaz, olmamalı ! Dün yoktu ama bugün??? Bugün şehirlerimizde ‘bütüncül’ bir ruh yok ki, bu ruhu taşıyacak dokuya sahip mekânlar ol-sun.

Şehir, mekânların toplamından öte bir şeydir !
Şehir, ‘kentsel dönüşüm’ şehvetiyle yapılan katliamların meşrulaştırıldığı arena değildir!

“Kentsel dönüşüm” cinnet ve şehvetiyle şehrimizin dokusunu bir an önce değiştirmeyi kendi-sine ‘özel görev’ edinen Şehir yöneticileri nasıl bir veballe karşı karşıya olduklarının farkında mıdırlar? Pek sanmıyoruz.

Şehrin ‘kendilerine emanet edildiği’ni her fırsatta dile getirenlerin ‘emanet’in anlamına vakıf olduklarını söylemek mümkün mü?

“Şehrin ruhu”nun “mekanların ruhu”ndan okunduğu bir şehir potansiyelini halâ taşıyan şeh-rimizde şehrin yok edicisi olmak istemeyenler, şehrin yöneticisi olmak için nasıl bir irfan-idrak ve vicdana sahip olmalılar, hiç düşünüyorlar mı?

(Günebakış, 30 Mart 2011)

21 Mart 2011 Pazartesi

ŞEHRİN HAFIZA DEFTERİ...

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Kadîm şehirler tarihî süreçte kaçınılmaz olarak önemli dönüşümler geçirse de bu şehirlerin ruhu, hafızası, varlıklarını bazı sokaklarda, bazı mekânlarda, bazı şehir mobilyalarında devam ettirirler. Artık zamanını kaybetmiş, sahipsiz kalmış öksüz bir çocuk gibi yaşasa da, sessiz ama bir o kadar güngörmüş bu sokaklar-mekânlar o şehrin tarihî aynasıdır, tarihe açılan kapısıdır. Aynı zamanda hayata açılan kapısı…

Kendisini modern zamanlara taşıyabilen kadîm şehirlerimizin hemen hepsinde bu tür tarihî sokaklar-mekanlar varlıklarını sürdürmektedirler. Bu mekânlar adeta şehrin “gen örneği”dir. İstanbul’da, Bursa’da, Konya’da, Amasya’da, Manisa’da, Erzurum’da vs. şehrin ‘tarihî gen’lerini yaşatan örnek mekânları-sokakları-mahal’leri görmek mümkün…

Trabzon da, muhteşem ve zor coğrafyasının verdiği avantajla bu tür ‘gen örnekleri’ni bugüne taşıyabilmiş ender şehirlerden birisidir. Bütün tahribat ve yıkımlara rağmen direnen coğrafyası bugünlere kadar gelmiş fakat artık yorgun düşmüştür. Bu konuda Çömlekçi önemli bir ‘gen örneği’dir. Trabzon’un tarih-i kadîminden bugüne kadar şehrin hafızasını taşıyan önemli bir mahalle, önemli bir mekândır. “Çömlekçi Yokuşu” kavramı, kısa mesafeli bir yokuşun ötesinde bir anlam taşır. Burada kimlerin hatıraları yok ki? Hangi sanatçının, hangi mütefekkirin, hangi şairin, gezginin hatıraları yok ki? Yaşlı-genç-çocuk herkesin Çömlekçi’ye dair hatıraları vardır. “Çömlekçi Yokuşu” adeta Trabzon’un hafıza defteridir.

Şehirler modern zamanlarda kendisini “yenilenmiş yüz”leriyle gösterebilmeli! Doğru. Ancak bu yenilenmiş yüzlerini onun tabii organizmasından kesip koparmak ve yerine protez bir organ koymak o bünyeye sokulmuş bir yok edicidir. Devamla vücudun diğer organlarını da çürütecek bir etkiye sebep olacaktır.

Çömlekçi yenilenmeli! Şehirde bugünkü haliyle eskimiş, arkaik bir mekân görüntüsü vermesi hoş değil. Coğrafî varlığı, dokusu, şehrin tarihî siluetiyle uyumu korunarak dönüştürülebilmeli! Ancak, “dönüşüm” denen o uğursuz kelime adına işlenen cinayetleri gördükçe insanın şimdiden şehre ‘elveda’ demesi kaçınılmaz. Kanaatim odur ki; yenileme adına yapılacak her şey artık “eski Çömlekçi”den izler, hatıralar taşımayacaktır.

“Değişim talebi” diye bir kavram var. Çömlekçi bugünkü yorgun haliyle ‘şifa arayan’ bir organ gibi bu talebini bize iletiyor. İletiyor da, bu talebi karşılayacak idrak ve inşaya sahip şehir yöneticisi var mı ki bu talebi karşılayabilsin?
Çömlekçi’yi yok etmek, hatıraları, şehri, insanı yok etmekle eş anlamlıdır. Ruhuna ve maddesine sadık kalarak yeniden inşa etmek ise onu ‘ihya etmek’tir. ‘Çömlekçi’ isminin bile Trabzon için nasıl ‘yaşayan’ özel bir mekân ismi olduğunu söylemeye gerek var mı? Onun için endişe ediyoruz. Endişemiz Çömlekçi’nin kurtarılması adına yok edilmesi! Çömlekçi’nin yıkımı Trabzon’un yıkımıdır. Veya şöyle de söyleyebiliriz: Çömlekçi’nin ihyası Trabzon’un ihyasının ilk adımı olmalıdır. “Yıkım”la “ihya” bu anlamda karmaşık duygulara sevk ediyor bizi. Endişemiz: Çömlekçi’nin ihya değil imha edileceği yönündedir!
Bugünkü kaosu, çirkinleştirilmiş, bakımsız, kontrolsüz ve denetimsiz bırakılan haliyle sanki kasten bu hale düşürüldü diye düşünüyoruz. “Artık dönüştürmekten başka çare kalmadı!” denilerek bu tarihî mekânda yeni projeler uygulansın diye bu hale getirilmiş olmasın? TOKİ’nin himayesinde gerçekleşecek “Çömlekçi Kentsel Dönüşüm Projesi”nden endişe etmekte haklı olduğumuzu belirtmeye gerek var mı?

Endişemiz odur ki; Çömlekçi’ye “kentsel dönüşüm” adına girecek ilk kazma, ilk iş makinesi adeta insan vücuduna aniden saplanan hançer gibi olacaktır! Korkarız ki; bir operatör mahareti ve duyarlılığıyla değil nobran bir modernist yaklaşımla Çömlekçi bir daha onarılamayacak bir şekilde tahrip edilecek. Şehirlerimiz bu endişelerimizi haklı çıkaracak uygulamalarla dolu.

Şehirlerin bir köşesinde garip, sakin ve fakat vakur bir biçimde varlığını sürdüren, adeta modern zaman mekanlarına karşı şehri savunan Trabzon’daki Çömlekci gibi mekânların “artık şehre yakışmıyor” kompleksiyle ‘kentsel dönüşüm’ adına yok edilmesi karşısında herkes sessiz. Hatta bu tahribatlara aldırmıyor. Karşı çıkanlar ise marjinal tepkiler olarak görülüyor.

Bizim derdimiz; çömlekçi gibi mekânların pejmürde durumunu korumak değil, coğrafyayı tahrip etmeden, coğrafyanın yapısına müdahale etmeden, örselemeden bugüne taşıyabilmek. Uygulanacak projeden kullanılacak malzemeye kadar müzelik ve sadece ‘görüntü’den ibaret değil, bugünkü canlılığını yarına taşıyabilecek ‘yaşayan’ bir Çömlekçi ortaya çıkarabilmek. Yani Çömlekçi’yi ‘kendi kalarak yenileyebilmek’... Bu da işlerin en zoru veya en kolayı…

İşin faili olan Trabzon Belediye Başkanı “TOKİ ile görüştüğü”nü ve “Çömlekçi’de kentsel dönüşüm projesi konusunda Trabzon halkına söz verdiği”ni ve “bu sözünü yerine getireceği”ni, “görev süresinin sonuna kadar mutlaka Çömlekçi’de yıkımların başlayacağı”nı söylüyor. Kongre merkezi, beş yıldızlı otel, iş ofisleri ve konutlardan ibaret projenin orijinal bir tarafının olmayacağı gayet açık.

Belediye Başkanı nasıl bir “şehir sorumluluğu” taşıması gerektiğinin farkında mıdır, bilmiyorum. Bildiğim ve gördüğüm tek şey; şehir idrak ve ihyası konusunda “dünya görüşü”ne sahip bir şehir yöneticisine henüz rastlamadığımızdır. İsterdik ki Trabzon bu konuda adım atsın, çığır açsın. Canlı bir organizma gibi şehir “nasıl” kendini yeniler ortaya koysun. Ancak bu konuda da “eyvah!” diyeceğimizden şüpheniz olmasın!

Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan “urbiside: şehir soykırımı”, 2000’li yıllarda tüm hızıyla devam ediyor. Şehri ‘dönüştürme’ adına!

Rahmetli Muhakkik Mimar Turgut Cansever bu konuya dikkat çekiyor: “Ülkemizde asır başında var olan Osmanlı mahalle, yol, konut dokuları, maalesef yanlış bir değerlendirme sonucunda yetersiz, büyük bulvarlara sahip olmadıkları için imar edilmemiş addedildi ve bu şehirlerin “mamur”, imar edilmiş hale getirilmesi için yeni şehir planları yapıldı. İmar planı adı verilen bu planlar ile ilk aşamada şehirdeki topografyaya uyarak vücuda getirilen yol şebekeleri cetvel ile çizilip, bulvar özentilerine dönüştürüldü. Bu arada tarihi mimarlık mirasının emsalsiz güzellikteki evler yıkılıp yolun iki yanına apartmanların inşasını emreden planlar uygulandı...”

Cansever önce “imar planlar” sonra “ıslah planları”na dikkat çekerek şehirlerimizin nasıl dokularının tahrip edildiği ve insanlarımızın nasıl gayr-i insanî bir çevreye ve mekânlara mahkûm edildiklerine işaret ediyor. 2000’li yıllarda da bu katliam ve mahkûmiyet “kentsel dönüşüm” adı altında yapılıyor.

Bilmek gerekir ki; şehir sadece ekonomi-politikten ibaret değil. Hatta şehir için en son düşünülecek şey ekonomi-politik. Şehri böyle görmek ve her şeyi ekonomi-politiğe göre tasarlamak şehri ‘yaşanılır’ olmaktan çıkarmaktır.

Kimileri için sıradan bir mahalle ismi veya yokuş olsa da Çömlekçi bir mahalleden, bir yokuştan öte bir manâya sahip… Şehirle bütünleşmiş bir sembol… Bu sembol yok edilmemeli, kentsel dönüşüme kurban edilmemeli!

Kentsel dönüşüm adına, doğduğumuz, yaşadığımız kente “ait” olmaktan şüpheye düşeceğiz. Kısa insan ömründe belli bir zaman sonra, sadece şehrin mekânlarına bakıp ‘acaba bu şehre mi aidim?’ diye dehşetle soracağız.

(Günebakış, 23 Mart 2011)

14 Mart 2011 Pazartesi

TOKİ'NİN "YAPMAYA MUKTEDİRKEN YAPAMADIKLARI"...

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Şehir ve TOKİ bahsimize geçen hafta kaldığımız yerden devam ediyoruz…

Turgut Cansever’in “tarihi yapı stoku” olarak adlandırdığı birikimimize bugün ortaya koyduğu ve koyacaklarıyla pozitif katkıda bulunabilecekken TOKİ’nin böyle bir tarihî fırsatı ıskaladığına şahit oluyoruz. TOKİ’nin yaptıklarını (Hasan Sabbah’ın sahte cennetleri gibi) “cennet tasarımı” marifetiyle sunması bize “Kral Çıplak” hikayesini hatırlattı. Hikayeyi bir de biz anlatalım:

“Bir zamanlar ülkenin birinde, kral muhteşem görünmek ihtirasıyla günün her saati değişik ve yeni elbiseler giymeye bayılırmış. Bütün servetini bu uğurda harcamaktan kaçınmazmış. Giydiği elbiseleri göstermek adına türlü törenler, açılışlar, etkinlikler yaptırırmış. Kralın yaşadığı şehre her gün çok sayıda yabancı gelirmiş. Günlerden bir gün kendilerini ‘dünyanın en güzel elbiselerini diken’ terziler olarak tanıtan iki dolandırıcı gelmiş şehre. Bu dolandırıcılar, diktikleri elbiselerin sadece renk ve desenleriyle benzersiz güzellikte olmakla kalmayıp, bu elbiselerin ‘aptal olanlarca, bakmaya ehil olmayanlarca görülemeyeceği’ni de söylemişler. Kral bunu duyunca ‘Bu elbiseler muhteşem olmalı” diye düşünmüş ve ‘Bu elbiselerden giyersem, krallığımdaki görevlilerin hangisinin işine layık olup olmadığını anlarım. Hemen bana bu elbiselerden yapın!” demiş. Yüklü bir para alan iki dolandırıcı dokuma tezgahlarını kurmuşlar, hemen işe başlamışlar. Fakat tezgahlarında dokudukları hiçbir şey yok. Dokur gibi yapıyorlar, dokudukları kumaşları diker gibi yapıyorlar. Günlerce dokur ve diker gibi yapmışlar, boş dokuma tezgahlarında, masa başlarında çalışır gibi yapıp durmuşlar. Kral, “bakalım ne yaptılar, muhteşem elbiseleri diktiler mi?” der. İki dolandırıcının “aptalların dikilen elbiseleri göremeyecekleri” sözüne inandığı için, bir terslik olur düşüncesiyle yaşlı yardımcısını iki dolandırıcı terzinin yanına göndermiş.

Dokunan kumaşın ve hazırlanan elbiselerin muhteşem güzelliği bütün şehir halkı tarafından konuşulur olmuş. Herkes sevmediği kişilerin ne kadar aptal ve değersiz olduğunu görmek için can atıyormuş. Kralın yaşlı yardımcısı iki dolandırıcının boş tezgahların başında oturup habire çalışır gibi yaptıkları kumaşların dokunduğu, kralın elbiselerinin dikildiği salona girmiş. Bir de ne görsün? “Aman Allah’ım!” demiş. “Hiçbir şey yok ortada”. Ama kimseye de bir şey söyleyememiş. İki dolandırıcı yaşlı Kral yardımcısına boş tezgahları göstererek “böyle güzel renkleri, muhteşem desenleri, motifleri olan elbiseleri daha önce görüp görmediği”ni sormuşlar. Zavallı Kral yardımcısı, gözlerini ne kadar oğuştursa, ne kadar dikkat kesilse hiçbir şey görememiş. Kendi kendisine “Yoksa ben de bir aptal mıyım?” demiş. “Bunu kimse bilmemeli. Elbiseleri göremediğimi kimseye, hele de Krala söylemeyeyim, olur şey değil” demiş. Dolandırıcı terzilerden biri “Gördükleriniz hakkında hiçbir şey söylemediniz efendim” demiş. Kral yardımcısı bu kez gözlüklerini takmış ve “muhteşem, mükemmel, harika elbiseler! Hele de şu desenler yok mu, fevkalâde! ” diye cevap vermiş. “Kralımıza da elbiseleri beğendiğimi, muhteşemliğini söyleyeceğim!” demiş.

Dolandırıcılar, diktiklerini söyledikleri elbiselerin özellikleri hakkında Kral yardımcısına bilgiler vermişler. İyice dinlemiş. Kral’ın yanına dönmüş ve ayrıntılı bir şekilde gördüklerini, daha doğrusu gördüğünü zannettiklerini anlatmış.

İki dolandırıcı terzi biraz daha para, biraz daha kaliteli sırma, sim, ek malzeme, vs. istemişler. Eskisi gibi boş tezgahlarda çalışır gibi yapmaya devam etmişler.

Kral bir süre sonra çalışmaları kontrol için bir müfettiş göndermiş. Müfettiş de Kral Yardımcısı gibi bakmış, bakmış ama boş tezgahlardan başka bir şey göremediği için şaşırmış. Dolandırıcı terziler “Ne muhteşem güzellikte kumaş ve elbiseler değil mi?” diyerek olmayan elbiseleri göstermişler. Yaptıkları işi öğünerek, abartarak anlatmışlar. Müfettiş “Allah Allah. Ben de aptal mıyım yoksa?” diye krize girmiş. “Anlaşılan görevime layık değilim. Çok garip ama bunu belli etmemeliyim!” O da başlamış görmediği kumaşlara, elbiselere övgüler yağdırmaya.. Kral’ın yanına döndüğünde “Haşmetmaap! Harika desenlerle süslü muhteşem elbiseler dikmişler.” Demiş.

Kral gönderdiği her iki kişinin bu övgüleri karşısında bir de kendisi elbiseleri görmek istemiş. Onları da yanına alıp, en yetkin adamlarından oluşan bir heyetle elbiselerin dikildiği salona girmişler. Ortada iki boş tezgah ve iki dolandırıcıdan başka kimse yok tabii. Ama dolandırıcılar harıl harıl çalışmaya devam ediyor gibi yapıyorlar. Daha önce gönderdiği Kral yardımcısı ve müfettiş dolandırıcı terzilere yaklaşır ve “Gerçekten de paha biçilmez elbiseler bunlar!” derler. “Kral hazretleri de görmek istemez mi bu güzellikleri? Şu desenler, şu motifler ne muhteşem”. Ve boş tezgahları göstermişler. Heyettekiler tezgahlarda işlenen kumaşları, elbiselere gördüklerini zannediyorlar tabii.

Kral “bu ne demek” diye düşünmüş. “Ben hiçbir şey görmüyorum! Aman Allah’ım yoksa ben de bir aptal mıyım? Kral olmaya layık değil miyim? Bu korkunç bir şey. “ Ama bunu ifade edememiş ve “Oooo, ne muhteşem elbiseler, gördüğüm ve giyeceğim en muhteşem elbiseler bunlar” demiş. Hiçbir şey görmediğini belli etmek istemeyen Kral ve yanındakiler bakmışlar ama ne bir şey görebilmişler, ne de anlayabilmişler. Kral’a bu muhteşem kumaştan dikilecek elbiseyi önümüzdeki büyük ulusal bayramdaki törende giymeyi tavsiye etmişler. “Muhteşem, olağanüstü, müthiş!” sözleri şehirde dillerde dolaşıyor herkes Kralın muhteşem elbiselerinden söz ediyormuş. Kral bu iki dolandırıcı terziye bir de ulusal şövalye nişanı ve ‘devlet üstün hizmet madalyası’ vermiş.

Ulusal bayram gününden bir gün önce iki dolandırıcı sabaha kadar uyumamış ve boş tezgahlarda gene çalışır gibi yaparak Kralın yeni elbiselerini yetiştirmek için sabahlamışlar. Tezgahlardan kumaş çekip, olmayan makaslarla, kesip biçip olmayan iğne ve ipliklerle diker gibi yapmışlar ve sonunda “Nihayet Kralımızın muhteşem elbiseleri hazır!” demişler.

Gün gelmiş. Törenden birkaç saat önce Kral sarayın ileri gelenlerini toplayıp terzilerin yanına gelmiş. Dolandırıcılar olmayan elbiseleri gösterip “hepsi de örümcek ağı kadar hafif ama muhteşem. İnsanın üzerinde hiçbir şey olmadığı intibaını veriyor ama bu elbiselerin üstünlüğü de burada zaten” demişler. Saray ileri gelenleri “evet doğru” diyerek tasdik etmişler ama bir şey görememişler. Kral’a “Majesteleri! Üzerinizdeki elbiseleri çıkarıp bizim diktiğimiz tören elbiselerini giyer misiniz? Size şu büyük ayna karşısında diktiğimiz elbiseleri göstermek istiyoruz” demişler. Kral soyunmuş ve dolandırıcılar diktikleri elbiseleri teker teker itina ile giydirir gibi yapmışlar, Kral aynaya bakıp bir sağa bir sola dönmüş. Yanındakiler ve terziler “harikasınız, çok yakıştı” demişler. Kral şaşkın şaşkın “Demek ki muhteşem, herkes öyle gördüğüne göre. Ben mi göremiyorum yoksa giydiğim elbiseleri? Aptal olmayayım sakın!”demiş kendi kendine. Derken yaveri “Majesteleri Ulusal bayram töreni hazır, demiş. Kral bir kez daha aynaya bakmış. Aslında hiçbir şey görmediklerini belli etmeyen Kralın yanındakilerle birlikte bütün bir şehir halkı da “Kralın yeni elbiseleri ne kadar muhteşem, ne kadar güzel, çok da yakışmış“ nidaları ile hayran hayran, çırılçıplak olan Kralın geçişini izlemişler.

Geldik hikâyemizin sonuna:

İşin burasında, kalabalıklar arasından küçük bir çocuk Kral’ı görünce çağlık çığlığa bağırmış: “Aman Allah’ın Kral çıplak!” Bu çığlığı duyan tüm şehir halkı silkinmiş, kendine gelmiş ve Kral’ın yanındakilerle birlikte “Duydunuz mu şu masum çocuğun çığlığını? Kralın üzerinde gerçekten hiçbir şey yok, kral çırılçıplak! ” demişler.

Hikayemiz bu kadar. Ancak derler ki hikayenin devamında, çocuğun ve halkın “Kral çıplak!” çığlıkları üzerine Kralın içine bir kurt düşmüş. O da halkın gördüğünü görüyor, kendisinin çıplak olduğunu biliyormuş ama “bir şey yokmuş gibi davranmaktan başka çare yok” diye düşünmüş. Olaydan sonra yanındaki bazı sadık hizmetkarları Kralın üzerinde muhteşem elbiseler varmış gibi davranmaya devam etmişler…

Kimbilir…. Belki “Kral Çıplak!” hikayesini bilenler, tekrar okuyanlar, masumiyetini kaybetmeyenler çıkar da bir gün TOKİ’nin şehirlerimizde yaptıklarının “hakikati”ni görürler, kavrarlar ve “Şehir mahvoluyor!” diye çığlık koparırlar.

Bu arada şehrimizin de TOKİ’den nasibini aldığını söylemeye gerek var mı?

Şehir estetiği bugünkü TOKİ’ye bırakılamayacak kadar idrak derinliği isteyen bir iştir!
Şehir imar ve inşası TOKİ’ye bırakılamayacak kadar insanî ve tezyinî bir iştir!
Velhasıl, şehir idraki bugünkü TOKİ’nin kavramaya mecali olmayacak kadar ağır bir “idrak” ister!

Yazımızın sonunda TOKİ yöneticilerine büyük Muhakkik Mimar Turgut Cansever’in bazı kılavuz kitaplarının isimlerini verelim. Belki okurlar da nasiplenirler. “Ev ve Şehir”, “Osmanlı Şehri”, “Kubbeyi Yere Koymamak”, “İslam’da Şehir ve Mimari”, “İstanbul’u Anlamak”, “Şehir ve Konut Üzerine Düşünceler” … Sadece bu 6 kılavuz kitabı okuyup içselleştirmek bile “şehir-insan ve medeniyet idraki” için yeterli.

Sözü, muhakkik mimarımız Rahmetli Turgut Cansever’in çığlığıyla bitirelim:

“Ayran budalası aydınlar Paris’te iki kenarı altı katlı binalarla dolu geniş caddeleri görüyor ve şaşkınlık içerisinde Türkiye’ye gelerek insan ölçeğindeki dünyanın güzelliğini bir kenara bırakıp hayran olduklarının eşini burada yapmaya kalkıyorlar. Hükmedici kudretin her şeyi çözeceğini zanneden Osmanlı’nın 19. asırdaki hakim sınıfı, bu aptalca şehir şekillendirme tavrını ülkemize getirmeyi marifet sanıyor. Modern metropolün en iyi çözümünü birbirinden kopuk şehir birimlerinden oluşması olarak hesaplıyoruz…”

Şehrimizin hafızası, hatırası ile birlikte hayatiyetini de yok edenlere ithaf olunur!

Ülkemizin tarihsel bir aktör olarak yeniden bölgesinde kendisini gösterdiği bir dönem aralanırken, TOKİ’nin de en azından bundan sonra yapacakları için “Şehir-İnsan ve Medeniyet” ekseninde kendisini yeniden sorgulaması gerekmez mi?

TOKİ yönetici ve uygulayıcıları “tarih ve medeniyet saygısı” ve sorumluluğu taşıyorlarsa, muhakkik-mimar Turgut Cansever’in sadece yukarıda sıraladığımız 6 kitabını özümsemesi yeterli ! Çünkü bu kitaplar ‘yol haritası’ niteliğinde.

TOKİ’den beklediğimiz: Bundan sonra yapacaklarıyla ülkemizin, insanımızın yüzünü ağartmalı! Bizi de eleştirilerimizden dolayı mahcup etmesi! Bugün tarihî şehirlerimizde kimsesiz bir biçimde yaşamaya devam eden mimari eserlerimize, mekânlarımıza, eski evlerimize nasıl ‘hayranlık’la bakıyorsak, yarınki nesiller de bugün TOKİ’nin yaptıklarına ‘hiddet’le değil ‘hayranlık’la baksınlar ve sonraki nesillere örnek göstersinler !

Tarih TOKİ’yi “şehir canisi” değil “şehir bânisi” olarak kaydetmeli diye düşünüyorum! Şiddetli eleştirilerimizin kaynağı ve sebebi de budur!

(Günebakış, 16 Mart 2011)

7 Mart 2011 Pazartesi

TOKİ'NİN "ŞEHİR VE MEDENİYET İDRAKİ" VAR MI?

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com


Romalıların günlük dualar kitabında “Media vita in morte sumus” diye bir cümleleri olduğu söylenir. Yâni “Ölüler diri olduklarını zannederler.” Kimi kurumlar vardır ki, icraatlarıyla bir şehre hayat verdiklerini zannederler ancak hakikatte o şehrin tedricen ölümüne sebep olduklarını asla düşünmezler, düşünemezler. Çünkü “ne yaptıkları” kadar “neye sebep oldukları”nın idrakinde değillerdir!

Ülkemizde bu kurumlardan en önemlisi, şehirlerimizin dokusunu değiştirmekte giderek derinleşen TOKİ. İşi “toplu konut üretmek”. Üretiyor da. Ancak ürettikleri konutların ülkemizin gelecek nesillerinin “yaşama” ihtiyaçlarını karşılamayı aşmış bir sorumluluk bilinciyle üretilmediği ortada. Çünkü böyle bir sorumluluk ancak medeniyet idrakiyle yerine getirilebilir.

Şehir idraki, şehir kimliği, insan ve şehir, şehir ve medeniyet, şehir ve estetik… gibi temel meselelerde bir arpa boyu yol alamamış, böyle bir derdi olmayan bir kurumdan ürettiklerinin insanları gruplar halinde kutulara/koğuşlara istiflemesinden başka bir şey beklenebilir mi?

TOKİ, potansiyel olarak ülkemizin gelecek yüzyılına kapı aralayacak araç ve donanımlara sahipken, bunu gerçekleştirecek “idrak”ten maalesef uzak görünüyor! İnşa ettiği ve edeceği yapılarla “şehir ve yapı”, “insan ve yapı”, “şehir ve insan” ilişkilerinde tarihsel bir dönüşüme sebep olabilecekken maalesef yaptıklarının sıradan müteahhitlerin, yap-satçıların ürettiklerinden farkı yok!

TOKİ, şehirlerimizi tarih-kültür-mimari ve estetiğin hakîm olduğu ‘yaşanabilir’ toplu konut örnekleriyle donatması mümkünken; rant ve kâr iştahından başka bir kaygı taşımayan müteahhitleri de bir daha bu çirkinlikleri yapamayacak hale getirme kudretine sahipken, ne yazık ki şehre dair ‘fikir, idrak ve irfan’ yoksunluğu yüzünden bu temel işlevlerini yerine getiremiyor.

Yeni bir cumhuriyet ideolojisi için cumhuriyetin ilk yıllarındaki “şehir jenosit”lerini tersine çevirecek, yeni bir şehir tasarımı için yol açma imkan ve idraki, yeni bir yapı felsefesi geliştirmesi pekalâ mümkünken; insana ve şehre ait yeni, orijinal, tarihsel, kültürel, estetik ve mimarî temellerinden kopmadan, “yaşanmaya değer” mekânlar üretemeyen, tam aksine mekanlara insanları adeta mahkum eden TOKİ’nin vebali büyük!

Biraz da komplocu düşünürsek; modern zamanların müthiş bir şekilde yalnız bıraktığı insanı kendi içine hapseden, ruhsuz mekanlarda izole eden yeni bir “yalnızlaştırma” projesi veya ideolojisi mi yayılıyor şehirlerimizde?

Ortada (Üstad Necip Fazıl’ın deyimiyle) “felix culpa: mesut suç! Mutlu cinayet!” türünden bir katliam var! Evet katliam… Devlet eliyle yapılan bir katliam! Kelimenin Latin harfleriyle doğru yazılımı: “katl-i âm” yâni umumi katl. Genel yok etme! Tamamını ortadan kaldırma! Ne derseniz deyin. Kelimenin aslındaki çağrışım müthiş ve sarsıcı!

Söylediklerimizin yazımızın başlığıyla ne alâkası var? Doğrudan alakası var! Çünkü geçtiğimiz günlerde Başbakan İstanbul’da TOKİ’nin 2011 Kurultayı’nda konuşurken şunları söylüyor: “TOKİ, kurulduğu 1984’ten 2002’ye kadarki 19 yıllık sürede sadece 43 bin konut üretti. 8 yıllık Ak Parti iktidarında ise TOKİ 483 bin konut üretti. Cumhuriyetin 100. yılı olan 2023’e kadar 500 bin konut daha üreteceğiz.” TOKİ’nin marifetlerine devam etmiş Başbakan: “Yâni TOKİ 100 bin nüfuslu 20 şehir inşa etti. Bu da bir Bursa inşa etmek demektir.” Birkaç gün sonra da Erzincan’da “Toplu Açılış ve TOKİ anahtar teslim Töreni’nde de Fatih Sultan Mehmed’in meşhur sözünü, “Bizim icraatımızın ulaştığı yere onların hayalleri bile ulaşamaz!” tekrarlamış. Söz doğru, ancak tahsis edildiği “yer”e oturduğu pek söylenemez! Biz, bu tarihî cümleyi şöyle yorumlayalım: “TOKİ’nin şehirlerimizde yaptığı gayr-i insanî konutlara müteahhitlerin hayalleri bile erişemez.”

Bu bilgiler Başbakan’a TOKİ tarafından verilmiş. TOKİ’nin internet sitesinde ayrıntılarıyla sergileniyor. Gecekonduların şehirlerimizden nasıl temizlendiği, nasıl ucuz konutlar üretildiği, nasıl kentsel dönüşümler yapıldığı vs. vs. hararetle tekrarlanıyor.

TOKİ, şehirlere “hayat verdiğini zannederken onları tedrîcen öldürdüğünün farkında değil.” Bu dünya “şehir-mekân ve insan”la tezyîn edilmiş, yaşanılır kılınmak için varolmuştur. ‘Yaşama’ sadece biyolojik bir ihtiyaç değildir. Fakat biyolojik ve metabolitik düzeye indirgendiği için insanın içerisinde yaşadığı şehir ve mekânlar da sadece bu ihtiyaçlara göre inşa ediliyor. Onun için de TOKİ elindeki tüm araç ve aygıtlarla şehirlere bir terminatör gibi dalıyor. Şehirler de bütün sakinleri ve yöneticileriyle ‘celladına hayran, onu alkışlayan bir eda’ ile önünde boyun kırıyor ve kaçınılmaz olarak ‘sana teslimim, bana ne yaparsan yap” diyor. TOKİ de “genel anestezi” halini yaşayan şehir ve halkının gözleri önünde istediğini yapıyor. Fransız şair Blaise Cendrars’ın deyimiyle “mantar kent”ler kurmaya, “kentleri mantarlaştırmaya” devam ediyor.

TOKİ’nin tek mazeret ve mahareti “şehirleri gecekondu alanlarından temizlemek” ve “hızlı konut üretimi” olabilir mi? Yanlış mı düşünüyoruz? Veya marjinal tepki mi veriyoruz? Her şeyden önce “TOKİ’nin şehirleri istila eden gecekondu alanlarını temizlemesini de mi görmüyorsunuz?” denilebilir. Bizim söylemek istediğimiz; temizlediği çirkinliklerin yerine diktiği yeni beton ormanlarının nizamî bir garnizondan farkı olmayışı. Hiçbir tarihsel, kültürel, mimarî bir temel ve tarzının olmayışı.

TOKİ’nin yaptığı konutlar insanî olmaktan uzak, adeta bir yapay bir “ur” gibi şehirlere saplanıyor. Ne hazindir ki şehir “urlaşmış organ”ını öğünerek sağlık âlameti olarak sergiliyor. Fetih’le işgal arasındaki “hayat” ve “memat” farkını anlayamayanlar, neye sebep olması gerekirken neye alet olduklarını anlayabilirler mi? Anlarlar anlarlar da iş işten geçmiş olur.

Türkiye belki de yüz yılda bir yakalanabilecek bir “şehir dönüşümü” fırsatını TOKİ eliyle kaçırıyor. Niçin? Çünkü modern zaman şehirlerini dönüştürecek bir “zihniyet” olmadığı için. Arka plânımızda ve önümüzde müthiş ve münbit bir şehir mimari ve medeniyet kültürü ve inşası olmasına rağmen, bunu güncellemeye ilişkin idrakin bulunmaması ortaya maalesef artık dünyanın da terk etmeye başladığı, miadı dolmuş TOKİ’nin yaptıklarını çıkarıyor.

Yazımın bu bölümünü Muhakkik Mimar rahmetli Turgut Cansever’in HABITAT II’ye sunduğu “Şehir ve konut üzerine düşünceler” başlıklı raporundan önemli bir paragraf alıntısıyla bitirelim:

“… her çocuğun gözlerini, güzel, bozulmamış, kirlenmemiş, güzelleştirilmiş bir çevrede dünyaya açmaya ve her insanın ister köyde, ister kentte otursun; çevresinin oluşumuna katılmaya ve onu güzelleştirmeye, dolayısıyla çevrenin oluşumunun ve yönetiminin sorumluluğunu da üstlenerek yücelmeye hakkı teslim edilerek ülke yerleşme sistemi oluşturulmalıdır!” Cansever model de sunuyor: “Yeni şehirler kurulurken ‘galaxie’ ‘yıldız kümesi’ şeklinde bir yerleşme düzenine ihtiyaç vardır. Böylece yatırım ve işletme süreçlerine uygun iktisadi büyüklüklerde ve tasarruf ilkesi içinde kurulan ihtisas şehirlerinden oluşan metropollerin vücuda getirilmesi zarureti ortaya çıkar. …”

Hiç kimsenin ve hiçbir kurumun gelecek nesilleri “keşke yaşamasaydım” pişmanlığına, bizleri de “keşke görmeseydim” bedbinliğine mahkûm etme hakkı olmamalı! İnsanlar kendilerine dayatılan ve hayatları daraltılan mekânlara mahkûm edilmemeli!

Bir şehri ‘yıkmak’ ne kadar kolaysa, inşa etmek de o kadar zor ve iddialı bir iştir.

(Günebakış, 9 Mart 2011)

28 Şubat 2011 Pazartesi

"ŞEHİR HEP PEŞİNDEN GELECEK..."

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

İnsanın kendini “ait hissettiği” şehirden uzakta olması, onun aidiyet hissini azaltır mı yoksa daha mı yoğunlaştırır? Bu soruya verilecek cevap şehrinize ‘ait olma’nızın sebebiyle ilgilidir. Şehir sizin için ontolojik bir anlam ifade ediyorsa aidiyet hissiniz yoğunlaşır. Şehir sadece bir ‘barınma’ mekânı ise orada bulunmanızın sadece ‘biyolojik’ bir nedeni vardır. Maksadımız; ‘şehir idraki’ taşıyanlara “niçin bu şehirde oldukları”na ilişkin soru tekrarıdır. Aynı zamanda da “şehir idraki” diye bir derdi olmayanları böyle bir idrake davet etmektir.

Heidegger’in varlığa ilişkin ifadelerinden birisi “biz bir yerde var oluyoruz, varlığımız orada anlam kazanıyor”dur. Varlığın anlam kazanma yatağı olarak şehrinizi görüyorsanız eğer, şehir sizin için aynı zamanda ‘aidiyet yatağı’dır.

Şehir ve aidiyet’i birbirinden kopmaz iki kelime-kavram olarak aynîleştirebiliyorsak ‘varlığın anlam kazandığı’ bir yoğunlukta şehrimize bağlanırız.

Böyle bir şehir, Kavafis’in “Şehir” şiirinde içselleştirdiği yerdir. Kavafis ünlü “Şehir” şiirinde “bu şehir hep peşinden gelecek, takip edecek durmadan seni” diyor. Peki öyle mi? Şehrimiz gittiğimiz yere geliyor mu? Bizi durmadan takip ediyor mu? Şehrin bizi takip etmesi ve onu gittiğimiz yere taşımamız; “şehir idraki”nin kısır maddi öğelere indirgemeyeceği, büyük âriflerin insanı “ulu şehr”e benzettikleri gibi bir ‘idrak’i gerektirir!

Bir divan şairinin ‘aşk’ için söylediği “Sırr-ı aşk anlamağa haylice idrak gerek!” Biz bu mısrayı “Sırr-ı şehr anlamaya haylice idrak gerek!” diye değiştirerek ‘şehir idraki’nin nasıl bir derinlik istediğine işaret etmiş olalım. Kavafis’in mısralarında bağlamı farklı olsa da bu türden bir şehir hasreti, şehir hüznü okunuyor.

İşte şiirin tamamı:

'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin
‘bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-

Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de. “

“Bir başka şehir beklememek” için varlığımızı anlamlandıran ve varlığımızla anlamlandırdığımız şehri kalabalıkların fiziksel ihtiyaçlarının giderildiği ‘eşyalar deposu’ olarak görmemek gerekiyor.

“Dönüp dolaşıp bu şehre gelecek” isek sonunda, bu şehre ait olduğumuzu gittiğimiz her yerde göstermemiz gerekiyor. Ancak, kendi “algı”larımızdaki şehri değil, şehrin ‘kendisi’ni taşıyabiliyorsak…

“Yeni bir şehir arıyor”sanız eğer, şehir sizi kabul etmiyordur, siz kendinizi şehre ait hissetmiyorsunuzdur.

“Yeni bir şehir aramıyor” iseniz, şehirde “olduğunuz”u hissetmek ve bu hissedişi anlamlı kılacak varlık göstermek zorundasınız.

Hangi şehre kendinizi “ait” hissedersiniz? Aidiyet yatağınızı bulamadığınız zaman Yunus Emre’nin söylediği gibi “Var imdi gez şârdan şâra.” Bulduğunuzda da gene Yunus gibi “Ballar balını buldum” dediğiniz şehre aitsiniz, şehir de size ait!

Bir antropolog (Marcel Mauss) Avustralya yerlilerinin yaşadıkları evleri ayrıntısıyla anlattıktan sonra “buradaki her şey sanki sizinle konuşmaktadır.” der. Bir antropologun kendine yabancı bir şehirde gördüğünü siz şehrinizde görebiliyor ve şehrinizle böylesine organik bir ilişki içine girebiliyorsanız siz şehrin, şehir de sizin peşinizdedir.

Bir büyük ârifin söylediğini şehrimize bakarak söyleyelim:

“Zaman seninle müzeyyen olsun!”

İşte şehir bu, şehir idraki bu, niçin şehirde olduğumuzun cevabı bu.

(Günebakış, 2 Mart 2011)

22 Şubat 2011 Salı

ŞEHİRDE HEPİMİZ "TRUMAN BURBANK"LARIZ...



Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Yaşadığımız hayat ‘gerçek’ mi yoksa ‘sanal’ mı?

Peygamberlerin taşıdığı mesaj ve onların takipçisi büyük velîlerin, âriflerin ‘hakkel yakîn’ müşahade ettikleri ve bizi sürekli ‘uyardıkları’ gibi yaşadığımız dünyanın gerçekliği, ‘mutlak gerçek’lik olan hayatın bir ön izlemesi olduğudur. Yâni sanal bir dünyada sanal bir hayatı yaşıyoruz. Bu hayat “aslı burada var olmayan” gölge bir hayat… Gerçekliğin bizi çoğu kez yanıltan yansıması… İnsanın mükellefiyeti; bu sanal hayatın pasif bir nesnesi olmaması, varlığın bilincine varması ve ‘kim’liğini sorgulamasını gerekli kılıyor. “Varlığın idraki” burada… Gerçek zannettiğimiz sanal âlemin farkına varmak, insanın en büyük meselesi…

Sanal âlemin kurguları bazen ‘kendimizi’ ve yaşadığımız hayatı sorgulamaya götürüyor. Kurgular, kurgulayanın farkında olmadığı bir ‘temel gerçeğe’ idrakleri yöneltiyor… Filmler de ‘hayattan kesitler’ taşıyan sanal filtreler olmalarına rağmen bazen bizi ‘ben’imizle ‘kendimizi idrak’le karşı karşıya getirirler.

Peter Weir’in “The Truman Show” adlı eseri de bu türden bir film…

“The Truman Show”u seyredenler hatırlarlar. 1998 yılında vizyona giren filmin ilginç bir konusu vardır. Bir TV kurumu, terk edilmiş bir bebeği sahiplenir ve ona Truman adını verir. Truman’ın etrafında, gerçekte var olmayan, gerçekliği olmayan sanal bir ada oluştururlar. Truman bu adada büyür, hayata atılır, sigortacılık mesleğini icra eder. Yaşı ilerlemesine rağmen bulunduğu adada aslında hapis hayatı yaşadığını, bulunduğu yerin büyük bir stüdyo olduğunu bilmez. Kahramanımızın tüm hayatı her karesiyle canlı yayında kitlelere seyrettirilir. Adanın adı “Seahaven”dir. Bu sanal hayatta Truman hariç herkes senaryo gereği rollerini oynayan oyunculardır. Truman Burbank ise televizyon show’unun ana oyuncusu olduğunu bilmeden “gerçek zannettiği” hayatını yaşamaya devam eder. Herkes Truman’a ‘yaşadığı hayatın ne kadar mükemmel bir hayat olduğu”nu telkin eder. Hayatı 24 saat boyunca tüm dünyaya canlı olarak seyrettirilir. Fakat uzun bir süre sonra Truman bazı şeylerden şüphelenerek gerçekleri öğrenmeye başlıyor.

Truman yaşadığı sanal hayatın sonunda adadan kaçmaya çalışır ve denize açılmak üzere harekete geçtiğinde “gerçek hayat mekânı zannettiği” stüdyonun duvarına çarpar ve müthiş gerçeği o zaman anlar.

Aslında hepimiz yaşadığımız dünyada/şehirde, farkında olmadığımız böyle bir senaryonun oyuncuları mıyız? Figüranları mıyız?

Modern zamanların metalik ve mekanik şehirleri içerisinde yaşadıklarımız, farkında olalım veya olmayalım bizi böyle bir hayatı sürdürmeye ‘mahkûm ettiren’ bir atmosfere sahip.

Öyle şehirlerde yaşıyoruz ki; bu şehirlerin ‘gerçekliğini sorgulama’yı bile aklımızdan geçiremiyoruz. Sorgulamaya kalkışsak bile, kendini ele vermeyen bir soğuklukla bizden kaçıyor… Aslanda biz bu ‘kurgu şehir’de gerçek hayatı yaşadığını zanneden Truman Burbank’larız adeta. Farkımız; şehirden kaçmak için harekete geçtiğimizde şehrin duvarlarına çarpsak da bir ‘fanus içinde’ olduğumuzu anlayamamamız.

Modern zamanların sanal şehirleri bir TV stüdyosu gibi bize ‘mutlak gerçeklik’ olarak sunuluyor. Sunumu yapanlar malûm meçhuller… Senaryoda yerimiz hep aynı. Yüzyılımızın şehir ve insan ‘algı’sı bizi nerede olursak olalım, hangi tarih-kültür mirasına sahip olursak olalım aynı sona doğru hızla itiyor. Batılı-Doğulu demeden herkes bulunduğu şehirde gerçek zannettiği sanal rolleri oynuyor.

Büyük muhakkik mimar Turgut Cansever bunu, yüzyılımızın “kültür çöküntüsünün belirgin özelliklerinden biri, gayri insanî tekdüzeleşme”si olarak ifade ediyor.

Truman Burbank’ın yaşadığı hayat aslında hepimizin yaşadığı hayat… Hatta Truman, bizden daha çok varlık bilincini taşıyor. Biz, böyle bir hayatın içinde olduğumuzu bilmemize rağmen habersizmişçesine bu hayatı yaşıyoruz. Sanki “aslolan gerçeklik değil, sanallıktır”a iman etmiş mü’minleriz. Bu imanı taşıdığımız sürece Truman’ın “Seahaven”inde yaşamaya devam edeceğiz. Truman dışında her şeyin sahte, kurulup-yıkılabilen yapay bir dekordan ibaret olduğu hayatı, daha iyi bir hayata tercih edemediğimiz için burada yaşamaya mahkûmuz.

Yaşadığımız şehir-stüdyo o hale getirildi ki, her dekoru paslanmış, küflenmiş, dökülmeye yüz tutmuş çehresiyle bize ısrarla gerçek kimliğini dikte etmeye çalışsa da biz bunu görmek istememekte ısrar ediyoruz.

Sözün burasında Üstad’ın “Çile”sinden mısraları hatırlıyoruz:

“Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;


Mekânı bir satıh, zamanı vehim.


Bütün bir kainat muşamba dekor,


Bütün bir insanlık yalana teslim.”



Şehirde bize sunulanların baş döndürücü büyüleyiciliği karşısında sarsıntı geçiriyoruz. Zaten modern zamanların insanı esir alan en önemli enstrümanları: Hız, renk, ritm ve büyü… Şehir, sesi ve rengini bunlarla sergiliyor.

The Truman Show filminde bir cümle var ki, insanın şehirde nasıl aldatıldığını ve sanal bir dekora mahkûm edildiğini ortaya koyuyor:

“Dışarıda, benim sana sunduğum dünyadan daha fazla gerçek yok!”

İnsana, kendisine sunulan sanal dünyanın gerçekliği kabul ettiriliyor. Ve biz, hepimiz şehrimizi de tüm yeryüzünü de Seahaven gibi zannediyoruz.

“Şehir Stüdyo”ya hapsedildiğimizin farkına vardığımız zaman insanî gerçekliğimizin de farkına varırız.

Şehrimize bir de The Truman Show’da yaşıyoruz gibi bakmaya ne dersiniz?

(Günebakış, 23 Şubat 2011)

14 Şubat 2011 Pazartesi

1930'LARIN "ŞEHİR KATLİAMI"YLA BUGÜNÜN "ŞEHİR KATLİAMI" ARASINDA FARK VAR MI?

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Tarihten ne kadar kaçarsanız kaçın, ne kadar reddederseniz reddedin, öyle bir an geliyor ki bilinçaltınıza yerleşen ‘tarih kodları’ sizi bırakmıyor, onlardan sonuna kadar kaçamıyorsunuz. Aslında tarihten değil, bilinçaltınızdaki ‘saplantılar’dan kaçıyorsunuz. Bilinçaltınız sürekli ‘tarih sendromu’ yaşarken, siz tarihe karşı verdiğinizi zannettiğiniz savaşın sonunda yenilgiye uğradığınızı bile fark etmiyorsunuz.

Bu durum herhalde sadece bize mahsus bir “ruh hastalığı” olsa gerek.

Şehir tarihinde de öyle… Tarihten kalan ne varsa onları yok etme, kalanlardan da tiksinme ve onları görmeme adına şehirde yapılanları önce alkışlasanız, onaylasanız da, giderek “insana göre” bir şehir tasarımı değil, ‘tarihinden intikam alma adına’ bir şehir terziliği-katliamı yapıldığına şahit oluyorsunuz.

Tarihinden, tarihselliğinden kopartılan şehir sizi sürekli kovalıyor. Bir süre sonra reddettiğiniz, kaçtığınız tarihin veya tarihî şehrin silüeti altında eziliyorsunuz, ona izah edemediğiniz bir hayranlık duymaya çalışıyorsunuz. Ancak bu sadece bir kültür hayranlığıdır. İçselleştirilmiş, hazmedilmiş bir tarihî kültür değil.

Trabzon da bu anlamda 1930’lu yıllarda ‘büyük katliam’lar yaşamış bir şehirdir. Şehir katliamı, cumhuriyet ideolojisini ne pahasına olursa olsun yerleştirme adına yapılmıştır. Konunun ayrıntılarına girmeyeceğiz. Sadece İmaret külliyesinin yıktırılıp üzerine bugünkü Atapark’ın inşa edilmesi örneği yeter…

Medeniyet şehirlerinin böyle bir trajik kaderi var. Tarihte, ‘yaşanmaya değer hayat’a tecelligâh olan şehirlerin muhteşem bir kemalden müthiş bir zevale uğraması neredeyse kaçınılmaz olmuş.

Cumhuriyet ideolojisinin önemli yazar, edebiyatçı, siyasetçi ve mübelliğlerinden Falih Rıfkı Atay’ın 1932’de bir gazetede yazdığı ‘alev ve beton’ başlıklı yazısı 79 yıl sonra günümüz şehirlerine, özellikle de şehrimize yapılan ‘kötülük’leri anlatıyor sanki. Cumhuriyet ideolojisinin şehir tasarımında, tarihî binaların-mekânların yıkılıp batıdan apartılan apartmanlarla donatılması karşısında Falih Rıfkı isyan ediyor. Sadece İstanbul’da yapılanlar karşısında donup kalan yazar, diğer medeniyet şehirlerinde yapılanları görseydi nasıl tepki verirdi bilemiyoruz. Falih Rıfkı, kendi tarihine duyduğu nefreti sözkonusu yazısının sonunda “biz maziye bin kere daha üstün bir istikbale doğru giderken, hiçbir işimizde sevmediğimiz maziye hasret çektirecek müsamahalara göz yummamalıyız.” diyor. Böylesine bir tarih nefreti haçlıları bile çıldırtacak türden bir nefrettir.

Falih Rıfkı, 1930’larda İstanbul’daki şehir katliamı ve şehrin betonlaştırılmasına isyan ediyor: “Kırmızı alevden daha korkunç bir canavarın, zevksizliğin, bilgisizliğin, kontrolsüzlüğün canavarlaştırdığı betonun bu sefer İstanbul’un bütün güzelliğini yalnız tahrip değil, yok ettiğini göreceksiniz…. Hep birbirinden kopya, plan parası verilmemek için yapı kalfalarının kafasından çıkmış ve kalfa kafası kadar karışık ve berbat apartmanlar, hep birbirine denizi kapayarak, hep bahçeleri sökerek, müthiş bir çığ gibi yuvarlanıp duruyorlar… O kadar ki.. bütün şehircilerin ve hijyen adamlarının ikametgâh hakkındaki bütün kararlarının tersine şehircilik ilmine taban tabana zıt olarak hiçbir mimarî zevki olmayan san’atın, tabiatın, hıfzıssıhhanın, ilmin, fennin, düşüncenin ve duygunun aleyhine ve inadına İstanbul şehri çirkinleştirilmekte ve artık ne alev, ne de zelzele ile temizlenemeyecek tarzda çirkinleştirilmektedir. Cahil ve san’atsız beton canavarını çabuk sıkboğaz ediniz.”

Bugün, şehirlerimizde ‘kentsel dönüşüm’ adına yapılanların bilgisizlik ve zevksizliği aşmış bir ‘şehir ihaneti’ olduğunu söylemenin bile fantezi olduğu idraksizlik ikliminde yaşıyoruz.

1930’larda “devlet eliyle” yapılan şehir katliamı 2010’larda gene “devlet eliyle” yapılıyor. Devletin sadece şehirlerimize değil, en ücra kasabalarımıza kadar bir “mızrak” gibi sapladığı “TOKİ” yapıları, 1930’lu yılların cumhuriyet ideoglarının hayallerini süslüyordu. Ömürleri yetmedi ama tasarladıkları şehirlere ‘devlet eli’ 70 küsür yıl sonra ulaşabildi. Onlar bile temelini attıkları (daha doğrusu tarihî temelini yok etmek istedikleri) “cumhuriyetin şehirleri”nin bu derece ‘görkemi’ karşısında şaşkınlıktan dillerini yutarlardı herhalde!

1930’ların edebiyatçı, sanatçı, siyasetçi, şehir plancısı, devlet adamı, vs.leri bugünün devlet yöneticileri (özellikle de TOKİ)’nin marifetiyle şimdi mezarlarında rahat uyuyorlardır (!)

Falih Rıfkı gibi bir “Cumhuriyet İdeologu”nu 1930’larda çıldırtacak şehir katliamları 2010’larda TOKİ’nin “Kentsel dönüşüm”lerinin muhteşem başarıları olarak karşımıza getiriliyorsa o şehri idrak terk etmiş, ahlâk ve zevk o şehirden kaçmış demektir.

Bugünün iktidarları, bayındırlık ve imardan sorumlu bakanları, TOKİ yöneticileri belki Falih Rıfkı’nın sözkonusu yazısını okurlar da “ne yaptıkları”nı sorgularlar. Yaptığı işin ‘marifet’ olduğunu ve de ‘taltif’ edildiğini, alkışlandığını görenlerin böyle bir sorguya ihtiyaç duymadıkları da bir gerçek. Problem; dünün medeniyet idrakli mimarı ile bugünün ‘kalfa kafası’ arasındaki farktadır. Tarihî şehirlerimizin inşası ile TOKİ’nin oluşturduğu şehir siteleri arasındaki ‘idrak’ farkı, problemin kaynağıdır.

Şehirlerimizi “kırmızı alevden daha korkunç bir canavar”ın zevksizliği, bilgisizliği ve idraksizliğine teslim ederseniz ortaya gördüğünüz şehir manzarası çıkıyor. TOKİ adeta şehirlerimizin DOKU’suna musallat olmuş bir kasırga gibi esip yıkmaya devam ediyor.

Büyük Şair Fuzulî’nin meşhur mısraının ilgili olmamasına rağmen yeri burası: “Ben isterim belâyı, çün ister belâ beni !”

· Doğruyu gösterme imkânına sahipken yanlışla,
· Güzeli inşa etme imkânına sahipken çirkinle şehirlerimizi istilâ eden ZİHNİYET ancak yeni bir zihniyet ve idrakle yok edilebilir.

Şehrimiz Trabzon’a da bir ‘fatih’ edasıyla davet edilen ve giren TOKİ, bakalım daha ne işgallere, ne katliamlara imza atacak? Bunun hesabını, daha doğrusu faturasını gelecek nesiller hak etmedikleri biçimde ödeyecekler!

Ne yapalım?

Şehrimize bakıp da Yahya Kemal gibi hüzünlenelim mi?

“Şehirden çıkıp birkaç fersah uzaklaştıktan sonra, bir dağ tepesinde birkaç saat geçiren insan, bu zamanlarda, fena bir rüyadan uyanır gibi oluyor. Ruh da tıpkı hava gibi alçaklarda bulanık, yükseklerde saf; şehirlerden dağlara çıkınca tortusu dibe iniyor…”

Biz de şehrimizden uzakta şehrimizi seyrederken bunları düşünüyoruz.

(Günebakış, 16 Şubat 2011)

8 Şubat 2011 Salı

ŞEHİR VE SİMGE... "Fluctat nec mergitur!"

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Simgeler-semboller, insan, eşya ve hadiselerin muhtevasını ifade eden, ifşa eden modern zamanların önemli imaj araçlarıdır. Sadece modern zamanlarda değil, kadîm zamanlardan günümüze kadar simgeler, insanın dünyayı tanımlamasında önemli işlev görmüştür. Günümüzde insanın idrak kalıplarının neredeyse simgelerden başka bir muhtevaya imkân bırakmaması, çağımızın simge ve imajlar çağı olarak önemli bir farklılığını da ortaya koyuyor.

Simgeler aslında bütünü çağrıştıran parçalardır. ‘Parça bütünün habercisidir’ hikmetini konumuza indirgediğimizde; parça-bütün ilişkisi, simge-muhteva ilişkisine tekabül eden, işaret eden bir öneme sahiptir.

Simge, dil devrimiyle Fransızca ‘signe’, Latince ‘signum’dan aşırılmış. Dilimizdeki karşılığı “remz” veya “remiz”. Eski lügatlarımızda işaret, timsal, ima, gizli huruf anlamlarına geliyor. Kamus-u Türkî’de ‘bir maksadı anlatan resim, şekil’ diye geçiyor. Üstad Necip Fazıl’ın ‘Evim’ şiirinden bir mısra: “Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!” Remz, ifade ettiği maddeyi aşmış bir manâ ifade ediyor, delalet ettiği şeye göre kıymet ve anlam kazanıyor.

Şehirler de kendilerini bütün olarak muhtevalarıyla ifadelendirdikleri gibi, muhtevalarına uygun düşecek simgelerle de ifade ederler. Bu anlamda günümüz şehirleri müthiş bir zevksizliği, kabalığı, estetik yoksunluğunu ifade eden simgeler çöplüğüne dönmüş durumda. Her şehrin, hatta her ilçenin, köyün simgesi var. Simge koymanın ölçüsü yok. Bitkilerden hayvanlara, eşyalardan insanlara kadar tam bir simgeler mezarlığı ülkemiz… Şehir yöneticilerinde selîm bir zevk ve estetik idrakînin olmayışı, simge arayışında tarihî şehirlerimizden günümüze intikal eden tarihî silüeti bile görmeyi engelliyor.

Her şehrin bir arması, simgesi olmalı. Ancak simge tarihî sürekliliğin ifadesi de olmalı. Simgeler, modern zaman şehirlerine karşı şahsiyetini halâ sürdürebilen özellikle medeniyet şehirlerinin kadîm tarih ve kültürünün ifşası için mutlaka gerekli… Şehir varlık iddia edebiliyorsa, ifade ve ifşa için simge gerekli. Varlık isimlendirmeye muhtaç olduğu gibi simgeye de muhtaç..

Şehrimizin de tarihsel derinliğine, kültürel zenginliğine, medeniyet şehri kimliğine delâlet eden remzi-simgesi olmalı.

Tarihin bırakmamak için direndiği, kültürün kaçtığı, estetiğin terk ettiği, aklın tutulduğu, idrakin şaşırdığı günümüzün kaotik şehirleri ve şehir yöneticilerine bırakılamayacak kadar hassas ve zor bir iştir simge işi. Ve de şehirlerimizin/şehrimizin simgesi bugünün şehir yöneticilerine bırakılamayacak kadar önemli bir iştir.

Halâ büyük tarihî şehirlerimizin kendilerini ifade edebilecek bir simgeleri yok. Olanların da iptidailiği ortada.

Şehir simgesi sadece şekil ve logolardan ibaret değil. Bir cümle, tanımlayıcı bir kelime de bir şehrin simgesi olabiliyor. Medine’ye ‘münevvere’, Mekke’ye ‘mükerreme’, Kudüs’e, Buhara’ya, Şam’a ‘şerîf’ sıfatları da bu şehirlerimizin ‘değer’ine ve önemine işaret ediyor.

Ayrıca tarihte Roma için: “Bütün yollar Roma’ya çıkar!” sözü de şehir simgesi olarak bugüne kadar gelmiş önemli bir cümledir.

Günümüzün batı şehirlerinin birçoğunun simgesi var. Fransa’nın başkenti Paris’in simgesi ‘yelkenli gemi’ figürüdür. Bu figürün/simgenin altında da “Fluctuat nec mergitur!” yazılıdır. Yâni, “Dalgalar dövdü, ama batmadı!”. Bir şehir kültürü yazarı Paris için şunları söylüyor: “Paris’in sırlarından biri bu sözün içinde gizlidir. Diğer önemli şehirlerin tersine, bu şehir, uzun tarihi boyunca birçok darbe almış, ama hiçbir zaman tamamen tahrip olmamıştır. Örneğin Londra’nın 1666, Lizbon’un 1755 veya Berlin’in 1945’te başına geldiği gibi çok büyük bir yıkım yaşamamış, sürekliliğini korumuş, imzasını muhafaza etmiş, meydana gelen büyük değişimler, bir yangının, bir depremin veya bir savaşın sonucu olmamış, Paris’i Paris’liler (ve hatta bütün dünya) hem oluşturmuş hem de değiştirmişler, bazen yıkıp bazan yaparak, hep daha ‘güzel’e doğru yol almışlardır. Bir Roma kenti olarak kariyerine başlayan Paris, daha başından itibaren belli eksenler etrafında yol alan bir gelişme göstermiştir…”

Bu sözleri anlayabilecek, şehrine böyle bakabilme idrak ve ehliyetinde şehir yöneticilerimiz ve şehirlilerimiz var mı?

Sözü Trabzon’a getirelim ve Trabzon’da bağlayalım:

Şehrimiz, tarihsel sürekliliğinin ifadesi olabilecek bir simgeyi henüz bulabilmiş değil. Bulacağı da meçhul. Ne grafik şekil olarak, ne de cümle olarak. Simgenin şehrin imar plânı kadar önemli olduğunu bilenler zuhur edene kadar, şehir zevk ve estetik idrakine sahip şehir yöneticileri gelene kadar şehrimizin “simge”siz kalması şehrin hayrına olacaktır !

Hiçbir derinlik ve estetik güzellik ifade etmeyen gemi, kemençe, horon figürleri şehrimizin çekileceği estetik idraksizlik ve zevksizliğin sembolleridir. Şehrin girişine bordo-maviye boyanmış demir yığınından oluşan, şehre değil de maden ocağına giriyormuş intibaını veren ilkel bir tak ve üzerindeki ilkel yazılar şehri değil, şehrin estetik yoksunu yöneticilerini temsil ediyor.

Şehrimize Batı’nın Paris’i gibi “dalgalar dövdü, ama batmadı!” diyebilmek için epey çile çekmek gerekecek. Şöyle de diyebiliriz: Şehrimizi batırmak için içeriden öyle dövüyoruz ki başka bir batırıcıya ihtiyaç yok!

Yanlışlıklar, çirkinlikler, zevksizliklerle malûl bir şehir değil; tarihî derinlikle birlikte ‘temsil ettiği manâ”nın idrakinde şehir yöneticileri ve şehirlilerle “kendisi” olabilecek şehre “şehir” denilir.

Şehrimizi feth için gelen Fatih Sultan Mehmed’i Zigana zirvelerinde “Hey oğul! Trabzon’a bunca zahmet nedendür? Trabzon nedür ki?” diye vazgeçirmeye çalışan Uzun Hasan’ın annesi Sârâ Hatun’un sorusuna “...Bu zahmet Trabzon için değildir… Eğer bu zahmeti ihtiyar etmez isek “ cevabını veren Fatih’in şehri aşmış bir ‘medeniyet idraki’nin bugünkü şehir yöneticileri/emanetçileri farkında mıdırlar? Veya neyin farkındadırlar? Nerede yaşadıklarının farkında mıdırlar?

Bu sorulara verilecek cevapların muhtevası, şehrimizin manasını yansıtacak “simge”de yüklü olmalıdır.

“Şehirlerin remzi” olan bir medeniyet şehri, “remzlerin şehri” de olabilmelidir!

(Günebakış, 9 Şubat 2011)

31 Ocak 2011 Pazartesi

ŞEHİR "MARKA DEĞERİ"YLE PAZARA DÜŞTÜ...

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Ait olmadığı yerde kullanıla kullanıla tabii yatağını kaybedip anlam kaymasına uğrayan kelimeler-kavramlar olduğu gibi, modern zamanlarda kavramların tahrif edilmesiyle o kavramlarla ifade edilen şeyler de ‘kendisi’ olmaktan çıkıyor ve anlam sapmasıyla “yer”ini ve “değer”ini kaybediyor. Bir delinin kuyuya attığı taşı kırk akıllının çıkaramaması türünden bir anlam kayması, sapması…

Doğru kullanıldığı zannedilen öyle kavramlar vardır ki, gerçek telaffuzuyla/manasıyla kullanmaya kalktığınızda artık kendisinden bir şey kalmamış, muhatabında hiçbir etki-tepki uyandırmayan kadavraya dönüşüyor. Kavramlar o hale geliyor ki, eski deyimle; “galat-ı meşhur lisan-ı fasihe müreccah” oluyor. Yâni yanlış kullanılan bir kavram giderek orijinaline tercih ediliyor ve gerçek manasını kaybediyor.

Son yıllarda çok sık kullanılan, muhtevasından çok dudak tiryakiliğiyle haz duyulan kavramlardan birisi olan “marka”, şehirle örtüşen veya şehrin ‘değer’inin izafe edildiği temel kavramlardan birisi haline geldi. Ancak, gerek “marka” gerekse de “değer”in şehirde kullanımı bu kelimelerin nasıl “yanlış” ve “yanlışta” kullanıldığına mükemmel örnekler…

Marka; lâtincede ticarî alâmet, damga demek. ‘Market’le akraba bir kavram. Latincesi mercatus. Yâni ticaret, çarşı, malların satıldığı yer anlamına geliyor. Marka ve değer kavramlarını birlikte düşündüğümüzde, marka ticarî bir kavram olarak marketlerde alınıp-satılabilen meta, mal anlamını taşıyor. Değer ise, eski Türkçede “tegir”den bozma olarak dilimize girmiş, ‘kıymet’ demek.

Modern zamanların yok ediciliğinin şehirlerimize giydirdiği ve her şeyi ‘market malzemesi’ haline getirdiğine bu kavramlar yerinde bir örnektir. Şehri nitelerken kullanılan bazı kavramların neleri çağrıştırdığının farkında olmayabilirsiniz. Bu affedilebilir bir masumluktur. Ancak şehirlerini “markalaştırma”, markete çevirme hummasına tutulan, şehir idraki olmayan, şehirden anladığı “beton istif”leri olan şehir yöneticileri için “marka”, uğrunda şehrin feda edileceği bir zümrüd-ü anka!

Marka batıda “market”te yerini alırken, doğuda maalesef şehirle bütünleşiyor. Şehir ‘marka’laşıyor, marka da şehirleşiyor(!)

Bu yeralış müthiş bir kompleksin, aşağılık ukdesinin sonucu. Sokağa ilk çıktığında gördüğü ilk kadına vurulan ‘şark külhanbeyi” gibi, ayağıyla gidip kafasını bıraktığı ilk batı şehrini gördüğünde ‘vurguna tutulan’ şehir yöneticilerinin şehvetine, sadizmine kurban giden şehirlerimizin hali, ‘benzeme, gibileşme ukdesi’nin sefaletini yaşıyor. İhtiyaçlarla değil ‘intihal’lerle, farklı yerlerden toplama organlarla şehir oluşturma çabası sadece bizim şehir yöneticilerimize mahsus bir garabet…

Ve tabii “yaşadığımız şehir”…

Değişen bir şey yok. Meşrutiyet ve tanzimatla başlayıp Cumhuriyetle devam eden “benzeme” veya “benzetilme” kompleksinin ürettiği yerel yöneticiler şehirlerimizi istila ediyor. Hele de “iktidar nimetleriyle” donandılar mı, şehri “markalaştırmakta” yâni tahripte sınır tanımıyorlar.

Örnek mi? Bir devlet kuruluşu olan TOKİ’nin şehirlerimizde yaptıklarıyla övünen idraklere “şifa dilemek”ten başka yapacak şey yok. Kent yöneticilerinin şehre davet ettikleri TOKİ, “kentsel dönüşüm” adına şehirlerimizde “kentsel deprem” alanları meydana getirdi/getiriyor. “TOKİ zihniyeti” bir terminatör gibi şehirlerimizi biçiyor. Bunda başta ülke yöneticilerinin, imar ve bayındırlıktan sorumlu bakanların, siyasilerin, üniversitelerin, kültür-sanat adamlarının, hâsılı derece derece herkesin payı var.

Modern zamanlarda ‘yaşanmaya değer bir şehir’e ilişkin ilk adımları atabilecek imkanlara sahipken, tam aksine böyle bir ‘idrakten yoksun’ olmanın sonucu şehirlerimiz ‘yaşanmaya değmez’ ama ‘yaşamaya mahkûm’ olduğumuz hale getirildi. Bu bir zihniyet problemidir. Şehirleri sınır tanımaz kâr hırsının tatmin alanı gören müteahhitler yerine, şehirleri sınır tanımaz zevksizliğin tatmin alanı haline getiren TOKİ zihniyeti…

İlginçtir ki,‘betonlar marketi’ haline getirilen şehrin ‘değer’ini de sadece ve sadece ‘estetik idraki dumura uğramış rant iştahı’ kabarmışlar biliyor !

Söylediklerimizi “TOKİ, şehirlerdeki gecekondu alanlarını modern kent binalarıyla donatıyor, temizliyor, yeni yerleşim alanları inşa ediyor” gerekçesiyle marjinal bulanların “şehir idraki, şehir bütünlüğü, şehir estetiği ve derdi” olmadığına şüphe yok.

Şehir yöneticileriyle birlikte tüm merkezi idare Şehirlerimizi illâ ki “virüslerle müzeyyen” bir şehir haline getirdi/getiriyor.

Şehrimizin ‘medeniyet şehri’ olduğu zamanlarda Evliyâ Çelebi Trabzon’u “şehr-i müzeyyen” olarak nitelendiriyordu. Bugün görse gene aynı ifadeyi kullanırdı herhalde. Bir küçük farkla: “Virüslerle müzeyyen şehir” diye. Şehir virüsleri oldukça çeşitli. Burada bahsettiğimiz sadece ‘maddi’ boyutu öne çıkmış virüs. Betonlarla kendini ortaya koyan virüs. Şehir halkı da o hale getirildik ki ancak ‘virüslerle mutlu’ olabiliyor. Şehir bu kıvama getirildiğinde artık o şehir halkı daha ‘muhteşem virüsler’ için hazır duruma gelmiş demektir.

İşte bu virüslerle öğünen “marka şehir”!

Ne “marka”dan ne de “değer”den haberi ve nasibi olan şehir!

Şehri markalamak, şehri “damgalamak” gibi bir şey. Damgalı olmak ise “muayeneden geçmiş”, satılabilir-pazarlanabilir anlamında sahip değiştirmeye, parayı çok verenin kullanımına hazır demek. Bu anlamda bile içinde yaşadığımız şehrin “ticarî değeri” olduğu söylenebilir mi? Ticarî değeri olabilmesi için her şeyden önce bütün bir “şehir değeri” taşıma gerekir. Bir şehir için ‘marka değeri yüksek’ demek, markette açık artırmaya çıkmış ‘değer’in fiyata indirgendiği, en çok parayı verenin sahip olacağı şehir anlamına geliyor.

Var gücümüzle şehri ‘şehir olmak’tan çıkarmak için çabalıyoruz. Yatağını bulduğunda, yerinde kullanıldığında anlamlı olabilecek ‘marka’yı da o hale getiriyoruz ki, ‘marka’ olmaktan çıkarıyoruz.

Şehir kendinden utanacak hale geliyor. Hal diliyle bunu ifade ediyor, muhatabına sunuyor ama nerde duyacak kulak, görecek göz, anlayacak idrak?

Tarihselliğinden arta kalan son parçasıyla bile kendini ‘bütün’ olarak ifade edilebilen bir dile sahip tarihî şehirleri yapay ve ilkel bir ‘marka virüsü’yle markete sunmak şehre ‘ihanet’tir. Ancak bu ihaneti ne anlayacak, ne de yargılayacak idrak maalesef yok. Olacağı da şüpheli. Şehir yöneticilerinin, merkezi yönetimlerin şehirlere ihanetinde zamanaşımı olmaması gerekir. Gerekir de… Ne şehirde ne de yaşayanlarda bu anlamda hafıza kaldı. Şehrin de yaşayanların da hafızası silindi…

Şehirlerine kötülük eden her yönetici hesap verebilmeli. Kötülük… Yâni şehir demek olan; estetik, mimarî, kültür, sanat, müzik, eğitim, vs.’de şehri tersine yürütmeye zorlamak…

Peki şehre kötülük yapanlara kim hesap soracak? Hesap soracak ‘rafineliğe’, şehir idrakine sahip şehirli var mı? Kimbilir… Şimdilik çirkini, kötüyü, yanlışı görelim yeter… Şehre böyle bakabilmek bile artık meziyet…

Ne diyelim? Acaba Peygamber ölçüsü şehirlerimizi bu hale getirenlere bir şey söyler mi: “Eğer utanmazsan dilediğini yap!”


(Günebakış, 2 Şubat 2010)

25 Ocak 2011 Salı

ONİKİ HAYVANLI TÜRK TAKVİMİNDEN "ONBİR AZİZLİ TRABZON TAKVİMİ"NE...

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Takvim İnsanların, toplumların düşünme ve yaşama biçimlerini de şekillendiren önemli bir belirleyici… Toplumların hayatında zamanı ölçmede, insanların hayatlarını düzenlemede kullanılan araca takvim deniyor. Her toplumun, kendi alışkanlıklarına, önem verdiği tarihî olaylara göre takvimleri var. Hicrî takvim Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretiyle başlar. 1925 yılına kadar kullandığımız medeniyet takvimimiz hicrî takvimdi. Milâdi takvim ise Hz. İsa’nın doğumunu esas alan, Papa XIII. Gregorius’a izafeten Gregoryen takvimine verilen isim. 1925’den itibaren milâdi takvimi kullanıyoruz. Takvimler de toplumların aidiyet-medeniyet dünyalarından kaynaklanıyor. Mensup oldukları veya zorakî dahil edilmek istendikleri dünya görüşü ve yaşama biçimlerinin kalıplarına sokulmaya çalışılıyor.

Kadîm topluluklardan bu yana takvimin kullanıldığını biliyoruz. Zamanın binyıllara, yüzyıllara, yıllara, aylara, haftalara, günlere, saatlere, vs. bölünmesi ve isimlendirilmesinde etkenler çeşitli…

Eski Türklerin Müslüman olmadan önce kullandığı en meşhur takvim “Oniki hayvanlı Türk Takvimi”dir. Şehrimizin yetiştirdiği büyük Selçuklu Tarihçisi Prof. Osman Turan’ın doktora tezi de “Oniki hayvanlı türk takvimi” dir. Bu konuda yazılmış en kapsamlı kitap da rahmetli Osman Turan’ın bu kitabıdır.

Oniki hayvanlı Türk takvimine göre yıllar şöyle isimlendiriliyor: Sıçan (Fare), Sığır (Öküz), Bars (Pars), Taşıvgan (Tavşan), Lu (Ejderha), Yılan, Yunt (At), Koy (Koyun), Biçin (Maymun), Tabuk (Tavuk), İt (Köpek), Tonguz (Domuz) yılı.

Konumuz Oniki hayvanlı türk takvimi değil. Konuyu getirmek istediğimiz yer: Şehrimizin bütün enerjisini tüketmeye memur ve mecbur futbol cinneti nin yeni bir toplumsal versiyonu…

Geçtiğimiz hafta, yerel Karadeniz kanallarından birisinde konuşan Trabzonspor yöneticilerinden birisinin şu sözleri insanın idrakini dumura uğratacak türden sözlerdi. Yâni akıl tutulması yaşatacak cinsten sözler.

Şöyle diyordu Trabzonspor yöneticisi: “Trabzon’da haftanın ilk iki günü Trabzonspor’un hafta sonunda yaptığı futbol maçı konuşulur, tartışılır. Üçüncü gün ara verilir. Dördüncü ve beşinci gün de hafta sonunda yapacağı futbol maçı konuşulur.”

Bütün bir şehir halkının hayat felsefesini, yaşama biçimini Trabzonspor’la kaim gören bu anlayış devam ettiği sürece şehrimizin akıbetinden endişe ediyoruz.

Şüphesiz böyle bir genellemenin yanlışlığı ortada. Ancak; bütün bir şehir halkının bilinçaltında giderek biriken böyle bir oluşumun varlığı da bir gerçek.

TS yöneticisinin tesbitine göre ülkemizde yeni bir takvim icad etmiş oluyoruz. Yâni modern zamanlarda bir ilkel takvim keşfetmiş oluyoruz.

Bu “Onbir azizli Trabzon takvimi”ne göre haftanın günlerini bundan böyle şöyle isimlendirmemiz gerekecek:

Pazartesi: Maç ertesi kritik günü.
Salı: Maç ertesi yoğunlaştırılmış gün.
Çarşamba: Dinlenme ve çay-kahve arası
Perşembe: Maç öncesi hazırlık günü
Cuma: Maç öncesi kritikler için son gün.
Cumartesi ve Pazar: Maçın yapılacağı kutsal günler.

Veya haftanın günlerine onbir azizin o hafta en fazla tezekkür edilen ilk yedisinin ismi de verilebilir. Daha da olmadı, batının aydınlanma devrimi gibi Trabzon Takvim devrimi yapılır ve bir hafta 11 günden oluşur ve her güne onbir şehir azizinin ismi verilir. Niçin olmasın?

Ne mutlu Trabzon’a !

Öğün Trabzon öğün! Veya avun Trabzon avun !

Yeni doğan çocuklarımız “bize her yer Trabzon” ninnileriyle uyuyup, bordo-mavi beşiklerde büyüyecekler. Onbir futbol azizinden biri olmak için ter dökecekler.

Onbir kişilik aziz gladyatör topluluğundan oluşan takımların savaştığı Hüseyin Avni Aker arenasında gökyüzünde 61 milyon yıldız altında, 61 bin seyirci önünde, 61 kent seçkini konsülün bakışları altında her hafta savaşmaya hazırlandıkları kutsal ideal: futbol!

Medeniyet şehirlerine musallat hastalıkların modern zamanlarda en yaygını olan futbolun Trabzon’da dayanılmaz ağırlığının artık yeni bir takvim icadına kadar varması kimilerini mest etse de bizi kahrediyor !

Kahrımız, şehrimizin enerjisinin toprağa verilmesinden kaynaklanıyor.

Yazımızı, Sokrates’in M.Ö. 399 yılında yargılandığı sırada Atina’lılara hitaben söylediği “Sorgulanmayan bir hayat gerçekte yaşanmamıştır!” sözünü şehrimize uyarlayıp “sorgulanmayan bir şehir hayatı gerçekte çok kötü yaşanmıştır!” diyerek bitirelim!

Akıbet hayrola !
(Günebakış, 26 Ocak 2011)

18 Ocak 2011 Salı

BİZ ŞİMDİ DÜNYAMIZA TRABZONSPOR DİYORUZ!

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Uzman Arkeologlar uzay yılıyla M.S. 6161’de Anadolu yarımadasının kuzeydoğusunda Trabzon isimli antik kalıntı alanında yaptıkları kazılarına devam ederler. Her kazma vuruşlarında kendilerini hayrete düşüren yazıt ve bulgular arkeologlarımızı derin düşünceye sevk eder.

“Evrende acaba halen Trabzon antik-arkaik kenti yaşıyor mu veya bu kente ait kalıntılar var mı? Burada yaşamış halktan izler var mı?” diye yüzyılın en önemli ‘arkeolojik ve antropolojik araştırma’ göreviyle antro-arkeologlar göreve gönderilir.

Arkeoloji biliminin yetersizliği üzerine yeni bir disiplin ortaya konulur. Bu disiplin “antro-arkeoloji” olarak adlandırılır. Bugünkü uzman bilim adamları, bu disiplinin kaynağını Trabzon antik-arkaik kent araştırmalarına borçlu olduklarını söylerler.

Arkeologlar, daha ilginç ve değeri yüksek antik-arkaik kalıntılar bulma ümidiyle evreni keşfe çıkarlar. 4 bin yıl önceye ait kalıntılarına rastlanan Trabzon antik kentinde yaptıkları kazılar sırasında buldukları kumaş parçalarındaki “Bize her yer Trabzon” yazısından hareketle araştırmalarını devam ettirirler. Araştırmaları sırasında galaksinin ücra bir köşesinden elektromanyetik sinyaller gelmeye başlar. ‘Kodçözücü’ler sinyalleri çözümlediklerinde arkaik bir Trabzon diline ait “bize her yer Trabzon” mesajına ulaşırlar. Bunun üzerine sinyalin geldiği yeri bulmak üzere uzun ve yorucu bir keşif yolculuğuna çıkarlar.

Sonunda sinyalin geldiği gezegen bulundu. Bundan sonrasını Gezegene inen kâşif arkeo-astronotlardan birisinin tuttuğu notlardan okuyoruz:

NOT 1: Gezegene indim. Yıl 6161. Galaksi saatiyle akşama doğru 61. Gök ve deniz görüyorum. Gök bordo, deniz mavi renkte. Hayret. Sesler geliyor. Uzakta arkaik bir deniz aracı görüyorum. Üzerinde bordo-mavi renkli kumaş parçaları takılı çubuklarla bir savaş arabasını andırıyor. Yaklaştıklarında içinde yerinde duramayan, daha önce antik kent buluntularındaki duvarlarda rastladığım ‘kolbastı’ figürlerini tekrarlayarak sağa sola sıçrayan insanlar… Hep birlikte, yüksek sesle adını tam çıkaramadığım bir takıma ait ismin geçtiği ‘Trabzon …….’a mezar olacak!’ nakaratını öfkeyle tekrarlıyor. Hiçbir şey anlamadım.

Bana doğru yaklaştılar… ‘purda ne arayisun?’ diye sordular. Kullanılan dili anlamadım. Ama anında lazer bilgisayar ekranında sözlerin çözümünü yaptığımda bana ‘niçin burada olduğum’ soruluyordu. Diğerlerinin meraklı bakışları altında soruyu soranla konuşmaya başladım. O’na ‘nerede olduğumuzu’ sordum. Cevap: ‘Burasi Faroz kıyılari.’ Bu insanlar kim? Dedim. ‘Onlar, arenaya seyire giden taraftarlar. Biz onlara fanatikler deruk.’

Konuşmamızın devamından hiçbir şey anlayamadım. Anladığım tek şey: Şehrin ortasındaki arenanın bütün bir kent halkını bir mıknatısın metal parçalarını toplaması gibi kendine doğru çekmesiydi. Hayret ettiğim bir şey de bazen ‘futbol adlı tepişme oyunu’ndan bir gün önce arenanın girişinde kuyrukların oluşması ve sadece 45 dakikadan ibaret iki devre halinde oynanan oyun için niçin bu kadar eziyete katlandıklarıydı. Anladım ki; kentin antropolojik genlerinde ‘arena’nın vazgeçilmez bir yeri ve büyüsü var.

NOT 2: Bu antik kentte de bir hafta 7 günden oluşuyor. Haftanın sadece bir günü ‘futbol’ oynanmasına rağmen, müthiş paralar harcanarak bu devasa arena yapılmıştı. Önünden geçen herkes hayranlıkla arenayı seyrediyor, adeta selamlıyordu.

NOT 3: Galakside grubumuzla birlikte yaptığımız kazılarda Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray gibi isimlere rastladık. Bu isimlerin de Antik-arkaik Trabzon kentindeki Trabzonspor gibi Anadolu’nun batısında Trakya’da başka bir antik kente ait takım isimleri olduğunu tespit ettik.

NOT 4: Araştırmalarımızda Lig denilen ve 18 takımdan oluşan ‘arena takımları’nın en önemli üç takımı olan Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın zamanla mitoz ve amitoz bölünmeye uğradığı ve giderek yok olduğu bilgilerine ulaştık. Buna rağmen lig gene 18 takımdan oluşuyordu. Ancak bu yirmi takımın tamamına Trabzonspor 1, Trabzonspor 2, Trabzonspor 3, Trabzonspor 4 diye devam eden 18 Trabzonspor takımının varlığını hayretle gördük.

NOT 5: Arenaya giden grupla, zor olsa da bilgisayarımın yardımıyla bir süre daha konuşarak bu kentle ilgili bilgilere ulaşmaya çalıştım. Ancak konuşmaya çalıştığım şahıs ve diğerleri kendilerinden geçmişçesine ‘Bize her yer Trabzon’, ‘Trabzon….. mezar olacak!’ gibi neşideleri vecdi içerisinde haykırıp duruyorlardı.

NOT 6: Topluluktan ayrıldım. Kentte konuşabileceğim, sorularıma cevap alabileceğim birisi bulabilir miyim? Ümidiyle caddelerde yürümeye başladım. İlginç bir şey daha keşfettim. Kentin bütün caddelerine 11 futbol azizizin ve önceki azizlerin isimleri verilmişti.

NOT 7: Sadece bizim gibi astro-arkeologlar için değil tüm bilim adamları için müthiş bir laboratuar var karşımızda. Hiçbir antik kentte böylesine arena tutkunu bir topluluğun varlığına rastlanmadı.

NOT 8: Bu kentin renk skalasında bordo-mavi’den başka renk yok. Kurumlar, şirketler, yollar, caddeler, kamu ve özel ofisler, meydanlar, alanlar hep bu iki rengin istilâsı altında. Neredeyse bu iki rengin dışında hiçbir renk yok.

NOT 9: Caddede dolaşırken önünden geçtiğim bir mabedden yükselen bilinçlendirme konuşmasında bile arenadaki oyun için dua ediliyordu.

NOT 10: Nihayet normal olduğunu zannettiğim bir yerlinin bana konuşmamızın sonunda “Siz ne derseniz deyin, biz şimdi dünyamıza Trabzonspor diyoruz” demesiyle irkildim. Gerçekten çok şaşırtıcı.

Arkeo-astronotumuzun notları şöyle bitiyor: Galaksi üst yönetimine nasıl bir rapor sunacağımı bilmiyorum. İlk kez yeterince tanımlayamadığımız bir psikoloji ile karşı karşıyayız. Galaksi tarihinin hiçbir döneminde böyle bir örnek yok. Sanırım daha çok araştırmacı ile bu gezegene yeniden gelmeyi deneyeceğiz. Yalnız kentte yabancılık çekmemek için gelecek gruba kolbastı oyununu öğretmeliyiz. Yine bordo-mavi giysilerimiz olmalı ve gemimizi de bu renklere boyamalıyız. Sanıyorum bu arkaik adetlere alışmakta zorluk çekmeyeceğiz: “Bize her yer Trabzon!”, “la la la laaa ooo Trabzooon!”

Yani anlayacağınız; arkeolog da çıldırmanın eşiğine geldi !

(Günebakış, 19 Ocak 2011)

11 Ocak 2011 Salı

KUTSAL KÂSE VE ONBİR ŞEHİR AZİZİ...

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

M.S. uzay yılıyla 6161…

Anadolu yarımadasının kuzey doğusunda deniz kenarında bulunan “Trabzon” isimli antik ören alanında kazı yapan arkeolog, çapasıyla toprağa vurduğunda metalik bir ses duydu. Büyük bir heyecanla toprağı eşelemeye başladı. Eşeledikçe sarı renkli metal bir nesneye ulaştı. Birden metalin üzerindeki yazıyı gördü. Şöyle yazıyordu: “Türkiye Futbol Federasyonu Şampiyonluk kupası.”

Arkeolog önce ne olduğunu anlayamadı, bulduğu metal nesneye bir anlam veremedi. Şok geçirdi. Bulduğu bu garip metal nesneyi Arkeoloji kurulunun önüne götürdüğünde bunun 4 bin yıl önceki Trabzon antik şehrinin 11 azizinin peşinde koştuğu, uğrunda can verdikleri, bütün bir şehir halkının kimyasını değiştiren “kayıp kutsal kâse” olabileceği konusunda hemfikir kaldılar. Kayıp kutsal kâsenin Trabzon antik kentinde bulunması ve onun oraya nasıl ulaştığı konusunda yorum çeşitliliği arkeologları ikiye böldü.

Olay zamanın medyasına düştü.

Zaman kütüğünün tutulduğu arşiv ofisinde kayıtlara bakıldı. Kutsal kase olarak düşünülen nesnenin 2010-2011 yılına ait “futbol” isimli arkaik tepişme oyununun galiplerine verilen bir ödül olduğuna dair kayıtlara rastlandı. Ancak bu ödülün Trabzon antik kentine nasıl geldiğine dair bir bulguya henüz rastlanamadı.

Yine zaman kütüğüne göre şehir o zaman 500 bin kişiden oluşuyordu. Ortasında büyük bir arena vardı. Arenaya bir futbol senyörünün ismi verilmişti. Araştırmalar derinleştirildikçe, senatoda ülkeyi Ak isimli bir konseyin yönettiği, konseyde de spordan sorumlu ‘Trabzon’lu bir üyenin bulunduğu bilgisine ulaşıldı. Bu üyenin de daha eski jenerasyon şehir azizlerinden biri olduğu bilgisine ulaşıldı.

Kazılar sırasında bazı tabletler de bulunmuştu. Bu tabletlerden birisinde, gene şehir senatosu üyelerinden etkili bir senatör olduğu bilgisine ulaşılan Megalolu Satrus’un senato ayinlerinden birisinde sarfettiği sözler olduğu anlaşılan tabletteki ifadeler çok ilginçti. Çünkü bugüne kadar hiçbir şehir kalıntısında bu ve benzeri yazılara rastlanmamıştı. Megalolu Satrus’un Latin harfleriyle yazılı sözleri şöyle idi: “ Trabzonspor Trabzon’da din gibi bir şey. Değerler sıralamasında Türkiye, Atatürk, din gibi ilk sıralarda gelir." Bu tabletten hayrete düşen ve çok fazla bir şey anlayamayan arkeologlar uluslararası tablet uzmanlarından bir heyet çağırdılar. Heyetin aylarca yaptığı çalışmalar sonucu tablette adı geçen “Trabzonspor”un antik şehir halkı tarafından ‘kutsal bir kurumsal varlık’ olabileceği, onun için de Trabzonspor’a saygının önemli bir dinsel ritüel olabileceği kanaatine vardılar.

Yine zaman kütüğünde bulunan kayıtlarda “Trabzon antik ören alanı”nın bazı temel özellikleri olarak şunlar sayılıyordu: Hamsi isimli balığa ait fosiller bulundu. Ayrıca duvar kalıntılarındaki resimlerde danseden insan figürlerine rastlandı. Bunların kolbastı ismi verilen oyunu oynayan insan figürleri olduğu zannediliyor. 11 şehir azizinin kolbastı adlı arkaik oyunu oynadıklarına dair duvar figürlerine rastlandı. Bir ilginç buluntu da üzerinde antik dilde “Bize her yer Trabzon” yazılı bazı kumaş parçaları idi. Bunun üzerine irkilen arkeologlar, acaba bütün Anadolu kıtasına o dönemde “Trabzon” isminin mi verildiği konusunda şüpheye kapıldılar.

Sonra, “Bize her yer Trabzon”un kutsal kâse peşinde koşan site halkının arenadaki coşkulu tören sırasında kendilerinden geçercesine tekrarladıkları bir “neşide” olduğu anlaşıldı.

Diğer buluntularda “fikstür” adı verilen bir çizelgeye rastlandı. Oradan hareketle Trabzonspor isimli antik bir cemaatin varlığı tesbit edildi. Bundan hareketle 11 şehir azizinin bu antik cemaatin önderleri-koruyucuları olduğu sanılıyor. Trabzon ören alanı kalıntılarındaki bazı mozaiklerde bordo-mavi harmanileriyle bu 11 şehir azizinin bir arada resimlerine de rastlandı.

Bilim adamları bazı iskelet kalıntılarına da rastladı. Bunların 11 şehir azizi efsanesine ait olup olmadığı konusunda araştırmalar halen devam ediyor… Bulgularda ortaya çıkan varlık kalıntılarının bir çeşit “toplu esrime ayininin etkisinde kalmış” ve zaman içinde androjenleşmiş varlıklar olup olmadıkları tartışılıyor.

Bu buluntulardan sonra “Ben Draun” adındaki yazar da “Trabzon Şifresi” adlı kitabı yazmaya başladı.

“Trabzon Şifresi” kitabıyla birlikte, bu günkü evrende yaşayanlar bu antik esere, geçmiş çağlardaki hemşehrilerinin ne kadar kutsal amaçlar uğrunda savaş verdiklerini ve kutsal kase peşinde koşarak, gün gelip onu elde ettiklerini de öğrenmiş olacaklar.

Yeni doğan bebekler bu “kutsal efsane”yle büyüdüler ve hepsine bu 11 azizin isimleri verildi.

Medyadaki iddialara bakılırsa, evrensel istihbarat örgütü “Bize her yer Trabzon” neşidesinden hareketle, evrenin herhangi bir yerinde “Trabzonspor” isimli bir başka cemaatin yaşayıp yaşamadığını araştırmaya başladı. Gene arkeologlar; böylesine uğrunda her şeyin feda edildiği bir “kutsal oyun futbol” uğrunda intihar edenlere ilişkin tablet veya yazıtlar olup olmadığının da araştırılması gerektiğini ifade ettiler.

Bugünün tarihiyle 6161 uzay yılında yaşayan kent yerlileri, 4 bin yıl önce atalarının, uzayın herhangi bir yerinde benzerine rastlamadıkları bir ‘oyun’u nasıl da ‘kutsadıkları’na hayret ettiler ve atalarıyla övünmek yerine, enerjilerini boşa harcadıkları kanaatiyle atalarını kınadılar!

Atalarının alışkanlıklarına meraklı olan bilim, sanat ve kültür adamları 4 bin yıl önce varolan “futbol oyunu”nu hangi antik toplulukların oynadığı konusunda yaptıkları araştırmalarda, hayretle gördüler ki; bu oyunun “gelişmemiş” veya “az gelişmiş” adı verilen “üçüncü dünya ülkeleri”nde yaygın olduğunu gördüler.

Arkeologlar, futbol isimli çatışma oyununun ilk ortaya çıktığı Britanius’ta değil de niçin Trabzon’da kutsal hale geldiğine de bir anlam veremediler.

(Günebakış, 12 Ocak 2011)

4 Ocak 2011 Salı

TRABZON, "FUTBOL VİRÜSÜ"NE KARŞI KARANTİNAYA ALINMALI !

Yahya DÜZENLİ
Bir şehri tanıyabilmenin, doğru okuyabilmenin değişik yolları var… Bu yollardan birisi de şehrin enerjisinin biriktiği yerler, mekânlar, alanlar ve şehirlilerin heyecanlarını yükselten olaylar…

Önceki yazılarımda kullandığım bir cümlemi tekrarlayarak başlayalım. Demiştim ki: “İhdas kapasitesi yüksek şehirlerin ifsat kapasitesi de yüksektir!” Bugünkü söyleyişle “değer üretme kapasitesi yüksek şehirlerin, bozulma, çözülme kapasitesi de yüksektir.” Özellikle medeniyet şehirleri, tarihî şehirler, buna örnek teşkil eder. Bu tesbitimi iki yönlü ele aldığımızda; tarihte, yaşanmaya değer hayata insanları davet eden şehirler, ifsada asla açık kapı bırakmazken, bu medeniyet şehirleri geçmişlerinin tam aksine, bugün değer üretemeyen ama ifsat üretmede yüksek kapasiteleriyle öne çıkıyorlar.

Bir ayırım yapmadan ilk anda aklımıza gelen; İstanbul, Bursa, Konya, Manisa, Amasya, Erzurum, Sivas… Ve nihayet Trabzon… Bu konuda içlerinde en trajik olan şehir maalesef Trabzon… Şehrin ifsadında hakîm bir rol üstlenen futbolun, tedavisi mümkün olmayan hastalığa dönüştüğü bir tarafa, bu kez ayrı bir koridor açılıyor ve futbol kutsallaştırılıyor… İbadet mekânlarına kadar sirayet edebiliyor… Garip bir Trabzonspor tutkusu camilerdeki vaazlara kadar yansıyor.

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bürokrat, İşadamı, vs. Trabzon’a geldiklerinde bir “kutsal mekân” olarak ilk futbol kulübünü ziyaret ediyorlar. Oradan aldıkları “feyz”le şehir gezisine başlıyorlar, işlerine devam ediyorlar. Tabii stadyum da modern zaman şehirlerinin tamamında olduğu gibi Trabzon’da da şehrin kutsal bir mekânı.

Aman Allah’ım ! Tedavisi mümkün olmayan, sadece virüsün adının belli olduğu, bu virüsü taşıyan herkesin kendisini virüse emanet ettiği bir şehir.. Bu virüsü taşıyanlara Allah’tan şifa dilemekten başka yapacak bir şey yok…

Her canlı organizma bakteri taşır. Ancak, bu bakteriler uygun şartları bulduğunda harekete geçer ve virütik etki meydana getirir. Futbol da Trabzon için böyle bir etkileyici…

Bakteri değil virüs… Giderek hızla yayılan, kontrol edilemeyen bir virüs… Bütün bir şehir virüs taşıyıcısı haline geliyor… Bu gidişle şehir kesinlikle “karantina”ya alınmalı. Aksi halde diğer şehirlere de virüs yayılacak !

Bu konuda en son ifsad Trabzon’lu bir İmamın camideki vaazında Trabzonspor’a destek istemesidir. İşin daha da abes tarafı; spordan sorumlu Trabzon’lu Bakanın imama desteğidir. Herhalde “spordan sorumlu” olduğu için imama destek veriyor olsa gerek (!) Bizce Trabzon adına esef verici bir patolojik destektir.

Olayın gazetelere intikali şöyle: Trabzon’da bir caminin fahri imamı “fanatik bir Trabzonspor taraftarı” olması nedeniyle cuma vazında cemaati “Trabzon maçına çağırması”… Vaazında “Bizim için her yer Trabzon diyorlar ya. Tabii olacak. 26 yılın özlemi var. Ben bu akşam maça gidiyorum. İsteyen gelir, isteyen gelmez. Biz bu sene bu şampiyonluk özlemini gidereceğiz. Ne derseniz deyin. İsterseniz bunları burada konuştum diye işime son verin. Ben bu çocukları tanıyorum. Bunlar namazında niyazında çocuklar. Cenab-ı Allah ne muradları varsa versin. Bugün akşam maçı alalım, inşallah yolun sonu görünüyor.”

Camide değil de bir cinnet nöbeti esnasında hasta yatağında söylenmiş gibi sözler… Bu yolun sonu karanlık… Bu gidişle Trabzon’daki camilere “Trabzonspor Posteri” asmayı teklif edenler olursa ve de bu teklife destek verenler, taraftarlar çıkarsa hiç şaşırmayın ! Çünkü, futbol Trabzon’da “tehlikeli bir tırmanma şeridi”nde zirveye doğru ilerliyor.

Çok şükür aklı başında bir Trabzon Müftüsü çıkmış da “Vaazı tasvip etmiyorum. Bu kürsü adabına uymamıştır. Cami adabına uymadığı gibi bizi de rahatsız etti. O zaman tüm camilerde tüm takımlara dua edilsin. Böyle şey olmaz” gerekçesiyle olaya müdahale etmiş.

“Spordan sorumlu Trabzon’lu Bakan”ın “Fanatik imama bakan desteği” başlığıyla medyada yer alan açıklamaları ise tam bir trajedi.

Spordan sorumlu Trabzon’lu Bakan’a bir önerimiz var: Vakit geçirmeden derhal olayı tasvip etmeyen Trabzon Müftüsü’nü görevden aldırmak! Öyle ya spordan sorumlu bir Trabzon’lu Bakanla ters düşen Trabzon’lu bir ‘bürokrat’ın yerinde oturması doğru değil (!)

Bakan desteğini ajans haberinden okuyoruz: “TBMM kulisinde gazetecilerle sohbet eden Spordan sorumlu Devlet Bakanı Faruk Özak, imam Ömer Oskay’ın Trabzonspor hakkında söylediği sözlerden sonra başlayan tartışmalara son noktayı koydu.

“Trabzon’da evlerde, camilerde, her zaman, her yerde futbol ve sporun konuşulduğunu anlatan Bakan Özak, ‘bizim Trabzon’da İmamlar da, hacılar da, hocalar da bu işe girerler. Müftü de İmam da haklı’ dedi. Özak, Trabzonspor Başkanlığı döneminde başından geçen fıkra gibi şu olayı anlattı. ‘Ben Trabzonspor’da başkanım, Şota ve Arçil’i o ara aldık, alıyoruz… İmam da çok hasta Trabzonsporlu, genç bir çocuk. Şenol Güneş, Ünal, birlikte imamın sol tarafında Cuma namazını kılıyoruz. İmam, ‘Ey cemaati Müslimin, safları sıklaştıralım’ dedi. Bu sırada bana eğildi, ‘Faruk Ağabey, Şota-Arçil işi tamam mı?’. ‘Tamam, geliyorlar’ dedim. ‘Peki’ dedi. ‘Allahuekber’ diyerek namaza başladık..”

Trabzon’lu Bakanın tebessümle, iftiharla anlattığı bu olay Trabzon’un şehir ruhunu incitecek türden bir ‘fecaat’! Kimilerinin intihar kabul ettiği bu cümleleri Trabzon’lu Bakan ‘iftihar’la sarfediyor.

Bütün dünya Trabzon’u bu derece komedi malzemesi yapan fıkralara, imama değil de “devletlû bakan”ın desteğine gülse yeridir.

Futbolun “sadece futbol olmadığı”na önemli bir delil de bu Trabzon örneğidir!

Trabzon’un şehir şahsiyeti, Trabzon insanının futbol ‘asabiyeti’ de bu seviyeye düşürülmemeliydi!

Buna benzer trajik bir olayı da KTÜ Öğretim Üyesi Adnan Cora telefonda anlatmıştı:

“Trabzonspor deplasmanda Sivasspor’la karşılaşacaktı. Maçtan iki gün önce Kalkınma mahallesinde yeni bir caminin genç imamı vardı. Gençlerle ilgilenen, terbiyeli, eğitimli, hitabeti düzgün bir imam… Cuma günü mimberde hutbeyi okudu. Hutbenin sonunda şunları söyledi: ‘iki gün sonra Sivas maçı var. Biliyorsunuz 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkıldı. Amasya tamimi yayınlandı. Sivas Kongresi toplandı. İnşallah Trabzonspor’umuz da Sivas’tan zaferle dönecek…”

Müthiş bir metafor! Bir futbol maçını ‘Kurtuluş Savaşı’ya izah etmek herhalde Trabzon’a mahsus bir maharet olsa gerek.

Ancak, ateşler içerisinde kıvranan, beyin fonksiyonları tahrip olmuş bir hastadan sâdır olabilecek ifadeler…

Çok ilginçtir ki; Trabzon’un siyasetçi, yerel yöneticisi, bürokrat, işadamı, kültür-sanat erbabı, esnafı, akademisyenleri, vs. leri yukarıdaki olayları ‘normal’in de ötesinde bir şehir bağlılığının ifadesi kabul etmeleri !

“Futbol virüsü” yok edilmeden, kontrol altına alınmadan veya üreyemeyeceği bir şehir zemini oluşturulmadan, şehrin sağlığına kavuşması mümkün gözükmüyor.

İhdasın değil de ifsadın zirvelerine doğru koşan bir şehrin ifratta nereye varabileceğini “sayın imam”ın vaazından ve “sayın bakan”ın desteğinden okuyabilirsiniz …

Şair sanki şehrimize sesleniyor:

“Bu yurda her bela içinden gelir,
Hepleri hep hiçin hiçinden gelir!”

Biz Trabzon’u böyle görmek ve “okumak” istemiyoruz.

(Günebakış, 05 Ocak 2011)

28 Aralık 2010 Salı

ŞEHRİN ANTİKORLARI...

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Şehirlerin de insan organizması gibi tabii koruma mekanizmaları, koruma refleksleri var. Bu refleksler, şehrin tahribine, kendisine yabancılaştırılma girişimlerine karşı kendiliğinden harekete geçer ve şehri savunur.

Antik zaman şehirleri gibi surlarla koruma altına alınmış bir şehir korumasından bahsetmiyoruz. Veya biyolojik bir şehirden mi bahsediyoruz ki refleksleri olsun. Evet… Şehirler de kendini dış korumadan, restorasyondan ayrı ve farklı şekilde koruma mekanizmasına sahiptir. Bu mekanizma şehrin antikorlarıdır. Tıpkı bir canlı mekanizmanın sahip olduğu antikorlar gibi…

Antikorlar; canlı organizmaların bağışıklık sistemleri tarafından ‘kendilerine ait olmayan’ organik yapıların saldırılarına karşı hazır bekleyen, vücudun savunma sistemini oluşturan mikroorganizmalardır. Bu mikroorganizmalar, bünyeyi yabancı etkilere karşı korur, erken uyarıcılık görevi görürler ve kendiliğinden harekete geçerler. Her vücut karşılaştığı-karşılaşacağı yabancı mikroorganizmalara/istilacılara karşı uygun, onlarla başa çıkabilecek antikorlarını üretebilir.

Şehirler de öyle…

Biz “vücut şehri” kavramından yola çıkarak şehrin bağışıklık sisteminde mutlaka bulunması gereken antikorlara işaret etmek istiyoruz.

Büyük Ârifler, insanı derinliğiyle anlatırken kimi zaman onu “şehir”e benzetirler. Şehrin merkezi kalptir. Vücudun diğer organları, değişik mikroorganizmalar, vs. şehir bütününü meydana getiren, âhenk içinde varlığını sürdüren unsurlardır. Yunus Emre’nin “ben bu vücut şehrine bir dem giresim gelir” demesi bu manâya işaret eder.

İnsan vücudundaki antikorlar ne ise; şehri koruyan antikorlar da aynı işlevi görür. Şehrin antikorları da insan vücudundaki antikorlar gibi göze görünmez, şehrin bağışıklık sisteminde varolan, yabancılara, yabancılaşmaya, saldırılara karşı doğal koruma mekanizması oluştururlar.

Şehir antikorları şehri oluşturan unsurlarda, şehre ait olan her şeyde, hem de şehir bütününde (eski deyimle) mündemiçtir, içinde mevcuttur. Diğer bir deyişle, şehrin DNA’sında her an canlı ve teyakkuz halindedir.

Şehrin bir organizma bütünü olduğunu düşündüğümüzde, şehrin yabancı etkilere karşı kendisini koruyacak tabii antikorlara sahip olması, bir bünye özelliği olarak zarurettir. Tarihsel şehirler bu anlamda tabii antikorlarını üretebilen, bunları sürekli tutabilen, zaman ve mekân şartlarına göre yenileyebilen şehirlerdi. Bugün, bütünüyle ‘yaşadığı zaman’dan ayrı düşse, uzaklaşsa bile kendisini modern zaman istilalarına karşı koruyabilmişlerdir. Ancak, her vücudun dinamizmi ölçüsünde harekete geçirdiği antikorlar, bu tarihsel şehirlerde de artık zayıfladığı halleriyle şehri savunabiliyorlar. Çünkü modern zaman yokediciliği tarihî şehirleri kuşatmış, istila etmiş durumda. Bir istilâcı şehirde ne yaparsa modern zamanların istilaları/istilacıları da şehirlerimizde onu yaptılar, onu yapıyorlar.

Modern zaman şehirleri; antikorlarını üretmek, harekete geçirmek yerine, tam aksine antikorları yok olmuş, antikor ihtiyacı hissetmeyen bir anestezi halini yaşayan bir bünyeye sahiptir.

En önemli antikor: “Şehir kültürü” ve sahiplenilmesi, bünyeleştirilmesi… Yâni, bir şehrin varoluş nedeni ve muhtevasından kaynaklanan, duyuş, düşünüş ve davranış biçimi haline gelmiş refleksi şehrin en önemli antikorudur. Öncelikle şehriyle hemdert olmuş, mensubiyetin ötesinde şehrine aidiyet bağları olan insanların, şehrin yabancılaşmasına, yabancılaştırılmasına karşı ortaya koyacakları şehirli refleks, şehrin antikorlarındaki gücü gösterir.

Bir diğer önemli antikor ise, ne kadar tahrip edilirse edilsin tarihsel doku ve muhtevadır. Tarihsel doku ve muhteva, modern zaman şehirlerinin kadim şehirden tevarüs ettiği doğal antikorların en önemlisidir. Bu antikorların yok edilmesi ve yerine modern şehir mobilyalarının yerleştirilmesi, vücudun antikor mekanizmasının kaybına yol açar.

Şehrin antikorları, restorasyon görevi görmezler. Çünkü restorasyon; artık eskimiş, bozulmuş, yok olmaya yüz tutmuş yapıların ayakta kalması için eski şekline uygun olarak yeniden şekillendirilmesidir. Tamir işlemidir. Antikorlar ise, zararlı etkilere karşı doğal koruyuculardır. Zarar, tahribat meydana gelmeden şehri koruma altına alırlar.

Şehrimize baktığımızda, bu anlamda doğal antikorları olan bir bünye görebiliyor muyuz? Yoksa, her türlü virüsün üzerine çullandığı, kendi yokoluşuna sebep olsa da virüslerle yaşamaya alışmış bir şehir mi görüyoruz?

Kendi şehrimize baktığımızda, ne tarihsel antikorlarının farkında, ne de modern zamanlardaki yapısını koruyacak antikorlara sahip. Olsa bile, modern zamanlar şehir antikoru tanımıyor.

Şehrimiz kendisini nasıl savunacak? Savunma, her şeyden önce “sahip”liği gerektirir. Sahiplik ise şehre ait olmayı. Şehre ait olamayan şehre sahip olamaz.

Şehrimizin bağışıklık sistemi güçlendirilmesi gerekirken, tam aksine çözülüyor. Şehrimizi istila eden futbol virüsü ve yapay/zorlama kültür-sanat-folklor yabancılaşmasına karşı şehrimiz henüz antikor üretemedi. Bünyesi bu tür virüslere o kadar bağışıklık sağladı ki antikorları harekete geçemiyor.

Şehrin antikorlarının istilacıları etkisiz hale getirmesi için, şehrin antikorlarının bilincine varması, kendine güven duyması lazım..

Mevcut şehir yöneticilerinin antikor diye bir dertleri, meseleleri yok. Çünkü bizzat onlar antikorlarla karşı karşıya !

Antikorları olmayan, antikor ihtiyacı hissetmeyen şehir ruhsuz-sağlıksız şehirdir.

Böyle şehrin vay haline!

(Günebakış, 29 Aralık 2010)

20 Aralık 2010 Pazartesi

“ŞEHİR RÜYAM SONA ERDİ…”

Yahya DÜZENLİ
duzenliyahya@gmail.com

Şehir rüyası, herkesin göremeyeceği bir rüya… Daha doğrusu “şehirde rüya görmek” şehirle dertlenenlerin, şehri dert edenlerin, şehrini dert edinenlerin görebileceği türden… Şehir rüyasını gerçeğe indirmek ise çetinler çetini bir iş… Öncelikle şehir için “rüya görebilecek” bir ruh hali, sonra bu halin şuura dökülüşü…

Şehir tasarımı, şehir tezyinî şehir tanzimi ise rüyanın tabir edilişi…

Eskiler derler ki: Göz neyi görmek isterse eşyaya öyle bakarmış.

İtalyan bir yazar-seyyah olan Edmondo De Amicis’in, 1870’lerde Osmanlı’nın başkenti İstanbul’u gezdikten sonra şehre dair yazdığı eser; bizim baktığımız, içine girdiğimiz, yaşadığımız ama muhtevasını göremediğimiz, ruhunu kavrayamadığımız ‘kendi şehrimiz’i yabancı aynadan seyrettiğimizde nasıl hayrette kaldığımızı bir kez daha ortaya koyuyor.

Kendisini “biz 19. yüzyıl seyyahları” diye tanımlayan yazar, Osmanlı’nın medeniyet şehri İstanbul’u gezmeye başladığı günlerde, satırlarına aldığı Madam de Stael’in “seyahat etmek zevklerin en hüzünlüsüdür” sözünün doğruluğunu düşünmeye başladığını söyler.

İşte size 19. yüzyıl batı seyyahının gözüyle “medeniyet şehri” İstanbul’dan kesitler…

Bir şehri ihtiras halinde “görme” tutkusunun insanı nasıl keyiflendirdiği ve bu keyfin nasıl bir eziyete dönüştüğüne bakın:

“Hem şehrin hem de denizin her noktasından, orada yemyeşil tepede günde defalarca görülse de sırlarla ve vaatlerle dolu yeni bir şeymiş gibi dikkati çeker, merak uyandırıp bir muamma gibi hayal gücünü zorlar, sonunda keyfine varmak için değil, eziyetten kurtulmak için insan kararlaştırdığı günden önce gidip görür…”

“Burada, bu yerin canlı bir tasvirini verebilmek için, benim sözlerime şaşkınlık yaratacak, beklenmedik çıkışlarda dolu yumuşak bir müziğin eşlik etmesi lazım.” şeklinde görmeden inanılması güç bir şehri tasvir ederken devamla, “burası büyülü bir şehir gibiydi” diyor.

Seyyahımız kaskatı gördüğü şehirdeki bir mekânı anlatırken, o mekân insanın hayallerini kışkırtıyor:

“… Ara ara, hüzün ve şefkatle karışık, yeniyetmelere mahsus keyifli bir ürperme, zevkli bir kalp çarpıntısı hissediyorum. Bu duvarların arkasında, havada, sanki hâlâ onlardan bir şeyler kalmış gibi geliyordu. Onları aramak, o unutulmaz isimleri haykırmak, onlara teker teker yüzlerce defa seslenmek istiyordum ve sanki uzaklardan bir cevap işiteceğimi, yüksek setlerin üstünden ya da tenha korulukların dibinden beyaz bir şeylerin geçtiğini göreceğimi sanıyordum….”

Bu şehirden ayrılacak olmanın hüznü, seyyahımızı acıya boğuyor:

“Akşamları rüyadaymışım gibi gözümün önünden hızla akıp giden ışıklı semtleri, büyük kalabalıkları, ormanları, donanmaları, tepeleri görüyordum ve yakında yola çıkacak olma fikri, sanki bütün bu görüntüler uzaktaki bir memleketin hatıralarıymış gibi, her şeye biraz hüzün bulaştırıyordu.”

Gezdiği, Osmanlı medeniyet şehri’nin her şeyiyle birlikte camilerine de hayret ve hayranlıkla bakan batılı seyyahın o camileri anlatımı da müthiş:

“Selâtin camilerin pek çoğunu ziyaret ettiğim o güzel günü hatırlıyorum ve düşündükçe etrafımda hâlâ o dehşetli boşluk ve müthiş sessizliğin olduğunu sanıyorum… İnsan kendi ayak seslerinin yankısını duymasa, kapalı bir mekanda olduğunu unutur. Zihni meşgul eden hiçbir şey yoktur: Bu boşluğun, bu aydınlığın içinde doğrudan doğruya ibadet düşünülür. İnsanı ne kederlendiren ne korkutan bir şeyden eser vardır; ne hayaller, ne sırlar, ne de aklı karıştıran insanüstü varlıkların karmaşık makamlarının belli belirsiz parıldadığı tasvirler bulunur; sadece, ışığa gömülmüş çöllerin keskin çıplaklığını yeğleyen, kendi sureti olarak ancak semayı uygun bulan, duru, berrak, göz kamaştıran, müthiş bir tek Tanrı fikri vardır. ….’un bütün selâtin camileri, zihni yükselten bu büyüklüğü sergiler ve tek bir fikri bağlayan bir sadeliktedir; birbirlerinden öyle ufak farklarla ayrılırlar ki, tek tek hatırlanmaya kalkışıldığında güçlük çekilir…”

Modern zaman şehirlerinin mabedlerinde insan bu havayı teneffüs edebiliyor mu? Pek zannetmiyorum.

Seyyahımız Osmanlı’nın medeniyet şehrinden gemiyle ayrılırken hissettikleri de müthiş: “Gecenin karanlığında artık sadece fenerlerin tıngırtısını ve süratle yol alan geminin çıtırtısını işitiyorum… Güzel Doğu rüyam sona erdi.”

Edmondo de Amicis’in yüzkırk yıl önce tarihi şehirlerimizin (İstanbul veya başka bir şehrimizin) bugün yaşayacağı felaketi ferasetiyle nasıl gördüğüne bakalım:

“… Gelecekteki İstanbul’u, tehditkâr ve hazin ihtişamıyla yeryüzünün en güler yüzlü şehrinin kalıntıları üstünde yükseltecek o Doğu’nun Londrası’nı görür gibiyim. Tepeler düzleştirilecek, korular yerle bir edilecek, rengârenk küçük evlerin yerinde yeller esecek; ortasından sayısız, upuzun fabrika bacasının ve çan kulelerinin yükseldiği binaların, imalathanelerin ve işyerlerinin sert uzun hatlarıyla ufuk her taraftan kesilecek; düz ve birörnek uzun sokaklar İstanbul’u ızgara şeklinde birbirine paralel binlerce kocaman yola ayıracak; telgraf telleri gürültülü şehrin çatıları üstünde devasa bir örümcek ağı gibi iç içe geçecek;… göğü devasa bir kara bulut daimi olarak kaplayacak. Bu manzara gözümün önüne gelince kalbim sıkışıyordu…”

Batılı seyyahın 19. yüzyılda artık çözülmeye başlayan medeniyet şehrinde gezip gördüklerini yüzkırk yıl sonra biz ‘yerli göz’le görebiliyor muyuz? Seyyah eğer yaşasaydı ve de tekrar ‘rüya şehri’ne eski duygularla gelseydi, gördükleri karşısında şaşırmayacak, ani bir kalp kriziyle hayata veda edecekti desek, abartmamış oluruz.

Oldukça hacimli kitabın her satırı muhteşem tasvirlerle, tanımlarla, ilginç tesbitlerde dolu. İnsanı şehre/şehrine koşturan satırlar arasında ayaklarınız dolaşıyor, başınız dönüyor adeta kayboluyorsunuz. Bu batılı seyyahın bakıp gördüğü medeniyet şehrinin (birçok ortak benzerlikler taşıyan) yaşadığımız şehri hayal ederek-farzederek, şehrimize batılı seyyahın gördüğü gibi bakabiliyor muyuz? Veya şehrimizde seyyahın gördüklerini görebiliyor muyuz? diye kendimize sorduğumuzda, itiraf edelim ki bizde müthiş bir “görme bozukluğu”nun olduğunu anlıyoruz.

Tarihin, artık yaşaması imkânsız şehirlerinin kasvetli ve ıssız sokaklarında gezinmenin insana vereceği ürpertiyi bilenlerdeniz. Bu şehirlerin akıbetini okurken bile insan tedirgin oluyor… Bir zamanlar ‘medeniyet taşıyıcısı’ olmuş, İnsanı tedirgin etmeyen, artık yorgun düşmüş, sadece maddesinden parçalar kalmış şehirler de var.

Bugün yaşamaya devam eden ancak, ait olduğu medeniyet dünyasından sadece maddî izlerle bile olsa bizleri karşılayan medeniyet şehirlerinin ‘yaşayan hali’nden aldığımız kesitler; modern zaman şehirleriyle oldukça mesafeli de olsa onlara mesajlar veriyor, onları yönlendiriyor, onların önüne sessiz bir yol haritası koyuyor. Ancak görebilmek için bakabilmek, bakabilmek için hissedebilmek lazım. Bu anlamda, “yerliler”in göremediklerini “yabancılar” çok daha iyi görüyor.

Nasıl görmek isterseniz, öyle bakarsınız.

(Günebakış, 22 Aralık 2010)