22 Haziran 2009 Pazartesi

ŞEHİR İÇİN FERYADIN VAKTİ GEÇİYOR MU?






Yahya DÜZENLİ, 5 Mart 2008


Yunus Emre’nin her biri “keramet-i kelâm” olan mısralarından meşhur bir mısra ile başlamanın bereketiyle Trabzon’a bakmaya, görmeye, yaklaşmaya devam edelim.

Yunus bir yanardağın harekete geçmesi gibi şehir için, şehirde yaşayanlar için feryad koparmanın vakti geldiğini söyler ve “Kasdım budur: Şehre varam. Feryad-ü figan koparam !” diyerek feryâdı basar. Aslında feryâd edilecek şehir ve insan Yunus’ca mâlumdur. Onun içindir ki feryad-ü figan koparmak gerekmiştir. Malûm olmayan (bilinmeyen, fark edilmeyen, anlaşılmayan, kuşatılamayan) şey için feryad edilebilir mi? Edilemez!

“Kalabalıklar içinde yalnız, yalnızlık içinde kalabalık” bir gerçeklikte yaşayan Yunus’un bu feryâdı onun ‘sefer der vatan: ruhun kendi alemini araması” olarak ifade edilen ve hakikatinin bu dünya ötesinde bulunduğu “alem”in küçük bir yansıması olarak, bu yapıp-etmeler âleminde bir şehre ‘varup’, feryad-ü figan koparması nasıl izah edilebilir?

Yunus’un derdi vardır. Hemderd’dir. Şehirle derdi vardır, şehirde yaşayanlarla derdi vardır. Onları hapseden, içine çekip yutan, onları boğan, “şehir ötesi”den koparanlara karşı feryad-ü figanı vardır Yunus’un. Demek oluyor ki şehir ve şehirdeki insanın, kendisini varlığının hakikatine, varoluş nedenine yabancılaştıran şeylere karşı Yunus gibilerine ihtiyacı vardır. Şehir ve insan bir kere kendine yabancılaşmaya görsün, feryad-ü figanlar da yetmiyor çoğu zaman.

Yunus’un maksadı sadece “feryad-ü figan”dır. Bu duyulsa, bu anlaşılsa, feryad-ü figanına kulak verilse mesele hallolmuştur aslında. Aslında Yunus, her nereye gitmişse ömrünü feryad-ü figanla geçirmiştir. Öyle bir feryâd ki “zuhurunun şiddetinden” anlaşılamayan bir feryâd..

Varlığın birbirinden ayrılmaz, bölünemez bir bütün olduğu düşünüldüğünde Yunus’un bu feryâdı önemlidir. Yunus, insanî varlığın tecelligâhlarından birisi olan şehre inmeyi “varlığın borcu” bilir ve bedeli ne kadar pahalı olursa olsun ödemeyi göze alır. Gene O’nun diliyle “alana satmaya geldim!”

Kendi “huzurda”dır, onun için “şehirlinin huzurunu kaçırmak” ister. Daha doğrusu şehirlinin “huzurda olduğu” yanılsamasından onları kurtarmak ister. Onları gerçek huzura çıkarmak ister. Aslında şehir, huzura çıkmak için bir “ayna”dır insan için.

Aslında Yunus’un feryad-ü figan koparmak istediği; memuriyet, mes’uliyet ve mükellefiyetinde acze düşmüş, hakikatine yabancılaşmış, gerçekliğini “sanal”laştırmış, yapaylaştırmış şehir ve şehirlidir. Kapıları kırarcasına ona karşı “Uyan!”, “Dön!”, “Silkelen!”, “Gör!” diye haykırır… Tek hece ile “Ol!” demek ister. Yunus’un feryadı, bin küsur yıl sonra Üstad Necip Fazıl’ının diliyle aslında şudur: “Kalabalıkların modalaşmış yollarına düşme!... Yol kalabalıkların yönü değil, hakikatin istikametidir. Sen ona dön ve kalabalıkları döndür !”

Bu bir şahsiyete, bir medeniyete, umrana, ummana davettir aslında şehri ve şehirliyi!

Yunus’un muhteşem mısrasından yola çıkarak sözü gene Trabzon’da düğümleyeceğimiz anlaşılıyordur herhalde. Bir zamanların medeniyet taşıyıcısı şehri Trabzon, Yunus’un “feryad-ü figanı”nı anlayacak, onu yeniden dillendirebilecek, onu bugüne taşıyabilecek, tarihten gelen derinliği örselemeyecek, o derinliği bugün kattıklarıyla daha da kadîmleştirecek “dert taşıyıcısı münevver-aydın” larını arıyor. Bu arayışa kimler cevap verebilir? Her türlü yapay ve geçici endişeden arınmış, şehri tarihî yatağıyla buluşturacak “mes’uliyeti mensubiyeti”yle özdeşleşmiş “şehir münevverleri-aydınları”. Yani “kerameti kendinden menkul”, kendini “aydın” nasbeden “aydın artıkları” değil.

Üstad Necip Fazıl Kaldırımlar şiirinde; “Başını bir gayeye satmış kahraman gibi. Etinle kemiğinle sokakların malısın!” der. İşte bu manâda rahatını ve huzurunu şehre ve şehrin etine-kemiğine adamış Trabzon’la hemhal gerçek münevverler…

Gene soralım: Yunus’un dilinden yola çıkarak Trabzon’a çok mu ütopik yaklaştık? Ayağımızı yerden çok mu kestik?

Bir mütefekkir “insanlardan bazıları ardiyelere bırakılmış eşyalar gibidir!” der. Trabzon’la ilgili özellikle de “şehir kültürü” bağlamında, kadîm bir tarihin sadece “cumhuriyetinden bir kesit”le, (onu da zorlama olarak) Trabzon’u “hall-ü fasl” etmeye çabalayan kültür adamları, bu türden ardiyelerdeki eşyalar gibidir. Trabzon; insanıyla eşyasının (obje/nesne’sinin) ayırt edilemeyeceği kaba bir plâstik şehre indirgenemeyecek bir umrana sahipti, sahip olacaktır.

Bütün bunları binlerce yıl öteden gören, bilen Yunus, nesnelerden ibaret olmaması gereken bir şehir için de feryad-ü figan koparıyor.

Yunus’la başladık gene Yunus’la bitirelim:

“Eğer ârif isen bilgil ki binâ
Girü kendüsidür dükkân içinde!”

Yunus’un “feryad-ü figanı”nı anladığımız an, veya “anlar gibi olduğumuz” an Trabzon’u da anlamış olacağız. Ne yapacağını şaşırmış bir sinir boşalması içerisinde “sahiplik cinneti”ne kapılmadan “sahip olmak!”. Yani bir “gardiyan” tavrı içerisinde “koruyuculuğa” soyunmamak!

“Şehirli insan” ve “insanlı şehir” işte budur. Ve bunun için feryad koparmanın vaktidir. Trabzon, kendisini “ol imaret eyleyecek” yeni Yunus’larını beklemeye devam ediyor. Ruhuyla, manâsıyla “şehre kabul edilebilecek” ve “şehri kabul edebilecek” lerdir Trabzon’la bütünleşenler.. Gerisi mahmurluk içinde “gerinen”lerdir..
Suretâ ne kadar değişirse değişsin, sîretâ hep aynı kalan ruhuyla bir Trabzon… Muradımız budur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder