22 Haziran 2009 Pazartesi

ŞEHRİMİZE GİRDİĞİMİZ GİBİ ÇIKABİLİR MİYİZ?


Yahya DÜZENLİ, 22 Nisan 2009

Şehrinin tarihsel birikim, donanım ve tezyinatlarını ‘önemsiz bir dekor’ olarak görenler nazarında şehirlerinin ‘tarihsel miras ve manası’nın bugün için karşılığı yoktur. Yâni şehrin bugüne söyleyeceği sözü olamaz ! Şehrin tarihsel süreçte yaşadıklarını sadece ‘vakıa-olgu’ olarak seyredip geleceğe taşıdığı mesajı görememek, okuyamamak; olgulara hayran fakat onları doğuran-aydınlatan medeniyetten habersiz olmak, tedavisi mümkün olmayan önemli bir “şehir körlüğü”dür.

Claude Addas “Kibrit-i Ahmer’in Peşinde” isimli önemli kitabında M. Arabî’yi anlatmaya nasıl cesaret ettiğini belirtirken “İbn Arabî’yi anlayabilmek için karşılıksız bir muhabbet beslemek lâzım…” diye bir ifade kullanıyor. Bu önemli cümleyi şehirle irtibatlandırdığımızda “bir şehri anlayabilmek için o şehre karşılıksız bir muhabbet beslemek lazım..” diyebiliriz. Bu ise (Gene Addas’ın ifadesiyle) “avama kapalı olan ve sadece muhakkiklerin ulaşabildiği” bir muhabbet, idrak ve seviye istiyor. Bu da şehir ve medeniyet ilişkisinin derinliğine bir ilişki olduğunu ortaya çıkarıyor.

Muhakkik mimar Turgut Cansever, kendisine “şehir üzerinden bir medeniyet okuyuşu” ve ‘medeniyet’le ilgili sorulan bir soruya verdiği cevapta “Medeniyet dediğimizde, bir çağın dünyaya özel bakış tarzı çerçevesi içerisinde ürettiği bir düzeni, o düzenin içerisindeki ögeleri kastediyoruz.” der ve “medeniyetin sürekliliği için o medeniyete inanma”nın esas olduğuna vurgu yapar. Biz de, bu tesbite ilâveten medeniyetin ‘şehir’ kökünden yola çıkarak, her şehrin “kendine özel bir bakışı” olduğuna ve kendini dünyaya bu ‘özelliği’yle sunması gerektiğine işaret edelim. Medeniyet şehirleri bu ‘özellik’leriyle tarih içinde kendilerini varederler ve sürekliliklerini korurlar. Medeniyet; ‘şehrin ruhu’nun şehrin bütününe-tüm hücrelerine sinmiş ve onlardan yansıyan varlık ifadeleridir. Yâni “şehrin ruhu”, kendisini yaşama mekânlarıyla aksettirir, görünür kılar.

Bu manâda, şehirlerin de canlı birer organizma bütünü olduğunu bilenler ve hissedenler “şehrin ruhu” kavramının ne anlama geldiğini anlayanlardır. Şehre (bir insan gibi) davranış biçimleri kazandıran “şehrin ruhu”dur. Bu “ruh”u besleyen de tarihtir. Bu tarih; hem kendisini kuşatan yerel tarih, hem de ait olduğu medeniyet bütünlüğünün onda yansıyan tarihidir. Bu tarih, şehrin hem iskeletine hem de ruhuna aksetmiştir. Le Corbusier’nin ifadesiyle “Tarih, şehirlerin mimarisine ve planlarına kazınmıştır.” Devamla “şehrin ruhu yıllar içinde oluşmuş; basit yapılar, toplumsal bilincin simgesi oldukları ölçüde ebedî bir değer kazanmışlardır..” der.

“Dünya Görüşü-Tarih-Medeniyet”, hem insan hem de şehirlere varlığının anlamını hatırlatan, uyaran ve zenginleşerek yeni zamanlara ışık tutan belirleyicilerdir. Dünya görüşü; tarih ve medeniyeti ihtiva ettiği-taşıdığı gibi, tarih ve medeniyet de dünya görüşünün ifadeleridir. Şehirleri farklı ve ‘yaşanmaya değer’ yapan, bu ifadelerin varlık alanındaki tezahürüdür.

Medeniyet; varlık ve hayatın anlamını sadece sunmakla kalmaz, yaşanılır da kılar. Hayatın ‘niçin’ini derinliğine kavramakla karşılaştırır bizi. Şehrin ruhu, bu karşılaşmada insanı çepeçevre sarar. İnsana ‘niçin şehirde olduğu’nun cevabını verir.

Şehrimize ‘meftun’ olmamızın sebebi de budur.

Trabzon o kadar derin ve kadîm bir medeniyet şehridir ki; tıpkı büyük okyanuslardaki bir “aysberg: buzdağı” gibi, görünen kısmı görünmeyen kısmının oldukça küçük bir parçasıdır. Onun için tarihçiler, sosyologlar, psikologlar, antropologlar, arkeologlar, kültür adamları, sanatçılar, vs. vs. Trabzon’a “girdikleri gibi çıkamaz”lar. Yâni Trabzon’u sadece gördüklerine, konjonktürel bir zaman-mekân kesitine indirgeyemezler. Aktüel görüntüyü gerçek kılan Trabzon’un tarihsel kökleridir. Yoksa şehrin anlık görüntüsü; illüzyonu “gerçek zannetme” gibi yanıltıcı bir sonuçla karşılaştırır bizi. Bu da bütün bir şehrin tarihini, medeniyetini “Trabzon budur!” saplantısına dönüştürür.

Bu anlamda şehrimizi ne kadar tanıyoruz, anlıyoruz, bilebiliyoruz?

Bilmek de yetmez, künh’üne (özüne) vakıf olmak gerek. Künh için ‘tanımak’ lazım. Tanımak ‘tarif etmek’tir. Tarif için irfan ve ârif gerek. Bunun için de ‘kalben katılmak’ gerek.. Durduğu yere ait olma’nın şartı; şehre ‘kalben katılmak’tır. ‘Kalben katılmayan’ın ondan alacağı hiçbir şey yoktur.

Şehrimize bu derinlikten bakabiliyor muyuz? Şehrimizi Cemil Meriç’in tesbitindeki gibi görüp görmediğimizi test edelim: “Dostoyevski, ‘Avrupa'yı kendimizden çok daha iyi tanıyoruz’ diyor. Biz ne kendimizi tanıyoruz, ne Avrupa'yı. Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazine. Sosyologlarımız bir kızılderili köyünü keşfe gider gibi, alan çalışmalarına koyuluyorlar. Avrupa'yı Avrupa'nın istediği kadar tanıyoruz.”

Şehrimizi de birilerinin ‘istediği gibi’ ve ‘istediği kadar’ tanıyoruz. Çünkü ‘bulunduğumuz yeri tayin edemeyecek bir ‘anestezi’ halini yaşıyoruz. Bu da bizi tarihsizliğe mahkûm ediyor. Şehrin bugünkü dinamiklerini tarihsel dinamikleriyle örtüşen bir çizgiye oturtmak, zamanın imkânlarıyla donatmak, şehrin tarihsel kimliğini sürekli kılmanın en temel şartıdır.

Onun için ‘şehrimize girdiğimiz gibi çıkamayız!” diyoruz, ‘çıkmamalıyız’ diyoruz. Şehrimizin tarihsel genlerini bozmadan, değerlerini tahrip etmeden, onları yeni zamanların şehirlerine örnek ‘numuneler’ üretecek ‘menba’ haline getirebilmeliyiz.

Bu olmadıkça da ne mimarimizi anlayabilir, ne müziğimizi duyabilir, ne de reflekslerimizi iradî olarak yönlendirebiliriz. Çünkü şehrin temellerini bulamadığımız için üzerine tarihsel idrak’le yeni inşalar yapamayız, zenginleştiremeyiz. Geçmişi anlayamaz, hali yorumlayamaz, geleceği şekillendiremeyiz.

Bu coğrafyanın insanı ne zaman daha ‘güzel’ görebilir, daha ‘iyi’ duyabilir, daha ‘doğru’ anlayabilir? Bu soruların cevabı; “şehrimize girdiğimiz gibi” değil, şehrin tarihsel köklerine bağlı, onun istediği gibi ‘kalabilme’yle alâkalıdır.

Eğer şehrimize “girdiğimiz gibi çıkmıyorsak”, “ben bu şehre artık veda edemem” diyen şairin mısraındaki ‘aidiyet’e kavuşmuşuz demektir.

“Kentler ve Ad”da Calvino’ya kulak verelim:

“Ünlü kent Clarice’nin çilekeş bir tarihi var. Defalarca yok olmuş ve yeniden kurulmuş, ama hepsinde de, kentin bugünkü durumuyla karşılaştırıldığında her sabah yıldızlar kaybolurken yeni yeni özlemleri körükleyen ihtişamın benzersiz modeli olarak ilk Clarice’yi örnek almış kendine…”

Rüyamız ve duamız: Ne kadar kurulup yıkılsa da; şehrimizin tarihselliğini ‘ihtişamın benzersiz örneği’ görecek idraklerin şehre sahip çıkması…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder