22 Haziran 2009 Pazartesi

ŞEHİRDE "İSTİF" OLMAK...


Yahya DÜZENLİ, 15 Mayıs 2008

Bir şehrin yaşanılır hale gelebilmesi ve anlamlı olabilmesi, kendisini diğer şehirlere telkin edebilmesi için “hemşehr” olanların yâni şehirli ‘olanlar’la şehirli ‘kalanlar’ın şehri “malzemeler istif edilmiş bir depo” olarak görmemeleri gerekir.

Çok defa insanın şehirde malzemeye dönüştüğünün farkında olunamıyor.

‘Hemşehr’ olmanın gereği, şehirde ‘olmak’ ve şehirde ‘kalmak’tır. Şehirde olmak ve kalmak, orada kendini ‘yalnız’ hissetmemek, şehirden tecrit olmamak, şehrin kendisini dışarıya atmamasıdır.

Şehiri ‘depo’ haline getirmek; şehirdeki tüm eşya ve varlıklarla birlikte insanları da bu depodu “istif edilmiş malzeme” yığınına dönüştürmektir. Bazen insanlar kendilerini geometrik bir şehir malzemesi haline getirdiklerinin de farkında olamıyorlar.

İnsan, şehirde nasıl depo malzemesi haline gelir ve getirilir?

Günümüzde şehir için sorulması gereken en önemli temel sorulardan birisi bu olsa gerekir.

Şehir bir depo ve biz de bu depoda “insan” etiketli yığınlar mıyız? Aksini iddia etsek de yapıp-ettiklerimizle böyle bir transformasyonu yaşadığımızı düşünebiliyor muyuz?

Değilsek, şehri depolaştırmamak için neler yapıyoruz? Yığınlaştırmaya nasıl karşı çıkıyoruz?

Şehri “şantiye”den ve “fen işleri”nden müteşekkil ve ibaret gören anlayışın sonuçta insanı da bu “şantiye”nin bir ‘unsur’u görmesi kaçınılmaz…

Modern yaşama biçiminin şehirlerin tüm dokusunu bozması-değiştirmesi biryana, insanın da kimyasını ‘bozması’na karşı kör bir direnişle karşı çıkmak yerine, şehrin “deposu”nda veya “depolarında” istif edilmemiş olduğumuzu ortaya koyabiliyorsak şehir “bizim”, biz de “şehrin sahibi”yiz.

Şehir ‘yaşama mekânı’, ‘varlık ve aidiyet alanı’ olmaktan çıkıp malzeme istifi haline geldi mi orasının adı artık şehir değil “nekropol”dür, “ölüler kenti”dir. Orada artık insan yoktur.

Bir anatomi dersinde hocanın öğrencilerine kadavrayı işaret ederek “bu insan değil cesettir” demesi ne ise, şehirde “insan” veya “malzeme” olmanın anlamı da budur.

Üstad necip Fazıl’ın “bir şehir ki orada insan ayak üstü leş” dediği realite acaba bu hal midir?

Şehrimize yâni Trabzon’a dair bugüne kadar yazdıklarımızın bütününden tüten manâ kimilerine tekrarlar ve nostolji gibi görünse de biz tekrar ve nostaljinin “yaşayan insan”ı devreden çıkaran tuzağının farkında olarak Trabzon’umuza dair söyleyeceklerimizi söylemeye çabalıyoruz.

Peki böyle olmasına rağmen modernist yıkıcılıktan şikayet ederken, nostalji’nin kucağına mı sığınıyoruz? Hayır ! Nostaljiye sığınmak ‘ihtiyarlamak’tır, şehri de insanı da yaşanılır olmaktan çıkarmaktır. Şehre girememektir. Şehirden çıkmaktır. Şehirden kaçmaktır.

Şehri istif edilmiş malzemeler deposu haline getirmekle “müze” veya “arkeolojiye konu” hale getirmek aynı anlamı taşır.

Modern zamanlarda ‘modernleşememiş’ şehir ve şehirden şikayet ederken, ‘arkaya bakış’ı “geriye kaçış” olarak anlamamak gerekiyor.

Şehir üzerimize doğru gelirken biz şehirden kaçıyor, uzaklaşıyorsak şehirde yaşamıyor ve şehir de bizde yaşamıyor demektir.

Oysa şehrimize, Trabzon’a olan yükümlülüklerimiz başlamadı bile..

Üstad gibi “Denizle toprak yalnız onda ermiş visale; Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misâle” diyebileceğimiz bir aşkla şehrimize ait miyiz? Gene Üstad’ın “Hakkınıödemedikçe ne malik olduğumuz şey vardır, ne de kendi kendisine malik olan şey..İhtiyacımız iki: 1-Kötüyü imha.. 2-Güzeli inşa.. Bizi bekleyen en büyük iş kötüyü imhadan başka bir şey değil… Buna rağmen güzeli inşa fikri billurlaşmadan kötüyü imha diye ne bir fikir, ne de bir ameliye makbul olabilir…” tesbitlerini hatırlamamızın tam yeridir.

Aitsek şehirde “istif olmamak” zorundayız.
Şehirde “depo malzemesi” olmamaya mecburuz.
Bu da “şehirli olma” yâni Trabzon’da “olma” mecburiyetimizin gereğidir!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder