22 Haziran 2009 Pazartesi

ŞEHİRDE SAFÂ DA BELÂ DA MÜŞTEREKTİR !


Yahya DÜZENLİ, 13 Mayıs 2009

Bir şehrin gerçek manâsı; ancak o şehirle ismi bütünleşmiş olan “büyük”lerin ona dair söyledikleriyle anlaşılabilir. Modern zamanlarda da düşünce adamı, sanatçı, edebiyatçı, mimar vs. gibi bilim ve sanat adamlarının gezip gördükleri şehirlere ilişkin anlattıkları, yazdıkları o şehirlerin çekilmiş en güzel fotoğrafı kimliğiyle okuyanlarda hayret uyandırabiliyor, ilgi çekebiliyor.

İstilâcıların yıkıp, yok ettikleri şehirlere baktığımızda da; o şehirlerin ancak vahşi istilâcılar tarafından ‘yokedilebilecek’ şehirler olduklarını da gözlemleyebiliyoruz. İlginçtir ki; şehri yok edenlerle vâredenler ancak ‘şehrin ne olduğunu’ anlayabiliyor. Yok edicinin gözünde şehir; O’nun vahşetini kışkırtan, azdıran, kendisini tahrip ettirecek bir çekiciliğe büründürüyor. Tarih boyunca istilâcıların yok ettiği tarihî şehirlerin hepsine bu gözle bakmak yanıltıcı olmaz sanıyorum.

Tarihi süreçte;
Roma Neron’un gözünde,
Buhara, Semerkant, Bağdat, Tebriz Moğolların gözünde,
İstanbul Lâtin işgalcilerinin gözünde,
Kudüs, haçlıların gözünde ‘görkemli’ydi.
ABD’nin yıkıp yokettiği günümüzün Bağdat’ı da,
Yahudi’nin yok ettiği Filistin şehirleri de öyle…

İstilâcılar için bu görkemin farkında olmak; onları yıkıp-yoketmekle eşanlamlıydı. Öyle de oldu. Şehrin içindekiler “nerede bulundukları”nın farkında olmasalar da saldıranlar “nereye saldırdıkları”nın farkındaydılar.

Selâhaddin’in Kudüs’ü fethetmesiyle Haçlıların işgali arasındaki fark…
Lâtinlerin İstanbul’u istilâ ve işgalleri ile Fatih’in fethi arasındaki fark...
Müslümanların İspanya (Kurtuba, İşbiliyye, Gırnata, vs.)’yı fethi ve imarı ile haçlıların istilâsı arasındaki fark…

İhya ve imha… İstilâcılarla Fâtihler arasındaki fark da burada. Birinde şehre hürmet-saygı, muhabbet, imar ve inşa… Diğerinde şehri tahrip, intikam, istilâ ve yıkım…

Diğer taraftan…

Yeryüzünde ilk insanın, yâni ilk Peygamber Hz. Adem’in “ilâhi emir”le inşa ettiği Kâbe, tüm şehirlerin ‘anası’, doğurucusu olan “ilk bina”dır. İçinde, özünde varlığında, peygamberler şehri Mekke’yi taşıyan bir çekirdek gibidir. Kudüs’ün, Medine’nin ve daha birçok peygamber şehrinin, hatta tüm medeniyet şehirlerinin kaynağıdır, yatağıdır.

Bu muazzam, mükerrem, müşerref ve münevver şehirleri tahrip edenler de “manâ” ve “ihtişam”ının farkında oldukları için bu şehirlere saldırıyorlardı.

O’nun için Hz. Peygamber’in gözünde Mekke ve Medine, Hz. Süleyman’ın, Hz. Davud’un gözünde Kudüs, ve de bütün peygamberlerin gözünde “mesajlarını ilettikleri şehir”ler önemlidir.

Sahabîler, Velîler, Ârifler ve Hikmet adamları için de böyle…

Burada, konumuzla doğrudan alâkalı olan; medeniyet şehirlerinin yıkımının medeniyetimizin de yıkımıyla eşanlamlı olduğuna dair önemli tesbitleri dikkatlere sunmakta fayda görüyoruz: Şehrimizin önemli tarihî şahsiyetlerinden, Trabzon Milletvekilliği yapmış, Selçuklu tarihinin dünya çapında “ikincisi olmayan” emsalsiz ismi Çaykara’lı rahmetli Prof. Dr. Osman TURAN’a 1970’li yıllarda “İslam medeniyetinin yıkılış sebebi nedir?” diye sorduklarında şu cevabı veriyor:

“Moğol istilasıdır. Nasıl ki, Roma medeniyetini barbar istilâsı yıkmıştır. İslam Medeniyetini de Moğol istilası. Çin seddinden Anadolu içlerine kadar bütün İslam alemi bu istiladan felaketli nasibini almıştır. Moğol tarihçisi Cuveyni bile yapılan mezalimi teker teker anlatır. Buhara, Semerkant, Ürgeç, Merv, Tus, Serahs, Nişabur, Tebriz, Ahlat, Sivas, Kayseri… vs. hepsi birer facia yaşamışlardır. Moğollar kadınları ve çocukları teslim alıp gerisini boğazlıyorlardı. Taş taş üstüne bırakmıyorlardı. Ürgenç’te her Moğol askerine öldürülmek üzere yirmidört esir düşmüştü.

Büyük Velî Necmeddin Kübra’ya Cengiz haber göndermiş. “Kendi yanına gelmezse onu öldürteceğini” bildirmişti. Büyük veli “yetmiş yıl beraber yaşadığım şehrimden ve bu şehrin insanlarından ayrılamam, bela da müşterektir” demiş ve şehir düşünce öldürülmüştür. Bağdat’ta Hulagü en az sekizyüz bin kişiyi öldürmüştür. Şehirde öldürmedikleri Hristiyanlar, Museviler, Rafızilerdi. İslâm’ı Moğol yıkmıştır. Bir daha bu şehirler ne eski şevketini ne de ilmi faaliyetini bulabilmiştir….”

Osman Turan Hoca’nın kitaplık çapta bu müthiş nakil ve tesbitlerinden maksadımız; muhteşem medeniyet şehirlerinin nasıl ve kimlerce yıkıldığı ve özellikle de Necmeddin Kübra Hz.lerinin muhteşem tavrı ve sözünü hatırlatmaktır. Necmeddîn-i Kübrâ Moğollar’ın Hârizm’i istila etmeleri üzerine 1221 yılında ilerlemiş yaşına rağmen şehrini savunurken şehid olur.

Şehrinden kaçmamak… Şehrini terk etmemek… Belâ anında bile… Belâyı da safayı da aynı şekilde karşılamak… Şehirden kaçmakla şehir arkada bırakılmıyor. Şehir sizi takip ediyor. Şehrini terk eden insan, nefes alıp verdiği fakat yaşamadığı bir şehirdedir.

Büyük Velî’nin “Yetmiş yıl yaşadığım şehrimden ve şehrimin insanlarından ayrılamam, bela da müşterektir !” sözü müthiş ! ‘Şehir ve insan’ arasındaki bağlılık-aidiyet Büyük bir Velî’nin diliyle ancak böyle ifade edilebilirdi. Bu Velî tavrı, şehrin de ötesinde bir tavırdır. Şehrin neyin tecelligâhı olduğuyla ilgilidir.

Şehrimize de böyle bakabiliyorsak yâni “hangi manâlara tecelligâh olduğu”nu idrak edebiliyorsak şehrin manâsını bütünüyle kavrayabiliyoruz demektir.

Trabzon’un da tarih boyunca uğradığı istilalar, işgaller ve fetihlere baktığımızda bu gözle olsun manasını anlayabiliyor, kavrayabiliyor muyuz?

Merhum Osman Turan aynı söyleşinin sonunda “İstikbal hakkında düşünceleriniz?” sorusuna da şu cevabı verir: “Bu millet tersine yürütülmüştür. Kaynaklarının, ideallerinin, karakterinin tersine… Fakat, bunu fark ettiği ve gerçek hüviyetine çark ettiği gün dünya üzerindeki yerini kısa bir zamanda yeniden alacaktır…”

Ne dersiniz? Şehrimiz de bu tesbitten payını almamış mıdır? Şehrimiz de seksen küsür yıldır tersine yürütülmemiş midir? Kaynaklarının, ideallerinin, karakterinin tersine…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder