26 Haziran 2009 Cuma

DEĞİŞİMİ DEĞİŞMEZDE ARAYAN ADAM: NECİP FAZIL...

‘DEĞİŞİM’İ ‘DEĞİŞMEZ’DE
ARAYAN ADAM: NECİP FAZIL

Yahya DÜZENLİ, Yeni Şafak, 27.5.1998

Bugün adeta bir ‘fetişizm’ haline gelen ‘değişim’, ‘dönüşüm’ söylemlerinin müslüman aydınlar da dahil olmak üzere sadece bir ‘damak tadı’ ve ‘marka tutkusu’ haline geldiği günümüzde, Değişim’i ‘iliklerine kadar tüm hücreleriyle birlikte yaşayan’ ve bunu İdeolocya Örgüsü’yle projelendirip manifesto haline getiren ve (Bütün eserleri ve hayatını buna adayan, hususiyle) İhtilal kitabıyla da ‘nasıl’ının cevabını veren Üstad Necip Fazıl’ın 1940’lı yıllardan başlayıp 1983 yılında ölümüne kadar süregelen mücadelesi’ni bütün boyutlarıyla bir ‘değişim mücadelesi’ olarak görmek ve algılamak yanıltıcı olmaz sanırım.

“Bu dünya bir yeniye muhtaçtır” diyen, tarihsel dönüşüm ve değişimlerin çağımızdaki büyük kişiliklerinden Üstad Necip Fazıl’ın manasını, davasını, kavgasını sadece bir ‘zihin konforu’ ve ‘ölüyü anmak’ şeklinde yılda bir kez hatırlamak O’nu anlamamak demektir.

Onu, onun deyimiyle “alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha adi pohpohlamalarla” değil, “ya ol ya öl” tavrı ve çizgisinde, ülkemizi, toprağımızı ve insanımızı tarihinden ve uygarlığından koparanlara karşı yeniden “büyük zuhur”un başlatıcısı bilerek anlamalı anmalı ve yaşayabilmeliyiz.

Genellikle Üstad Necip Fazıl’ın hamasi duygular ve heyecanlar’la anılmasının adeta vazgeçilmez hal aldığı da dikkate alınacak olursa, heyecan ve hamasetten sıyrılıp “lafımın dostusunuz çilemin yabancısı” mısrasını usül ilkesi bilerek tarih ve toplum bilincimizi perdahlamak, hamaset ve heyecandan biraz arındırıp onun tezlerine, analizlerine, düşüncelerine ve kıymet hükümlerine yöneltmek ve bu yönde çaba sarfetmek O’nu hatırlamanın en sağlıklı yollarından biri olacaktır.
O’nun ‘Eserleri’.. bahsinde 100’den fazla eserinin tek tek isimlerini ardarda sıralamak onun bağlılarına yakışmaz.

Bağlılarına yakışan O’nun en büyük eseri olan, arkasında bıraktığı destansı Büyük Doğu kavgasını ‘yaşayan bir organizma’ halinde sürdürebilmektir.

Eserini kavgasıyla bütünleştirmiş ve kavgasını eserleştirmiş bir ‘büyük çilekeş ve değişimci’nin izinden gidenlere de bu yakışır sanıyorum.

Bugün dünyamızın ve ülkemizin hızlı bir değişim sürecine girdiği ve bu değişimin ‘niçin ve nasıl’ının oldukça karmaşık ve belirsiz hale geldiği aşamada Üstad Necip Fazıl’ın yıllar önce büyük kafa ve ruh çileleri sonunda ‘künhüne ulaştığı’, mihrak ve istikametini gösterdiği şu hüküm ifadelerine muhatap olmak durumundayız:

“... Dünya bir iman ve düzen kaybetmiştir. Yeni zaman ve makan şartları içinde bunlara muhtaçtır. Dünyamız şu anda yanlış olanlarla doğru olamayanlar arasındaki kavgada, bir an için yanlışın tasfiyesi fakat doğrunun tesviye edilemeyişi buhranını yaşamakta ve kendisine yeni bir sentez ve düzen getirecek haberciyi beklemektedir..

Bir dünya doğuyor ve bu dünyanın doğuşunda hissedar olmayanlara içtimai manada ölüm ve yokluk düşüyor. Öyle bir dünya doğuyor ki, niçin yaşadıklarını ve ürediklerini izah edemeyenlere, yarın üstünde süründükleri stepleri sulamak görevini verecektir.
Böyle bir dünyanın doğmak üzere olduğunu ve bütün medeniyetler, son oluş buhranlarını çekerken bizim biricik kurtarıcı sistemi kendi öz cebimizde kaybettiğimizi bilelim ve dışımızdakiler bizim kaybettiklerimize gelmeden, biz dönüp dolaşmaksızın onu kendimizde arayalım !..”

Necip Fazıl, tarihimizi bütün iniş ve çıkışlarıyla irdelemiş, ayıklamış ve yarının tarihçisine yol başlarını göstermiş, ülkemizi ve insanımızı üstün halden bugünkü hale düşürenleri tek tek işaretlemiş olarak bugünün gençliğine (kendini sorumlu hisseden her yaştan insana ) “yapması gerekenleri” ihtar etmiştir:

“Bize düşen aziz borç asırlık zamanlardan
Tarihi temizlemek sahte kahramanlardan!”

O’nun “bir ömür davayı temsil edecekleri bulabilmek için her kapıyı çaldım!” ölçüsü içerisinde siyasi hayatımızdaki çabaları, kimilerinin asla itibar edilmez düşüklüklerine muhatap olamayacak kadar soylu basiret örnekleridir.

Demokrat Parti’den başlayıp Milli Selamet Partisi’ne kadar her türlü girişiminin sadece “Allah ve Resulü davasının en ince, en nazik ve en halis manada yolunu açmak için” olduğunu anlamamak O’nu ve kavgasını tanımamak olacaktır.

Biz O’nu kimileri gibi;

‘Almanlar’ın Goethesi, İngilizler’in Shekeaspare’i bizim de Necip Fazıl’ımız var’ gibi niceliklerle büyütmenin değil, “Çağın büyük adamı çağının isteğini dile getirebilen ve bu isteği yerine getirebilendir. O’nun yaptığı çağının yüreği ve özüdür. O çağını gerçek kılar!” hakikatiyle heykelleştirmenin davasında olabilmeliyiz!

Yani Necip Fazıl, şiirinin ve sanatının şahikasından önce İdeolocyasının büyük adamıdır. Hayatıyla ne yapmak istediyse, şiiri, sanatı ve eseriyle onu yapmak istemiştir ve yapmıştır !
Necip Fazıl, bugün ‘değişim.. değişim’ diye diye yalama olmaya giden değişim söylem ve düşüncesinin gerçek anlamda kavgasını vermiş, bu işin mutlaka bir “inkılap ve ihtilal işi” olduğunu gözleri kör edecek biçimde zuhur ettirmiş, “İdeolocya Örgüsü” ve “İhtilal” kitaplarıyla da örgüleştirmiş büyük değişimci, büyük inkılapçı ve büyük eylem adamıdır.

O, değişimi, ne olursa olsun değişimde arayanların değil, değişimi mutlaka değişmezde arayanların öncüsüdür.

O’nu nasıl anmak ve nasıl anlatmak gerekiyor?

En zor ve cevabı verilemez soru..

Ama, anlatılamazlığını biraz olsun anlamak isteyenlerden ve “O’nun ‘ayak sesleri’ni ruhunda hissedenlerden olmak O’nu ‘doğru tanıma’ya doğru yönelmiş adımlarlardandır”, diye teselli bulabiliriz.

Son yıllarda Türkiye’nin gündeminde yer alan “Tarihimizle barışmak” tartışmalarının yoğunlaştığı noktada, Necip Fazıl’a karşı yıllarca direnseler ve karşı olsalar da düşmanlarının bile artık kabul ettiği büyük tarihi tezlerinden bazılarına değinmek yerinde olur sanıyorum:
75 yıldır Sultan Vahdettin’i Vatan Haini, O’na karşı olanı da Vatan Kurtarıcısı gösterme girişimlerinin tutmadığını görüyor, aksine Üstad’ın “Vatan Haini değil büyük Vatan dostu Vahidüddin” tezinin etkisini değişik kesimlerde görmeye başlıyoruz.

Gene bütün yakın tarih arka planını Abdülhamit düşmanlığı ve Kızıl Sultan karşı serenadlarıyla süsleyenlerin çabalarını boşa çıkararak “Ulu Hakan” teziyle ispattan müstağni bir biçimde bir dönemin ve kişiliğin arka planını ‘tarihi doğru okuyabilme’ perspektifiyle bize ilk olarak Necip Fazıl kazandırmıştır. Bu yönüyle o, bir büyük (analitik değil sentetik yöntemiyle ) tarih adamıdır da.

O, İdeolocya Örgüsü’yle “Olanca saffet ve asliyetiyle İslama yol açma geçidi ve çoktandır kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti yirmibirinci asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi”nin haritasını çizmiş bir büyük ideolog-sentezcidir de !

Bugün; “Ceberrut Devlet, Kutsal Devlet” gibi devletin yapısal işlevi üzerindeki tartışmaların 40 yıl öncesinde “Jandarmayı ve Vergi tahsildarını korku olmaktan çıkarmaya” ilişkin tezleriyle çağının önüne geçmiş bir büyük evrimcidir de !

Gene bugün İkinci Cumhuriyet tartışmalarının, Neo Osmanlılık tartışmalarının, Redd-i Miras tartışmalarının, Ulusal Kimlik tartışmalarının, öncesi ve sonrasıyla büyük ve tarihi tezlerini 40 yıl önce ortaya koymuş ve çevresini örmüş bir büyük öncüdür Necip Fazıl !

Necip Fazıl, halen yaşayan ve hayatta olmayan Devlet ve Siyaset adamlarıyla yakın ve etkin ilişkiler kurarak tarihi, coğrafyası ve insanıyla savaşma’nın değil, barışmanın diyalektiğini telkin etmiş bir büyük siyaset adamıdır da !

O, en ulvi tecritten en süfli ayrıntılara kadar herşeyin herşeyle ilişkisi içerisinde ilgilenmiş ve;
“Niçin şiirden çok politika ile uğraşıyorsunuz? Şiiri bıraktınız mı?” sorusuna “Alt katını alevler bürümüş evin üst kadında satranç oynanmaz” şiirsel ifadesiyle toplumsal kavgasını bütün şiddetiyle sürdürmüş bir kavga adamıdır!

O, bu dünyada bazılarını memnun etmek için yaşamadı !

İşte toplumsal yaşamımızın bazı cephelerini sorgulayıcı ifadelerinden birkaç anekdot:
Boyacı küpü tercüme kazanına sokulup çıkarılmış İsviçreli Medeni Kanunu nedir
Ya aynı kazana bir kerecik sokulup çıkarmakla elde edilen Ceza Kanunu?
Kitaplık çap yareni bir cep defterinin tek sahifesine yerleştirilen Cumhuriyetin dünya görüşü..
Tamtamlar diyarında bile gülünç Parti vecizeleri..

Broşürden bile yoksun esersiz profesörler..
Kusmuk haline getirilen müzik ve sanatımız..
Ucuz kalıplar içinde dondurulup ciğerci dükkanına kadar düşürülen
mimarimiz..

Bütün bunlar Cumhuriyet kurucularının uydurduğu “Çıktık açık alınla
on yılda her savaştan” mısrasının belirttiği ucuzculuk iklimidir. Bu ucuzculuktan kurtulmadıkça kurtuluş olamaz !”

Yeni Dünya Düzeni’nin çağımızın egemen güçlerince oluşturulmaya çalışıldığı/oluşturulduğu günümüzde hafızalarımızı yoklayıp, Orta Asya’dan Balkanlara ve Ortadoğu’ya kadar büyük bir coğrafya üzerinde tarihsel misyonumuzu hatırlayabilmenin ve gereğini yapabilmenin sorumluluğunu da Necip Fazıl ihtar etmiştir :

“İslam Türkiye’de bozuldu ve heryerde bozuldu, bu durum Türkiye’de düzelirse bütün İslam aleminde ve topyekün dünyada düzelebileceğine ilişkin ilahi bir ihtardır !” ihtarına ‘indirgemeci ve temellükçü‘ bir anlayışla değil ‘sorumluluk bilinci’yle kendimizi muhatap kılmak durumundayız.

Nihayetinde Üstad Necip Fazıl;
Kimilerine göre Büyük Şair yani Sultan-üş Şuara,
Kimilerine göre Büyük Hatip, Usta Konuşmacı,
Kimilerine göre büyük tiyatro ve hikaye yazarı,
Kimilerine göre şiiri bırakmış politik arenada kıvrılan politikacı,
Kimilerine göre sanat ve estetik dehası,
Kimilerine göre Oedipus kompleksi’ne kapılan birisi,
Kimilerine göre Çölde bir çığlık,
Kimilerine göre büyük polemikçi,
Kimilerine göre Çile Yumağı,
Kimilerine göre ..... .... idi.

Değişik çevre ve bakışların bütün bu çeşitli ve çelişkili tanımlamalarına karşı, gerçekte kimdi Necip Fazıl?

O’nun en çok nefret ettiği ‘..dır ve tır..’dan kendimizi soyutlayarak bu sorunun cevabını kendisi versin:

“Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız ! Hele hele düşmanlarını. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız !”

Bu son cümlesini yeni dünyanın ‘yükselen değerler’inin büyüsüne tutkun ( gene O’nun ‘en ulvi tecrit ve manalandırmalara en süfli teşhis ve maksatlandırmalar musallat olur’ usul ölçüsüyle bakarak ) “İnsan Hakları, Çoğulculuk, Küreselleşmek, Değişimi yakalamak, Barış içinde birarada yaşamak, “ kavramlarının fetişizmine kapılmadan düşünmeyi teklif etmek O’nun vasiyetine sadakat olmaz mı ?

(Yeni Şafak, 27.5.1998)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder