22 Haziran 2009 Pazartesi

METREKAREDE İSKÂN EDİLMEK veya TRABZON'DA FUTBOLUN PATOLOJİSİ...


Yahya DÜZENLİ, 2 Temmuz 2008

Bir şehri “öğme” şehirle ‘gururlanma’, şehrin ‘büyük’lüğünü sayıklama, ‘renkler’i fetişleştirme, ‘yaşayan efsane’ler üretme, giderek şehre kutsallık izafe etme ihtiyacı nevrotik ve patolojik bir zihin halinin yansımasıdır, dışavurumudur. Uzun vadede de tedavisi mümkün olamayan bir ruh hastalığıdır. Bu tip ruh hastalıklarına ‘yakalananlar’a hasta olduklarını kabul ettirmek de mümkün değildir. Peki bu hal yayılma istidadı gösteriyor ve şehrin enerjisinin göstergesi haline geliyorsa??? O zaman yapacak tek şey: Ya şehirde yaşayarak kahrolmak, veya şehre veda etmektir !

Eskilerin bize bıraktığı fakat bizim, karşılığı olmadığı için (tedavülden kalkmış akçeler gibi) muhafaza edemediğimiz önemli kavramlardan birisi “kaht-ı rical”dir. Tam karşılığı “Adam yokluğu, Yönetici kıtlığı.” Bir ülkede, şehirde, toplumda büyük çaplı, ufuk sahibi yönetici, siyaset, fikir ve sanat adamının bulunmaması, yetişmemesi. Veya orada bu tür “rical”in kökünün kuruması… Bu deyim, Osmanlı’nın son yıllarında, özellikle de Tanzimat sonrasında sık kullanılmıştır. Çünkü toplumsal çöküşün temel sebebi bu “kaht-ı rical”di.

Yazımıza böylesine kasvetli cümlelerle başlamamızın herhalde “özel” bir sebebi vardır. Elbette! Ve “kaht-ı rical” gibi lafzı bile unutulmuş bir deyimden yola çıkmamızın sebebi, bunun çağrışımı ne ola ki?

Trabzon’la ilgili yerel bir tarih-kültür dergisini incelerken, Trabzon’un nasıl örnek insanlar yeşitirdiğine, başarılı insanlar çıkardığına dikkat çekmek için, ülkemizin “bayındırlık” ve “iskân”dan sorumlu Trabzon’lu bakanının bir cümlesi gözüme takıldı ve üzerinde hayretle derîn ve uzun uzun düşünmeye başladım. Düşündükçe de, önemli bir imparatorluk şehri olmuş, Fatih, Yavuz, Kanuni gibi “kutup”ların sadece dikkatlerini çekmeyip, kendilerini de toprağına çeken, imparatorluğa yönetici, alim, mutasavvıf, şair, sanatkâr, vs. vs’leriyle katkılar yapan medeniyet şehri Trabzon’da artık bu “tarih-kültür ve medeniyet taşıyıcısı” şehir olma niteliği unutuluyor, kayboluyor diye dehşete düştüm.

Trabzonlu bir “devlet ricali”nden bir cümle duydum ve dehşete düştüm ! Birçokları için “devlet” kabul edilen cümle, benim için “dehşet” !

Ne mi idi ülkemizin “bayındır”lık ve “iskân”dan “mes’ul” bakanının cümlesi? İşte o söz: “Metrekareye en fazla futbolcu ve sanatçı Trabzon’da düşer!” Hazret, bu cümleyi 2008 Şubat’ında Ankara’da yapılan “Her yönüyle Trabzon etkinlikleri”nde yaptığı bir konuşmada sarfediyor. İşin bir diğer trajik tarafı da, aynı konuşmasında “Trabzon’un çok eski bir medeniyet beşiği olduğu”nu söylemesi.

Akıl çıldırmasın da ne yapsın? Şairin dediği gibi; “Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan !”

Bir medeniyetin kendisini gösterdiği, döktüğü plastik tezyinatın bayındırlık, imar ve iskân olduğunu düşündüğümüzde, Bayındırlıktan sorumlu Bakanın bu iki cümlesinin birbiriyle nasıl tezat teşkil ettiğinden de haberi yoktur şüphesiz. Veya böyle bir kaygısı, meselesi, derdi yoktur. Keşke o “medeniyet beşiği”nin geçtiği cümleyi sarfetmeseydi !

“Futbolcu” ile “medeniyet”in hangi eksende nasıl bir arada bulunabildiği ve metrekareye düşen futbolcuların “medeniyet???”e nasıl bir katkı yapacakları soruları cevabını bekleyedursun (!!!!), en hafif deyimle “maksadını aşan” bu ‘dehşet cümlesi’ni ülkemizin “bayındırlık ve iskân”ından sorumlu Trabzon’lu bir Bakan’dan duymak “medeniyet yatağımızın altımızdan kaydığı”nın ifşası olsa gerek.

Biz, sakadatçı dükkânındaki teraziye konulur gibi “metrekareye düşen et parçaları”nın nasıl bir değer ifade ettiğini anlamakta güçlük çekiyoruz. Kendince “değer” bile kabul edilse, beşerî bir varlığı fizikî ve sayısal bir kritere indirgemek Trabzon’la ilgili kaygıları olanlar için üzüntü verici…

Metrekareye düşen nem oranı, metrekareye düşen yağmur oranı, metrekareye düşen mahsul, fındık, çay oranı, vs. vs. gibi fizikî ve bitkisel kriterleri-ölçümleri “insan”la özdeşleştirip, onu da “futbolcu” ile kaim kılıp bununla “öğünmek” olsa olsa ‘geçmişinden kurtulamamış’ bir futbolcuya yaraşır.

Bu ifadeler, fetihle birlikte Trabzon’a “mecburi iskân” edilenlerden birinin şuuraltı boşalması olmasın? Yani şehri içselleştirememiş, şehrin ruhunu sindirememiş, şehirle hemşehr olamamış, şehri anlayamamış bir ‘yabancı’nın ifadeleri olmasın? Biz gene de bu ifadeleri Trabzon’lu bir bakanın ağzından çıkmış “yaşanan fıkra”lara ilâve edelim.

İnsanlar, toplumlar, şehirler “keyfiyetle” ölçülür. Kemmiyetle yani “sayı” ile, pergel, cetvel, gönye, kilo, ebat, vs. ile ölçülmez. İnsanların, toplumların ve şehirlerin bunlarla ölçüldüğü yerler “market”lerdir, kantarlardır, şehirler değil..

Yanlış bir menfez açmamak için belirtelim ki, “Trabzon’da metrekareye şu kadar fikir adamı, sanatçı, şair, vs. düşer” gibi bir ‘karşı yanlış’a saplanan garabete yolumuz kapalıdır. Bu söylem ve zihin yapısı; kafası karelerle kuşatılmış, şablonlara hapsolmuş, kıvrımları olmayan, köşeli, mekanik bir “kütlevî kafa”nın dışa aksetmiş hastalıklı tezahürüdür.

İnsanla birlikte şehri değerli kılan her şeyi “metrekareye ne kadar çok düşerse” o kadar önemli ve kıymetli zannetmek, şehri “kafa tarlası” görenlerin yakalandığı görme bozukluğudur.

Kişisel düşüncem: Trabzon, metrekareye düşen futbolcu ve sanatçı çokluğuyla öğünmesi değil, aksine döğünmesi gerekir diye düşünüyorum. Niçin? Onu da Üstad Necip Fazıl söylesin:

“Meşin top etrafındaki büyük aksiyonu düşündükçe aklımı kaybedecek gibi oluyorum. Meşin top önünde bütün ruhî kıymetler artık birer leblebi tanesi kadar küçülmüştür. İnsanoğlunun başı artık bir meşin toptur; ve her fert kendi ayağiyle başını yuvarlamaktadır…

Meşin top günümüzün tabusudur ve ona laf yoktur. Bizzat fikir, ilim ve sanat, lûgat kitaplarında kalmak için ondan izin almaya mecburdur…”

Biz de Trabzon’lu Bakanın ‘metrekareye en fazla futbolcu düşen şehir’ “mısra-ı berceste”sinden yola çıkarak, Trabzon’un artık fikir, ilim ve sanat adamlarına “veda etmesi”gerektiğini teyiden (!) ifade ediyoruz.

Hani, bu cümle tam da “şecaat arzederken sirkatin söyler” cinsinden ifade edilmiş, kimsenin üzerinde durmadığı, farkedemediği, aksine belki de paylaştığı bir şecaat ifadesidir. Benim için ise fecaat !

Vah Trabzon Vah !

Bir zamanlar Evliyâ Çelebi’nin köylülerini bile “maarif ehli-ârif insanlar” olarak nitelediği Osmanlı’nın medeniyet şehri Trabzon’un şehirli “Bakan”ları bu sözleri söylerse vâh etmeyelim de ne yapalım ?


Şimdi “Kaht-ı ricâl”in ne olduğunu Trabzon’umuza baktığımızda daha iyi anlayabiliyor muyuz?

Ey müzeyyen şehir Trabzon !

Seni bu “ricâl” mi bayındır hale getirecek ve iskân edecek? Yaşanmaya değer kılacak?

Bu zihinler donduran çaresizlik önünde, yerin üstündekilerin tegafül ve tecahülü karşısında, şehrimizi 547 yıl önce “bayındır ve iskan” etmeye başlayan “yerin altında”ki “sahipler” e mi müracaat etsek? Onlardan mı imdat istesek?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder