22 Haziran 2009 Pazartesi

BİR RÜYADAN ARTA KALMAK...


Yahya DÜZENLİ, 15 Nisan 2009

Büyük ârif Yunus Emre meşhur bir şiirinde; “Yusuf’u kaybettim Kenan ilinde. Yusuf’um bulunur, Kenan bulunmaz!” der ve daha sonraki mısralarda da “Bu ne yâredir ki çare bulunmaz” diyerek devam eder. Yunus’un “Yusuf”dan kasdı insan: “Kenan”dan kasdı da şehirdir. Zamanüstü bir dille modern zamanların şehirlerinde kaybolan insan ve insanın kaybettiği şehir iki mısrada ancak böyle anlatılabilir. Yunus’un mısralarında tüm zamanların insan ve şehir ilişkisini de görebiliyoruz. Yunus bu metaforik ifadeleriyle çok derinlerde insanın şehirde varoluşunu sorguluyor. İnsan şehirde kaybolsa da ‘bulunabilir’, kendini yeniden idrak ve inşa edebilir. Ancak şehri kaybettiğimizde şehir bir daha “o şehir” olamıyor. Bu mısraların bir diğer derunî yorumu; Yusuf’un vahdete (birliğe) Kenan’ın ise kesrete (çokluğa) işaret ettiğine dair. Bu yorum da sonuç itibariyle insan ve şehir yorumunu zenginleştiriyor. Üstad Necip Fazıl da bu anlamda “Çile”sinde “Uzasan, göğe ersen, cücesin şehirde sen !” diyor.

Şehirde insanı görememek… İnsanı sadece ‘nesne’ olarak görmek… Bu yönüyle insan şehirde kaybedilmiştir. İnsan Kenan’ı (şehri) bulursa, kalabalıklara karışırsa Yusuf’u (kendisini) göremez. Kendisini bulduğunda ise Kenan’ı (şehri) kaybeder.

Yunus, Hz. Yakup’un oğlu Yusuf’a olan hasretini ve sonunda ona kavuşmasından yola çıkarak, baba-oğul iki peygamberin şahsında şehrin manâsını da bize hissettiriyor, tattırıyor.

Yunus aslında bize şunu idrak ettirmek istiyor: Yusuf’u ararken Kenan’ı, Kenan’ı ararken Yusuf’u kaybetme! Yusuf’suz Kenan, Kenan’sız Yusuf ‘un manası yok ! İnsan’ı ararken şehri, şehri ararken insanı unutma! İnsana da şehre de sahip ol, sahip çık !

Bir temellendirme yapacak olursak… İlk insan ve ilk şehir arasında nasıl bir ilişki vardı? İlk insanın ilk peygamber ve ilk peygamberin de “ilk doğru” ile “gönderildiği”ni düşündüğümüzde; O’nun kurduğu ilk şehrin, bütün insanlık tarihi boyunca kurulacak şehirlere örnek ve yatak teşkil ettiğine vurgu yapabiliriz.

Mekke’nin ‘mükerrem’liği,
Medine’in ‘münevver’liği,
Kudüs’ün ‘müşerref’liğinde bu ‘mutlak öğreti-ilk doğru’ ışığında şehir kuran peygamberlerin manâsını görüyoruz.

Mekâna kudsiyet izafe etmek, o mekânda tecelli eden manâlar nisbetindedir. Şehirleri anlamlı kılan da kendinde tecelli eden manâlar, üzerinde yaşayan insan ve yaşanılan hayatın ‘değer’idir.

Bu manâda medeniyetlerin de tecelligâhı olan şehirler; üzerinde yaşayan insana telkin ettiği, hissettirdiği, yaşattığı ‘hayat’la anılırlar, önem kazanırlar.

Yunus’un “Kenan ilinin bulunamazlığı”na vurgu yapan mısraındaki bir sır da; Yusuf’u kaybetmekle yaşadığı ızdırabın-derdin, (Yusuf bulunsa bile) ‘insanî bir ızdırap’ olduğuna dikkat çekmek olsa gerek. Tıpkı Fuzulî’nin “Yâ Rab! Belây-ı aşk ile kıl mübtelâ beni. Bir dem belây-ı aşktan etme cüda beni. Eksik etme inayetini ehl-i derdten. Yâni ki çok belâlara kıl mübtelâ beni” dediği türden bir ızdıraptır bu. Kenan ili-şehir bu ızdırabı, derdi hatırlattığı için ‘bulunamaz’dır. Yoksa Kenan aynı Kenan’dır. Ancak; Kenan Yusuf’la-insanla manâ kazanır.

Yunus’un mısralarındaki insanın kaybolduğu şehir ile modern zamanların insanı tahribeden, ilişkileri metalik ve mekanik hale getiren, gürültüsünün hareket ve canlılık zannedildiği şehri arasındaki fark şu: Yunus’taki “bulunmayan Kenan ili” yaşanmaya değer hayata; modern zamanların şehri de ‘yaşanamayan hayat’a işaret ediyor. Bir düşünürün “şehir kalabalıkların yalnız yaşadığı-kaldığı yerdir” dediği de bu olsa gerek..

Bizim Trabzon’a olan muhabbetimiz, Trabzon’la olan derdimiz, öfkemiz de bu bağlam içerisindedir. Yoksa giderek insanı boğan, medeniyet şehri olduğu zamanlardan hiçbir iz taşımayan, sadece adı “maziden tatlı bir hatıra” olarak kalmış bir şehir olmanın dışında, (bugünkü uğraş ve odak alanlarına baktığımızda) ‘yaşanmaya değer’ bir gelecek vaad etmiyor.

İmkanlar aleminde gelecek vaat etse de realiteler aleminde henüz böyle bir belirti yok.

Böyle düşünürken… Aklıma Tanpınar’ın çocukluğunun İstanbul’undan kalan son birkaç eşya-olaya rastladığında, onların “hepsi de zaman mahzeninde bir nevi cüzzama tutulmuş gibi zavallı ve halsiz” halde uzaktan kendisine:

“Ya, işte böyleyiz, bir rüyadan arta kalmanın sonu budur…” der gibi baktıklarını söylüyor.

Müthiş ! Bırakınız “medeniyetin rüyası”nı görmeyi; medeniyet gerçekliği’ne yüzyıllar boyu yatak olmuş bir şehirden arta kalmanın sonu da herhalde bugün yaşadığımız hal olsa gerek.

Bu hüzünlü tabloya rağmen Tanpınar medeniyet şehirlerinden ümitvardır: “Bir medeniyetten öbürüne geçerken, yahut düpedüz yaşarken kaybolan şeylerin yanı başında zamana hükmeden gerçek saltanatlar da vardır. Bir kültürün asıl şerefli tarafı da onlar vasıtasıyla ruhlara değişmez renklerini giydirmesidir…”

“Zamana hükmeden gerçek saltanatlar”ın Trabzon’un üzerinde halâ dolaştığını hayal etmek gerekiyor! Yoksa hayalleri küçülmüş, hayal kuramayan bir şehir ve şehirlilerin zamanın ezip geçtiği mahkûmlar-mahlûklar olacağını söylemeye gerek var mı?

Bunları yazarken, hatırladığım ve -nasıl yorumlarsanız yorumlayın- aktarmam gereken bir hikmet:

Şems-i Tebrizî yolda giderken döneminin büyük zatlarından Evhadüddin Kirmani’ye rastlar. Selâm verir ve “ne yaptığı”nı sorar. Kirmanî (‘Halka bakarak Hakk’ı görmeye çalışıyorum’ anlamında) “Leğende mehtabı seyrediyorum” diye cevap verir. Bunun üzerine Şems müthiş bir şekilde mukabele eder: “Ensende çıban mı var? Niçin başını kaldırıp mehtaba bakmıyorsun?”.

Bu hikmet anlaşılmalı ki “Yusuf ve Kenan ili” yâni “insan ve şehir” anlaşılabilsin.

Biz de; şehrin kendisine, özüne, hakikatine bakmaya çalışırsak şehir bize ‘kendinden öte şeyler’ anlatacaktır !

Görülmesi gereken, anlaşılması gereken “şehir ruhu” bu olmalı !

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder