26 Haziran 2009 Cuma

AİDİYET BİLİNCİMİZ NEREYE AİT?

AİDİYET BİLİNCİMİZ NEREYE AİT?

Yahya DÜZENLİ; 18.9.1998

İlk insanla başlayan ‘sorumlu birey’olma çizgisi, tüm insan davranışlarının metafizik ve etik referanslarına yani ‘hangi dünyaya ait olduğu’na ilişkin bir temellendirmeden ve ‘aidiyet dünyası’nın cevabı verildikten sonra o cevaba uygun duruş ve tavır alışlarla devam etmek zorundadır. Aksi halde insani davranış ve reflekslerin ‘neye göre’ yorumlanacağının cevabını vermek mümkün olamaz.

‘Aidiyet’ bir dünya görüşü ve ahlaka ilişkin alanın mevzuudur.

İnsanın ‘aidiyet bilinci’; onun duruş, davranış ve tavır alışlarının ‘hangi parametrelere göre’ gerçekleştirildiğiyle ortaya çıkabilecek bir mana-muhteva belirtir. Elbette ki bu parametreler her davranış gerçekleşiminde cetvel-pergelle ölçülüp, hesaplanabilecek bir mekanizmden farklı şeylerdir, şablonlara sokulamayacak bir ‘davranış bütünlüğü’dür.

Bu tesbitten sonra ülkemiz ve (özellikle) müslüman düşünce ve davranış dünyasına dönüp baktığımızda ilk anda görebileceğimiz, yakalayabileceğimiz şey: Müslümanca duruş ve davranışların diğer duruş ve davranışlardan ‘ayırdedici’ yönünü yani ‘ahlaki form’unu yakalamaktaki zorluk olacaktır.

Bu zorlanma; bakışlardaki fluluktan kaynaklanan bir zorlanma değil, bakılanlardaki yani olaylar karşısında ‘müslümanca’ tavır alışla ‘diğer’ tavır alışlardaki ‘müşterekliğin’, ‘ayırdedilemez’liğin, ‘tektipleşme’nin veya ‘üniform’luğun hem tavır hem de muhteva olarak müşterekliğinden kaynaklanmaktadır.

Sürekli ‘başkası olmaya çalışmak’ mı yoksa ‘kendisi olmak’ mı? Sorusuna arayacağımız cevap bizi ‘müslümanca tavır alışın ayırdedici rengine götürecektir. Bir türlü ‘kendimiz olmak’ istemiyoruz, önümüze kendimizi, ‘isim olarak ait olduğumuz’ dünyanın meselelerini, o dünyanın bugünkü dünyayı ifadelendirecek ‘dil’ini hep ‘başkaları’na benzeyerek oluşturmak istiyoruz. Yani ‘aidiyet iddialarımızda berraklık yok ! Sadece birer gözlemciyiz !

Exupery’nin acısını duyamıyoruz: “Gözlemcilik ‘mesleği’ bana hep dehşet vermiştir. Ben, iştirak etmediğim sürece neyim?”

İndirgemeci bir anlayışla anlamamak kaydıyla söylemek gerekirse: Şartlar dayattığı için ‘meselemize’ sahip çıkıyoruz veya çıkmış ‘görünüyoruz!’

Hangi meselelere? Müslümanca varoluşumuzun sorumluluğunu yerine getirecek insana, topluma, tarihe, olaya ‘rengini verecek’ bir ‘dünya görüşü aidiyeti’nin kuşattığı tüm meselelere.
Burada (cumhuriyet tarihinde) ‘aidiyet bilinci’nin “nasıl”ına ilişkin en önemli örneği Üstad Necip Fazıl’da görüyoruz. Necip Fazıl’ın 1940’lı yıllardan ölümüne kadar katıksız bir biçimde verdiği mücadeleyi bir “aidiyet mücadelesi” olarak görebiliriz. Başta ‘İdeolocya Örgüsü’ olmak üzere tüm eserlerine ve yaşamına Osmanlı sonrası “yeni şartlar ve zamanda aidiyet bilincinin oluşması ve kuşanılması süreci”nde bir ‘dönüm noktası’ ve ‘yön göstergesi’ olarak bakabiliriz. Muhatap olduğu herkese bu ‘aidiyet’i ve ‘aidiyetin gerektirdiği mes’uliyeti’ ihtar etmiştir.

‘Aidiyet bilinci’nin içinde bulunulan toplumsal şartlarda rafineleşmesi yani ‘tarihsel ve pratik değeri’nin ne olduğu önemlidir. Yoksa bir ‘tarihsel dilim’e olan ihtiras derecesindeki bağlılığın ‘aidiyet bilinci’ni ortaya çıkarması ve bununla meseleleri kuşatması mümkün değildir.

Necip Fazıl’da aidiyet bilincinin ‘tarihsel ve pratik değer’ini birlikte görüyoruz. Necip Fazıl ‘adiyet bilinci’ni kuşanacak olanın ‘Gerçek ve derin Müslüman’ olduğunu sadece vurgulamakla kalmaz onu kendi şahsında bizzat ‘gerçekleştirir’ de: “Gerçek ve derin Müslüman, dünya ve insan kadrosunun bütün iş ve fikir muhasebesini muvazeneleştirmiş, zimmet ve matlup sütunlarını tam bir sıhhat ve mutabakatla karşılıklı mizana sokmuş, yapılacak ve yapılmayacak her şeyi tesbit etmiş, bütün istikametleri keşfetmiş ve işaretlemiş, bu hayatın yaşanmak zahmetine değer bütün kıymetlerini tablolaştırmış, en uzak buğday başağının ucundaki taneden güneşin kalbine kadar nabız dinleme aletlerini her noktaya dikmiş ve her unsurun gaye ve memuriyet sırrına ermiş, yer yüzüne ve madde alemine insan tahakkümünü ve bunun muazzam cihazını azami istismar haddine yükseltmiş, idrak ve tekevvün çilesini nihai vecd, zarafet, huzur ve sükuna varmış; kısaca, insan başıını sümüklüböcek kafasından ayıran tek haysiyetle varlık sırrının bütün şubelerini kahramanca kucaklamış, planlaştırmış ve bunun insan cemiyetini teşkilatlandırmış, kamil insan örneğidir.. İslam inkılabını yalnız onun temsil edebileceği anlaşılacaktır..”

Müslüman düşünce dünyasının dinamiklerine baktığımızda tarihsel ve pratik kıymet taşıyan bir ‘aidiyet bilinci’ insiyatifinin bütünüyle öne çıktığını söylemek oldukça zor. Öne çıksa bile politika ve yaklaşımlarda pek çok meselede ayrılıklar ve hedef farklılıkları ortaya çıkıyor. Örneğin kamusal alanın ‘boşaltılması’ndan ‘demokratikleşme’ye ve ‘sivil toplum’ anlayış ve arayışlarına kadar bir tarihsel ‘aidiyet’ bilincinin ‘pratiğe geçirilme’ sürecine ilişkin ‘homojen’liği, doğal-doğrusal gelişimi göremiyoruz.

Aidiyet bilincimiz bulanık, ‘miyop’ ve koordinatları belli değil !

Aidiyet bilincini besleyen unsurları birer birer konjonktüre kurban ediyoruz..

Lafız’ın yüzeyselliğinde o kadar açıldık ki bir türlü künh-öz’e dönemiyoruz!

Birilerini tatmin etme zorluğu yerine kendimizi tatmin etmenin(bir zihinsel ve etik sorumluluğu kuşanmanın) rahatlığını yakalayamıyoruz.

Aidiyet bilincinin bulanıklığı bir ‘düşünce kimliği sendromu’nu da birlikte getiriyor !

Dönem dönem Farkında olarak veya olmayarak pozitivist-Pragmatist noktalara, kara deliklere doğru ilerliyoruz.

‘Velud-verimli’ bir zeminde (kendimizle barışık) düşünce üretmeyi değil, sloganlar arasında ‘sıkışmış’ düşüncelere sarılıyoruz.

“Mensubiyet mes’uliyeti doğurur” veya “mensup olan mes’uldür!” usul ölçüsü, aidiyet bilincinin getirdiği sorumluluğu ihtar ediyor! Müslümanca eylemlerin tarihsel genetiğini yani ‘hareket kodları’nı veren bu usül ölçüsü her adımda, her olayda ve bütünüyle tüm beşeri ilişkiler ve etkileşimler dünyasında ‘aidiyet bilinci’nin formülünü de veriyor.

Meselelerin kavramsal düzeyde ‘damak tadı’na alışıp, bir ‘tarih ve toplum bilinci’ne kavuşamıyoruz. Yani bugün (özellikle de son 10 yılın dayattığı) İnsan Hakları, Özgürlükler, Sivil Toplum, Hukuk Devleti, Demokratikleşme gibi her kesimin ‘tekdüze rüyası’ olan meseleleri, o meseleleri ortaya atanların ve tartıştıranların matrisinin dışına çıkarıp da ‘aidiyet bilinciyle’ temellendiremiyoruz.

Niçin sürekli ‘kendimiz’ olmaya çabalamıyoruz da ‘başkası’ olmaya çalışıyoruz?

Önemli sayabileceğimiz soru şu olmalı: “Hangi parametreler ile düşünüyoruz ?”

(Yeni Şafak, 18.9.1998)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder