26 Haziran 2009 Cuma

ARGÜMANLARIMIZI REEL POLİTİĞE Mİ KAPTIRIYORUZ?

ARGÜMANLARIMIZI
REEL POLİTİĞE Mİ KAPTIRIYORUZ ?

Yahya DÜZENLİ, Yeni Şafak, 10.8.1998

“Aydın görünme, şarlatan bir simyacının yaptığı bir altın çubuktur. Yalınlaştırıp herkese mal etmek istersiniz: Bakarsınız ki bir sürü kalp para basmışsınız. İnsanlar o paraların gerçek değerini görünce, size bir borçluluk duymayacaklardır. " (Tolstoy’dan anılar)

Her toplumsal pratik, her ne kadar belli düşünce süreçlerinin sonucu da olsa, sonuna kadar izlenemeyen, belli aşamalarda sapma ve kırılmalar meydana getiren ve bazen ‘planlandığı’nın aksine istikametlere giren sonuçlar getirebiliyor. Hele yerküremizdeki değişimlerin olağanüstü ‘ritm ve konturlar’la ifade edildiği günümüzde bu sapmalardan genelde ülkemiz, özelde müslüman aydınların düşünce dünyası da nasibini alıyor. M.Horkheimer’in ‘Akıl Tutulması’ndaki “Aynı yerde kalmak için bile çok hızlı koşmalı” sözü ‘yerinde sayma’nın ritmlerinin oldukça değiştiğini de vurguluyor..

Böyle bir değişim dinamizminin kendiliğinden yaşandığı dünyada, (C.Meriç’in deyimiyle); “her mevsim bir başka meçhulün sevdalısı” ülkemiz aydınları ‘dünyanın varoşları’ kalmakta direnmeye devam ediyor. Bu direnişte ülkemizde ‘yaşanan sorunlar’a kayıtsız kalmama düşüncesinin getirdiği sorumluluk bir yanıyla yapay bir sapma da çiziyor.

Nasıl bir yapay sapma?

Şöyle: İnanmanın (bu inanma itikadi anlamdan basit anlama kadar olabilir) ve inandığını davranış ve yaşama düzeyine indirgeyebilmenin adeta rasyonelleştiği veya ‘zihinsel konfor’ düzeyinde bloklandığı bir ‘argümanlar (iddialar, tezler) dünyasında, savunulan düşünceyi, ‘fiziki acı’ şiddetinde duymamak/duyamamak, o düşünce adına sonuna kadar gidememek, şartların dayatmaları karşısında ‘oportünizme sapmak’, sonuç itibariyle argümanların ‘doğru’luğuna kendimizin de inanmadığı bir ‘kaotik düşünce yapısı’ nı ortaya çıkarmıyor mu?

Çok değil, 1982-1990 yılları arası ‘dini/ilahi alan’la ‘dünyevi alan’ ayırımını kabul etmeyip, buna ilişkin fıkhi ve felsefi temellendirmelere, önermelere başvuran müslüman aydınlarımızın 1990’lı yıllardan sonra bu kez dünyanın ‘yükselen değerler’inin büyüsüne kapılmaları ve önceki ‘dini-dünyevi alan’ birlikteliğinin yerine oportünist bir sapmadan da öte, bu ‘yükselen değerler’e bir “meşruiyet temeli” aramaya çabalamaları İslami Pratik iddialarında önemli bir sapma olarak karşımıza çıkıyor.

Dün ‘mevziler’den yapılan (deyim yerindeyse) ‘rastgele atışlar’ın yerine bugün ‘mevzi değişikliğiyle ‘yeni mevziler’ tahkim edilmeye çalışılıyor..

Burada figürler ve kişilerden çok ‘mesele’ ve meselenin temellendirilmesi, ele alınış biçimi ve yöntemi üzerinde yoğunlaşmaktır maksadımız. Bunu yaparken de mutlaka bir nesnel zemin vurgulamasının yapılması da doğaldır sanıyorum.

Dün, mutlaka ‘dünyalararası bir hesaplaşma’nın gerekliliği üzerine argümanlar ortaya dökülürken, bugün ‘dünyalararası birliktelikler’, ‘birarada yaşamak’ üzerine argümanlar ileri sürülmekte ve bunun ‘teşyi’ edilmesi çabasına düşülmektedir. Farklı uygarlıklar bütününe ve referanslara ait parçaların ‘nicel benzerlikleri’ni yapay kurgulamalarla ‘aynileştirmek’ de (hangi düşünce olursa olsun o düşünce adına) önemli bir temel sapma olarak karşımıza çıkar.

Burada amacımız; reel-politiğin dışında kalmaya davetiye çıkarmak veya reel politikten kaçmak değil, reel politiğin ‘marjinal düşünceler’i nasıl bir zemin kaymasına uğrattığını vurgulamaktır.

Bütün bu tanımlanamayışların, izah edilemeyişlerin, sapmaların temel bilinçaltı nedeni: “Nasıl bir davranış ve yaşama biçimi ?” sorusuna verilemeyen cevapta yatıyor sanıyorum. Oysa bu sorunun sorulacağı/sorulması gereken süreç, şu an içerisinde bulunduğumuz süreç değildir.. Bu süreç; (bir lafız ayniliğinin meydana getireceği anlam kaymasına sebep olmaması kaydıyla söylüyorum) ‘evrimci bir çizgi’nin devamında takip edilebilecek bir süreçtir. En sona alınabilecek bir ‘tavır ve davranış’ı en başa taşıma gibi bir ‘usul yanlışlığı’ sonuçta ‘doğrular’ı reel politiğin acımasızlığında yok etmek olacaktır.

Şöyle de örneklendirebiliriz: Savunulan düşünceleri veya sorunlara getirilen çözümleri bir kimya laboratuvarındaki teknisyenin deneyi karşısındaki ‘duruşu’ ile özdeşleştirmek, ‘İslami muhteva’nın derinliğini yüzeyselliğe indirgeme olarak önemli bir rasyonel/sosyolojik sapma şeklinde karşımıza çıkar. Bugün metodolojinin de önemli bir meselesi haline gelen ‘ilgi alanına alınan sorunları sağlıklı bir çözüme kavuşturabilmek ancak o sorunları yaşamakla mümkün olabilir” gerçeğiyle bakarsak; müslüman düşünce adamlarının bir ‘yöntem ve muhteva bulanıklığı’ yaşadıklarını göstermiyor mu?

Oysa aslolan muhtevanın/öğretinin ‘bünyevi dinamizmi’dir, esnekliğidir..

Çok yaygın bir zemin üzerinde çok karmaşık bir yapı ve ilişkiler dünyasındayız, doğru ! Ama böylesi bir ilişkiler dünyasında Modern zamanların Türkiye ölçeğinde sorunlara çözüm arama çabası; müslüman düşünür, işadamı, yönetici, politikacı, akademisyen, bürokrat, teknokrat vs. nin ortaya koyduğu, önerdiği düşünceleri; ya ‘matrisin dışı’na çıkarmakta ya da reel-politiğe kurban etmektedir.

Bu ‘matris’ yaşadığımız çevre, insan ve toplumsal dokudur.. Herşeyi peşine takan reel-politiğin ‘yokedici gücü’ nün büyüsü ve çekiciliği de ‘doğrular’ı (savunucuların basiretsizliğinde) yalama etmeye veya ‘yanlış’lığa kurban etmektedir.

Bu davranış biçimi; düşünce hayatımızın dönem dönem bir S.O.S. alarmı verecek sınıra kadar gelip, düşünce reflekslerimizi kaybedip kaybetmeme tercihiyle karşı karşıya kalmamıza da neden olabilmektedir.

İslami ‘anlayış, duyuş ve duruş’un yeni formülasyonlara kavuşabilmesinin zemini ve dinamiklerini ‘seçkinci-popülist’ bir bilinçaltı komplekslerinde yok etmemek; bu komplekslerden arınmış, oldukça derin bir duyarlılığı ve ‘irade’ yi gerektiriyor. Bu irade bir medya showman’liği hafifliğiyle “Orhan Kemal ve Ahmet Arif’e rahmet, Necip Fazıl Aşıldı!” kompleksleriyle veya ‘Nazım Hikmet Güldesteleri’yle ya da Latin Amerika devrimci romantizmine güzellemelerle oluşmuyor.

Herşeyden önce reel politiğe saplanmadan ‘özgül ağırlığımızı’ iyi ve doğru tartabilmeliyiz.

Her dönemeçte yolunu şaşıran bir istikametsizliğe düşmemek gerekiyor.

‘Değişim dalgası’ kaçınılmaz olarak herkesi ve herşeyi etkiliyor. Değişen yapılar, gelişen olaylar müslüman çevrelerde de yoğun arayışlara neden oluşturuyor. Fakat, şimdiden söylenebilecek doğrular, sonradan her adımda düzeltmeyi gerektirecek söylemlere, çözümlemelere, köklü bir değişime neden olmamalıdır diye düşünmek gerekiyor.

Aslında herşeyden önce bir ‘etik’ kaygının giderek yumuşadığına belki de yokoluşuna mı şahit oluyoruz ?

Değişimin bir ‘benzeme fetişizmi’ni getirdiği yerde İslami etikten bahsetmenin zaten mevzuu yoktur. Öyleyse; etik temelleri bilinçaltı komplekslerden arınmış bir yenilenmeyle toplumsal sorunlara talip olma en ‘makul’ yol değil mi?

Bu ‘yenilenme’nin duyargasını, ‘tarihsellik ve aidiyet’ bilinciyle oluşturmaya çabalamak da gerekiyor.

İslami kültür ve uygarlık mirasının (yüzyılların süzgecinden geçerek) ortaya çıkardığı ‘kod’larla düşünebilmek ve bu düşünme biçimini doğal bir ‘seyyaliyet’e kavuşturabilmek hiçbir zaman ‘şabloncu düşünme’ anlamına gelmez. Aksine; yoğun bir muhtevanın istediği liyakat ve ehliyet şartlarını kuşanamama karşısında düşülen acziyetten kaynaklanan bir ‘yapay düşünce ortamları’ üretilmesine neden olabilir.

Bu söylenenlerden sonra şöyle bir şerh düşmek de herhalde gereklilik arzediyor: (Divan şairinin; ‘ben ne dedim sen ne fehmittin garip efsanedir’ deyişine paralel) Yukarıdaki tesbit ve yorumlar hiçbir kişi ve kurumları hedef almaz. “Ancak”; ‘içine döküldüğü kalıba göre şekillenen bir ‘hal’in sentetik sonuçlarına ilişkin sentetik yorumları ifade eder.

Sonuçta ‘binbir gecelerin esrarengiz turistik yolculuğu’ndan sıyrılıp şunu sormalıyız diye düşünüyorum: Reel politiğin dayatmaları karşısında ‘doğrularımızı’ terk mi ediyoruz veya ‘doğrularımızdan kuşkuya mı kapılıyoruz ?

(Yeni Şafak, 10.8.1998)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder