22 Haziran 2009 Pazartesi

YERYÜZÜNÜN UNUTTUĞU ŞEHİR


Yahya DÜZENLİ, 6 Mayıs 2009

Bir düşünür ‘o ölene dek, bir şairin yaşadığından bugünlerde kimsenin haberi de olmuyor’ diyor. Her ne kadar şaire dair söylense de, şair yerine ‘insan’ ve ‘şehir’i koyduğumuzda bu anlamlı cümle çok şeyleri çağrıştırıyor, çok şeyleri karşımıza çıkarıyor. Yaşarken idrak edemediğimiz, farkında olamadığımız, adeta ‘bitkisel hayattaki hastanın nefes alış verişi’ şeklinde kendimizi ona ait hissettiğimizi zannettiğimiz şehir ve insan karşılıklı olarak ‘anestezi’ halini yaşıyor sanki.

Şehirde varlığımızın anlamı olabilmesi için de, şehrin anlamını kavrayabilmemiz için de, “yaşadığımızdan” ve şehrin yaşadığından haberdar olmamız gerekiyor. Şehrimizi aramıyoruz, şehrimizi hissetmek, şehrimizde ‘yaşamak’ istiyoruz. Yaşamak için, şehir üzerinize gelmeyecek sizi içine alacak.

İnsan varoluş sebebini kaybetmişse, şehir varoluş sebebini kaybetmişse, ‘yaşıyor görünse’ bile ölü haldedir.

· Gözünüz var şehre bakıyorsunuz, fakat şehri göremiyorsunuz.
· Kulağınız var şehrin sesini işitemiyorsunuz, sadece gürültüsünü duyuyorsunuz.
· Şehirde yürüdüğünüzü zannediyorsunuz, fakat ayaklarınızın nereye gittiğini ferkedemiyorsunuz.
· Şehrin havasını ciğerlerinize çekiyorsunuz, fakat o hava ciğerlerinizi rahatlatamıyor.
· Şehir sizden uzaklaşmış, siz şehirden ayrılmışsınız. Bir muhacir gibisiniz şehirde. Ancak muhacirde olması gereken ‘hicran’a bile yabancılaşmışsınız.

Bu haller, hicrandan da öte bir yalnızlık-yabancılık halidir. İnsan şehirde, şehir insanda kaybolmuştur. Kaybolmuşluğun farkına varmak, ‘varlık sebebi’ni hatırlamaktır.

Görerek bilmek, bilerek anlamak, anlayarak hissetmek, hissederek yaşamak, yaşayarak ait olmak…Şehirde ‘olmak’ böylesine zor bir iştir.

‘Sözlerin soyağacı’na dair önemli-emsalsiz bir lûgatte gezinirken, ilginç bir benzerlikle karşılaştım: Hüzün; üzüntü demek. Hazân; sohbahar. Akadça’da Xazann; ‘şehir yöneticisi’ demek… Üzüntü-Sohbahar-Şehir yöneticisi… Şehrimizin ârifleriyle birlikte şehrimizin Xazann’larına (belki de okumuşlardır ama gene de hatırlatalım) aşağıdaki metin neler söyler?

Calvino “kentler ve anı 4”te ‘Zora’ isimli görünmez bir kenti anlatırken, hızla “huzur şehri”nden “hüzün ve hazan şehri”ne doğru koşan Trabzon’u mu anlatıyor? diye düşündüm. Cümleleri süzerek/damıtarak okuyalım:

“Zora’nın her noktasıyla akılda kalma gibi bir özelliği vardır. Gözün, tıpkı tek bir notasını bile yerinden oynatamadığın ya da değiştiremediğin bir müzik partisyonundaki gibi birbirini izleyen şekiller üzerinde gezinme biçiminde gizlidir Zora’nın sırrı. Zora’nın nasıl olduğunu ezbere bilen biri, uyuyamadığı gecelerde kentin yollarında yürüdüğünü hayal eder ve bakır saatin, berberin çizgili perdesinin, dokuz fıskıyeli çeşmenin, yıldızlar alemine ait cam kulenin, karpuzcu dükkanının, münzevi ile aslan heykelinin, Türk hamamının, köşedeki kahvenin, limana giden kestirme yolun birbirini izleyişindeki düzeni hatırlar.

Akıllardan çıkmayan bu kent bir zırhtır, ya da herkesin hatırlamak istediği şeyleri karelerine yerleştirebileceği bir çapraz bulmaca: ünlü kişilerin adları, erdem, sayılar, maden ve bitki türleri, savaş tarihleri, yıldız kümeleri, bir konuşmanın bölümleri. Her fikirle güzergahın her noktası arasında, hafızanın anlık çağrışımlar yapmasına yarayacak bir benzerlik ya da bir zıtlık ilişkisi kurulabilir.

Öyle ki dünyanın en bilge kişileri Zora’yı ezbere bilenlerdir.

Ben bu kenti görmek için boşuna koyuldum yollara: daha iyi hatırlanmak için hep aynı kalmak ve hareketsiz durmak zorunda olduğundan, Zora eridi, çözüldü ve yok oldu. Yeryüzü unuttu onu..”

Cümleleri okurken Trabzon’u düşünüyoruz… Şehir, hatıra, bağımlılık, aidiyet, mensubiyet… Ve hüzün.. Calvino’nun son cümlesi ürpertici: “yeryüzü unuttu onu”..

Bir zamanlar medeniyetin tecelli ettiği, insanın da teselli bulduğu şehirler, ontolojik anlamını unuturlarsa o şehri diriltmenin imkanı yoktur.

Bir şehri, o şehrin içerisinde bulunduğu ülkenin şartlarından tecrit etmek mümkün değil. Ülke neleri yaşıyor, nasıl soluk alıp veriyor, hangi iklimi taşıyor/yaşıyorsa, o şehir de bunları yaşamak ve taşımak zorunda. Ancak medeniyet şehirleridir ki; dünya görüşü değişen, medeniyeti terk edilen, hayalî motiflerle yaşayan, iklimi bozulan bir ülkeye rağmen şahsiyetini koruma mücadelesi verebilir. Kendisine yöneltilen bütün yabancılaştırma ve yok etme enstrumanlarına karşı/rağmen kendisini savunma reflekslerini ortaya koyabilir. Veyahut koyabilir mi? Veya nereye kadar direnebilir?

Varlık sebebini hatırlayabiliyorsa, her defasında “küllerinden yeniden doğan Phoenix” gibi ayağa kalkabilir.

Tekrar ediyoruz: “Şehir varolma sebebini kaybetmemeli !”

Kaybederse ??? ‘Yeryüzü unutur onu! ”

Kaygusuz Abdâl’a verelim sözü:

“Bu şehrün hayâlleri
Dürlü dürlü halleri !”

Yeryüzünün bir şehri “unutmaması” için şehir donmamalı, mecalsiz kalmamalı, erimemeli, çözülmemeli… Şehrimizde bunların ‘potansiyeli’ var ancak, potansiyel reel’e dönüşmeli…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder