26 Haziran 2009 Cuma

"ULU HAKAN" ve Üstad'ın TARİH İDRAKİ...

Te’lif hakkı Necip Fazıl’a ait
“ULU HAKAN” ve Üstad’ın TARİH İDRAKİ…

Yahya DÜZENLİ, Mayıs 2009

Bu yazının amacı; Sultan II. Abdülhamid’i Necip Fazıl’ın gözüyle değerlendirmekten çok, “te’lif hakkı Necip Fazıl’ ait” bir tez’in yâni “Ulu Hakan” etrafındaki muhtevanın bir mütefekkirde ifadesini bulan ‘kıymet hükmü’nün ‘niçin’ine işaret etmektir… “Büyük Doğu” olarak isimlendirip “gelmiş ve gelecek zaman boyunca bütün eşya ve hadiseler zeminini avlamaya memur bir fikir ağı..” olarak tanımladığı bir “dünya görüşü”nden yola çıkarak O’nun Abdülhamid’le ilgili “yakıcı feryad’ının ‘niçin ve nasıl’ına değinmektir.


Yıl 1947… Üstad Necip Fazıl, Büyük Doğu Mecmuası’nın 30 Mayıs 1947 tarihli nüshasının ikinci sayfasında Filozof Rıza Tevfik’e ait olan ve o güne kadar yayınlanmamış olan“Sultan Hamid’in Ruhaniyetinden İstimdat” isimli şiiri yayınlar. Şiirin altına da şu notu koyar:

“En genç fikir nesli biz olduğumuza göre, Abdulhamit devrini ne şahsi bir menfaat, ne de şahsi bir garazla mütalaa etmemize imkan bulunmadan sırf öz ilim ve saf hakikat adına ortaya attığımız ‘Abdulhamit devrinin ve Abdulhamid’e ait şahsiyetin baştan başa bir siyaset yalanı olarak Meşrutiyetten sonraki nesillere yutturulduğu’ hakkındaki tezimizin tam bir teyide kavuşması; ve üstelik bu teyidin Abdulhamid’e karşı bizzat mücadeleye girişmiş bir şahıstan fışkırıvermesi…”

Bu şiirin yayınlanmasıyla birlikte Üstad’ın daha sonra devam edecek hapishane hayatı başlar. İlk hapsi bu şiirden dolayı “Türk milletine hakaret” isnadıyla başlar. ‘Son Devrin Din Mazlumları’nda ’31 Mart Vak’ası’ başlığıyla bu konuda şunları yazar:

“İlk zamanlarda, İttihat ve Terakkinin dolaplarına kapılıp ona var gücüyle yardım eden, sonra her şeyi gören ve anlayan ve zıt istikamete dönen Rıza Tevfik, bu şiiriyle, ihtiyarlığında çektiği vicdan azabını dile getirmek ulviyetini göstermiş ve Abdülhamîd'in büyüklüğü mevzuunda dâvamıza en büyük vesikayı hazırlamış bulunuyordu.

Hayal ve kâbus âleminde bile Türk milletine hakaretle en küçük alâkası düşünülemeyecek olan bu şiirin hangi gayeyle yazıldığını tahkik etmek için Avukatım Abdurrahman Şeref Lâç, mahkeme karariyle, o sırada hastahânede bulunan Rıza Tevfik'i hâkim refakatinde suale çekmeye gitmiş ve büyük bir heyecan içinde yatağından doğrulan hasta adamdan resmen şu ifadeyi almıştı:

«Ben bu şiiri, Türk milletine hakaret kasdiyle değil, tamamiyle aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve Abdülhamîd Hân'a edilen iftiraları tesbit gayesiyle yazdım. 31 Mart vak'asını tertiplediği isnadı altında tahtından al aşağı edilen büyük Hükümdar, bu isnatla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hamine hedef tutulmuştur. 31 Martı tertipleyen ittihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım! 31 Martı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı (Tarcan) ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağından söylediğim bu sözlere tarih kulağını kabartsın!»

O güne kadar bir karşı tarih tahrikleri ve Osmanlı düşmanlığının kökleşmesi için en önemli sembol arayışında sembol bulunur ve Sultan II. Abdulhamid ilkokul kitaplarına varıncaya kadar “Kızıl Sultan” olarak öne çıkarılır. Abdulhamid’in ismi günümüze kadar cumhuriyet-devlet aydınları tarafından “istibdat”la birlikte yan yana anılır.

Bu “tarih tağyiri” Necip Fazıl’ın sözkonusu şiiri yayınlaması ve devamla ortaya attığı “Ulu Hakan” kavramı ve bu kavramı gerekçelendiren tezini Büyük Doğu’larda sürekli dokumaya başlar. Daha sonra 1965 yılında ilk defa müstakil bir eser olarak “ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN” adıyla yayınlar.

Şunun kesinlikle bilinmesi gerekir ki; II. Abdülhamid Han’la ilgili tek yönlü “kızıl sultan” saldırılarına karşı, tek başına bir mücadele ile “Ulu Hakan” müdafaasıyla tezini yaygınlaştıran ve büyük ölçüde kabul ettiren ilk ve tek mütefekkir Üstad Necip Fazıl olmuştur.

Adı, genç yaşlarında dönemin eleştirmenlerince “bir mısraı bir milletin şerefini kurtarmaya yeter” denilecek kadar önemli bir “şair” olarak meşhur birisi için, Osmanlı tarihinin son dönemine 33 yıl damgasını vuran II. Abdülhamid ‘mihrak şahsiyet’ olmalıydı. Kimilerinin şiirinin âhenkli büyüsüne takılıp mütefekkirliğini göremediği-anlayamadığı Üstad Necip Fazıl; bu eserini “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamak olacaktır!” cümlesiyle bitirir.

Necip Fazıl’ın davasını, mücadelesini, çilesini bilenler için bu cümle önemlidir. Çünkü O’na göre “Türk tarihi bugüne kadar yazılamamıştır.” Ve Abdülhamid’in gerçek yüzü ve yönleriyle ortaya çıkması bu yönde atılmış önemli bir adım olacaktır.

Zaman zaman bu yönde de “geleceğin tarihçisine” sentetik yol haritaları sunar. Hemen aklımıza gelen, meşhur “Gençliğe Hitabe”sindeki Osmanlı tarihi sınıflamasını hatırlıyoruz :

“7 asırlık hayat..
Yükseltici aşk: İlk iki buçuk asır: aşk, vecd, fetih ve hakimiyet.
Çürütücü taklitçilik: Üç asır: kaba softa ve ham yobaz elinde kenetlenme.
Öldürücü küfür: Son bir asır:
Ve Cinayet: En son yarım asır: İşgal ordularının yapamayacağı bir cinayet..”

Abdülhamid Han’dan bahsetmenin bile ‘meş’um’ olduğu 1940’lara gelindiğinde Üstad açıkça meydan yerine “Ulu Hakan” döviziyle çıkar. Bu süreç ilk defa kendisiyle başlamıştır. Bunu şöyle anlatır:

“Hakikî çehresine ait parça teşhis çizgileri kandırmaya başladığım 1940 yılına kadar Ulu Hakan, bugün ayniyle benim başıma geldiği gibi –şükrederim- hakkı ancak karanlık izbelerde, şahitsiz sohbetlerde, vicdanların kuyu diplerinde mırıldanılabilir. Ve asla (Agora)ya dökülemez, kapkara bir taassup ve kıpkızıl bir zulüm heykeli şeklinde, cemiyet meydanına, mektep kitaplarına ve çeyrek münevver kafalarına yerleştirilmiş bulunuyordu. O gün, bugün kendisini izah yolunda bazı davranış istidatları belirdiğine ve bir anlayış zümresi halkalanmaya başladığına göre, herhangi bir sultana ait şahıs ve mekamı çok aşan böyle bir idrakiyle ilk defa önayak olduğum için kendimi bahtiyar sayarım.”

Ayrıca kitabının girişinde “Abdülhamid Etrafında” başlığıyla bu konuya şöyle değinir:

“Bu eser, ilk defa Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Hân’ın bütün okur-yazarlara, yeni doğmuş çocuk beynini salatasına doğratıp dişleyecek derecede korkunç bir zalim tanıtıldığı ve bu tanımaya (aksiyom-mütearife) gözüyle bakıldığı bir hengâmede meydan yerine dikildi ve satır satır şu mânayı tüttürdü:

- 36 Türk hükümdarı arasında belki en büyüğü ve tarihî hakkı muazzam bir zat mevzusunda Yahudi, dönme, mason, kozmopolit ve emperyalizma ajanlarıyla el ele, İttihat ve Terakki eşkiyasının imal ettiği ve Cumhuriyet rejimi boyunca devamına şahit olduğumuz yalancı tarihe paydos!.. Dünyada her şeyin sahtesi görülmüş, fakat ilim ve tarihin devamlı yalancısına rastlanmamıştır! “



Üstad, Abdulhamid’in gerçek çehresini ortaya koyma “keşfi”nin Büyük Doğu’ya ait olduğunu da şöyle belirtir:

“.. Keşif, mutlak (orijinal) olarak Büyük Doğu’nundur; ilk alamet ve tezgahlanması 1943’te başlamış, haftalık ve günlük Büyük Doğu’lar süresi içinde her an olgunlaşa olgunlaşa devam etmiş, bir aralık sahibini zindana kadar sürüklemiş, nihayet 1960 sonrasında ve onu takip edici ilk yıllarda gazetelerin tefrika sütunlarına aksetmiş, peşinden kitaplaşmış……

Gayemiz Abdülhamid’in hakkı olduğu için, bizim hakkımız görülmese bile ona ait hakkın görülmeye başlaması önünde, bazı uydurma ve derme-çatma eserlere rağmen bahtiyarlığımızı ilan ediyor, bu sahipsiz diyarda kimsenin kale almadığı manevi telif ve keşif hakkımızı bağışlıyor ve yalnız şu dikkati ortaya atmakla yetiniyoruz.:

- Marifet, büyük kısmı kursaktan doğma uydurmalarla Abdülhamid’i konuşturmakta değil, onun hakkında konuşabilmekte ve bir (sentez) örebilmektir.

Tuh, şu memleketin fikir hayatına !...”

Necip Fazıl kitabının girişinde böyle bir açıklamayı zaruri görür.

Diğer taraftan… Necip Fazıl’ın bu eseri yazmasındaki temel sebep, Abdülhakim Arvasî Hz.lerinin telkinidir. Belki de Üstad’ın bütün bir tarih tezinin nirengi noktası olan Abdülhamid’i yazmasıyla başlayan ve diğer tarihî eserlerini vermesine de sebep bu “telkin”dir. Şüphesiz ! Çünkü “Velîden bana gelen his kıvılcımı” dediği bir tedkike adeta ‘memur ve mecbur’ edilmişti.

“Kutup misali Abdülhamid’i, evvelâ kölesi olmak devletine eğdiğim büyük veliden, terkibi ve telkini olarak tanıdım: Sonra da bir aralık yüksek tahsil gençliğine hocalığım sırasında, Tanzimatın yüzüncü yıldönümü münasebetiyle Maarif vekili tarafından bana ısmarlanan eser yüzünden tahlilî ve tahkikî olarak buldum. Veliden bana gelen his kıvılcımı, tedkik kuyusundaki petrole düşerek yangına döndü..”

Bugüne kadar Üstad’ın “Ulu Hakan Abdülhamid Han” tezi ve kitabı ne yazık ki suyun “bu yakası”ndakilerce de anlaşılamamıştır. Sadece kitabın başlığındaki “Ulu Hakan”a takılıp kalınmış, bu tezi besleyen muhteva görülememiştir. Bunun nedeni; “bu yaka”nın tarihçilerinin bugün bile yanlış bir “tarih” ve “tarihçi” algısıyla Üstad’ın bu devasa tezini atlamalarıdır.

Burada konumuzu besleyecek bir parantez açarak O’nun kaldırımlar şiirini yazdıktan sonra gördüğü müthiş alâka üzerine söylediği şu sözler Abdülhamid Han eseri için de geçerlidir:

“…Şu benim herkese parmak ısırtan şiirim Kaldırımları göklere çıkarıyorlar. Bense yerin dibine indirdikleri fikrindeyim. Zannediyorlar ki; o şiir, kaldırımlarda geceleyen, evsiz barksız, sefil bir sınıfın destanı… Halbuki o, belki şato sahibi, en nadide ağaçtan yontulu karyolasında gözü uyku tutmaz, mustarip fikir prensinin çilekeş (entelektüel)in şiiri. Yirminci asır (entelektüel)ine bağlı, RUHUNU VE GAYESİNİ YİTİRMİŞ BİR CEMİYETTE BUNALIMLAR YAŞAYAN ÖNCÜ KİŞİLİĞİN ŞİİRİ… Bu kadarını bile anlayan yok…. İnsan, çürümez, pörsümez, lif lif dağılmaz da ne olur bu cemiyette?...” (Babıali, 17)


Üstad’ın başta Abdülhamid olmak üzere şiiri dışındaki tüm eserlerine yönelen temel yargı ve yanlış budur.

“Necip Fazıl Şairdir. Bilim adamı, fikir adamı değil…” şeklindeki temelsiz, mesnetsiz, fikir ve usûl miyopluğu böyle bir temel sapmayı beslemiştir.

Oysa ki Abdülhamid de içinde olmak üzere Necip Fazıl’ın bütün eserlerine yönelecek derinliğine bakış, onların depo edilmiş, istiflenmiş bilgiler, malzemeler, malûmatlar yığını olmadığı görülecektir. Konfeksiyon düşünceler, paketlenmiş fikirler değildir. Kendine özel terminolojisi, kavramsal düzeni, konsepti, çelişkisiz diyalektiği olan tezatsız bir bütünlüğün değişik alanlardaki ifadeleridir.

Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan Abdülhamid Han”ını Necip Fazıl gibi bir “tefekkür adamı”nın niçin “yazması gerektiği”ni anlayabilmek için öncelikle fikir adamıyla bilim adamı arasındaki “ince fark”a dikkat çekmek gerekiyor. Bu konuda Hilmi Yavuz şunları söylüyor:

“Fikir adamı, bilim adamı değildir. Fikir adamı düşünce üretir, düşüncesinin sınırı yoktur. Müzik üzerine düşünce üretmek için müzikolog olmak gerekmez. Müzik üzerine bilgi üretmek için müzikoloji bilgisi gerekebilir. Ama Türk müziğinin genel sorunları üzerinde bir kültür problemi olarak ele alındığında çok büyük bir musiki bilgisine gerek yok. Türkiye’nin sorunları üzerinde düşünen, KUŞATICI BİR ZİHİNLE PROBLEMLERE YAKLAŞAN, global sorunlar üzerinde düşünen adamdır fikir adamı. Düşünce adamları yerine bilim adamlarını ikame etmemek gerekiyor.. Fikir adamının yerini, KENDİ ALANINDA UZMANLAŞMIŞ, SADECE KENDİ ALANINI BİLEN, KENDİ ALANINDA BİLE DAR VE SINIRLI bir uzmanlık edinmiş bilim adamları alıyor..”

Bu anlaşılmalı ki Necip Fazıl’ın tefekkürü ve “Ulu Hakan Abdülhamid Han” eseri anlaşılabilsin.

Gene Üstad’ın “İdeolocya Örgüsü”nü ve oradaki “tarih tezleri”ni okuyanlar, P. Valeri’nin “Ulusların yarınları ile uğraşan kafaların tarihle beslenmiş olduğunu biliyorum…” sözünün Necip Fazıl’da Abdülhamid vesilesiyle de anlamını ve işlevini bulduğuna şahit olacaklardır.

Tekrar Üstad’ın Abdülhamid’i yazmasına ilişkin tesbitlerine gelirsek…

Üstad “Sanat ve tefekkür adamı olmak dâvasında”dır “ve tarihçi değil”dir. Öyle ki; ‘sanat adamı olma’sı kendisine Abdülhamid’i ‘tarihimizin mihrak şahsiyet’i olarak tiyatroda da anlatma kaygısını taşıtır. Ve tiyatro diliyle “Abdülhamid Han” isimli eserini kaleme alır. “Sanat ve tefekkür” ün her iki alanında da Abdülhamid’i ortaya koyar.

Üstad; “Ulu Hakan Abdülhamid Han” “bir tarih denemesi değil..” diyor ve devam ediyor:

“İrfan sahiplerince bilinir ki; hikmet ilmin, ilim de tekniğin üstündedir; tarih ise bu üç görüş şekline göre çeşit çeşit yazılabilir.

Tarihi hikmet yönünden ele alan, onu, kafasındaki tezatsız ve her örgüsü tamam bir dünya görüşüne nisbet eder. İlim gözüyle yoğuran, vâkıaları sağlam (analiz) ve (sentez) halinde umum kıymet hükümlerine bağlar. Teknik bakımdan inceleyen de, sadece malzeme ve ham madde verir ve gerisi için tasa çekmez.

Bu üç faaliyet nevinin sahiplerinden birincisi, cemiyet hamurkârı büyük fikirci, ikincisi tarih kendi içinde, ve zamanın anlayışına göre muhasebe eden meslekî ilimci, üçüncüsü de bu rizikolu ve belâlı işlerden kaçınıp, yalnız dış şekil bakımından “doğru” ve “yanlış” ölçüsüyle hareket eden ve mansaptan evvel menbaı tutmaya bakan kuru müşahadeci… Her birinin ayrı ayrı hakları olan bu üç sınıf iş sahibinden ilki, dünya çapında tefsirci ressam, öbürü sınırlı görüş peşinde usta fırça sahibi; daha öbürü de düpedüz fotoğrafçı… İlkinde hikmet kanatlı büyük ruh, öbüründe mevzuiyle kayıtlı mahalli idrak, daha öbüründe de dış hakikat kaygılı yavan akıl iş görür. Birinciye azametli hamle, ikinciye şerefli vazife, üçüncüye de tarafsız ihtiyat düşer ve büyük sorumluluk, şüphesiz birinciden başlar.”

Üstad, kendisini bu tarih anlayışlarından hiçbirine bağlamıyor, fakat bunlardan en çok olmadığının ikincisi ve üçüncüsü olduğunu söylüyor. Ve devam ediyor:

“Böyle olmakla beraber, bu eserle, birinci soydan iddia sahibi bir tecrübeye girişmiş olduğumu iddia edemem. Benim yaptığım, 60 küsür yaşımda tamamiyle örgüleştirebildiğine şahit olduğum belli başlı bir ideolocya örgüsü karşısında, tarih görüşümüzün en hassas nahiyelerinden birine ait kıymet hükmünü, çizgi çizgi billurlaştırmaktır. Bu işde, tarihî vâkıalara yaklaşmış olmak vazifesi bir tarafa, yeni bir şey öğretmek, hatta (kronolojik) nizama uygun, eksiksiz nakil gibi bir meslek borcu altına girmek kaygı ve kaydından uzağım.”

Necip Fazıl’ın bir mütefekkirin kaleminden çıkması gereken mükemmellikte bütünleştirdiği ve onun temel tarih tezlerinden birisi olan “Ulu Hakan Abdulhamid Han”la ilgili kıymet hükmü, altıyüz sayfalık kitabının her cümlesinin içerisinde mündemiçtir (yerleştirilmiştir).

Necip Fazıl, bu eseriyle her türlü isbat kaygısından uzak bir ‘müstağnilik’tedir. O’na bu müstağniliği veren de bizzat Abdülhamid Han’ın şahsiyeti ve ona karşı beslediği “büyük muhabbet”tir. Bu muhabbeti “Çeyrek asırdanberi yakasına yapışmış bulunduğum dost, işte: Ulu Hakan Abdülhamid Han..” diye belirtir.

Eserinde her türlü bibliyografya, endeks, belge, vs. gibi “gerçekliği nisbetinde sahteliği mümkün, ilim üniforması nişanlarından eser arama” kaygısından uzaktır. Çünkü bu eser;

“hangi neviden olursa olsun, ne bir tarih, ne bir tarihi edebiyat; sadece vakıalar temeli üzerinde, ilmî, aklî, teessürî her melekeye dayanan bir (tez), (manifest), bir dâva çerçevesi..”dir.

Bir “medeniyet davacısı mütefekkir”in yapması gereken de budur. Bu bağlamda Necip Fazıl “ideolocya”sına bağlı “tarih eseri”nin ne olduğunun da cevabını verir.

“…Tarih eseri yazmak yerine ideolocyamızın ana zeminine bağlı dost ve düşman kutupları göstermek için baş vurduğumuz bu fikir hamlesi, istikbalin tarihçisine tohum ve tarla verirken, onu da yetiştirecek bir ilk ziraat sahasını hedef tutuyor…”

Demek ki; Üstad’ın “Ulu Hakan”ı her şeyden önce “doğru bir tarih yazımı”nın gerçekleşebilmesi için bir “arsa ıslahı”, bir “bünye strilizasyon teşebbüsü”dür. Böylece O; gelecek nesiller boyunca yetişecek tarihçiye tohum ve tarla işaret vermektedir.

Tefekkür adamlarının, hele de Üstad Necip Fazıl gibi “öteler öteler gayemin malı” diyebilecek kadar yakınlık ve yakıcılığı hissetmiş birisinde “derin iz” bırakan II. Abdülhamid Han’ın “Ulu Hakan” olarak ortaya konulmasının karşı yönde savunucuları olanlar, Üstad’ın tezinin ne kadar güçlü, haklı ve geçerli olduğunu da ortaya koymaktadır. Kimbilir “kendi ceketimizin astarında kaybettiğimiz” Ulu Hakan Abdülhamid Han’ı Üstad vesilesiyle “yeniden buluruz” belki.

Eserinin son paragrafı:

“Türk tarihi ve sahte inkılaplar bilmecesinin anahtar şahsiyeti, Yahudi ve (Jön Türk) elinde asliyetsizlik ve köksüzlük hareketinin kurbanı Ula Hakan İkinci Abdülhamid Han, dedesi İkinci Mahmud’un yanında, bir gün bu bilmeceyi çözecek nesilleri beklemektedir…”

Belki de Üstadın dileği gerçekleşir: Üstad bilmecenin “niçin ve nasıl çözülmesi gerektiği”ni göstermiştir. Gelecek nesiller bu çözümden yola çıkarak, tarihimizin hakiki damarlarını koparıp sun’i damarlar takılan vücudunu bu ‘sahtelik’lerden ayıklama cehdine girişirler.

Üstad’ın açtığı yolda bir tarih ve medeniyet derdinde olanlar kitabının son cümlesi olan “Abdülhamid’i anlamak her şeyi anlamaktır” cümlesini şöyle de değiştirebilirler diye düşünüyorum:

“Necip Fazıl’ı anlamak, her şeyi anlamak olacaktır!”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder