22 Haziran 2009 Pazartesi

CERVANTES'İN "DON KİŞOT"U VE TRABZON..

YAHYA DÜZENLİ, 4 Mart 2009

Trabzon, kadîm tarihi boyunca sadece işgalci-istilâcıların iştahını kabartmamış, dünyanın ünlü sanat-edebiyat adamlarının da hayallerini kışkırtmış, süslemiş bir şehir olagelmiştir. Bu ünlü edebiyat adamlarından birisi; hemen hemen herkesin okuduğu, okumasa da “yeldeğirmenleri ile savaşan bir şövalyenin hayatı” olarak bildiği Don Quijote:Don Kişot romanının yazarı İspanyol Cervantes’tir. Ülkemiz de dahil olmak üzere Don Kişot halâ dünya edebiyat klâsikleri arasında önemli bir eserdir.
Cervantes’in koyu bir Osmanlı düşmanı olduğunu çok kimse bilmez. Cervantes, gençlik yıllarında Osmanlılara karşı hazırlanan haçlı seferine katılmak üzere orduya yazılır. 1571 İnebahtı (Lepanto) Deniz Savaşı’nda göğsünden ve elinden yaralanır ve sol elini kaybeder. Savaş dönüşü Cezayir’de esir edilir. Daha sonra fidye karşılığı serbest kalarak İspanya’ya döner. 1582 yılından sonra başta Don Kişot olmak üzere birçok önemli eseri dünya edebiyatına kazandırır.
Cervantes’in “Hristiyanlık için Avrupa uluslarını Türklerin yenilmez oldukları efsanesinden kurtaran mutlu gün” dediği İnebahtı Savaşı’nda Osmanlı Donanması müttefik Batı dünyası tarafından imha edilmişti. Osmanlı’ya karşı kazanılan bu savaş, Hristiyan dünyasında adeta bir efsane olarak yayıldı. Daha sonra rölyefler, şiirler, şarkılar, resimler, mimari eserlerle Hıristiyan dünyasının İnebahtı galibiyeti ölümsüzleştirilmeye çalışıldı.
Cervantes’in, Don Kişot’ta “Tutsak başından geçenleri anlatıyor” ara başlığı altında İnebahtı’yı sözkonusu ettiği sayfalarında şu satırlar önemlidir: “Papa V. Pius’un, İspanya ve Venedik Cumhuriyeti’yle beraber, ortak düşmanımız Türklere savaş açacağını öğrendik; Türk Donanması, Venediklilerin malı olan Kıbrıs’ı ele geçirmişti; büyük ve acı bir kayıptı bizim için. Altes Don Juan de Austria’nın büyük savaş hazırlıklarına başladığını öğrendik. Bunu duyunca kanım kaynadı, içimde, bu savaşa katılma hevesi uyandı…Çarpışma, Messine boğazında oldu. Şu ünlü Lepanto (İnebahtı) savaşında ben de vardım; değerimden çok, bir şans sonucu elde ettiğim yüzbaşı rütbesiyle katıldım savaşa. Hristiyanlık için epey mutlu bir gündü o; bütün Avrupa uluslarını, Türklerin deniz üstünde yenilmez oldukları söylencesinden kurtarıyor, Osmanlı gururunu yerle bir ediyorduk; fakat o gün, onca mutlu kişi arasında –hele bu yolda ölenler daha da mutluydular-, tek mutsuz insan bendim: Romalılar çağında yaşamış olsaydım, başıma çelenk takarlardı; oysa bu kadar güzel bir günün akşamında ben, zincire vurulmuştum…”
İnebahtı vesilesiyle Don Kişot ve diğer eserlerindeki Osmanlı nefretini bir kenara bloklayarak, Cervantes’in medeniyet şehrimiz Trabzon’a vurgu yapacak kadar Trabzon’un bilinçaltında önemli bir yer teşkil ettiğine işaret etmek istiyoruz.
Trabzon; tüm zamanlar boyunca batılıların “odaklandığı” bir şehir… Hayallerini süsleyen bir şehir… Yâni onlar için de “yaşanmaya değecek bir kent”tir. “Suyun öte yakasındakiler” bu kentin farkında…Ya bu yakadakiler? Bu yakadakiler için Trabzon, ülkemizin 81 ilinden sadece birisi.
“Bu yakanın şehirlileri”ne “şehir medeniyeti”nin ne olduğunu, kendi medeniyet eserleri önlerinde dururken bir türlü anlatamıyor, anlayamıyorlar. Oysa birçok yabancıyla beraber Cervantes Trabzon’un farkında.. Hem de şehri adeta “taç şehir” olarak vasıflandırarak..
Cervantes gene Don Kişot’ta fetihten önceki “Trabzon İmparatorluğu” dönemine vurgu yaparken, eserin kahramanlarından birisi hakkında “ kendini şimdiden yiğitliği sayesinde en azından Trabzon İmparatorluğu tacıyla ödüllendirilmiş olarak hayal ediyordu. Böylece, kafasında bu tatlı düşlerle, bunlardan aldığı garip hazla kendinden geçerek, isteğini gerçekleştirmek için acele etmeye başladı….” ifadelerini kullanır.
Cervantes meşhur Ortaçağ kentlerini değil de Trabzon’u “hayalleri besleyen” kent olarak sembolize ediyor.
Trabzon’un nasıl “hayalleri besleyen”, bu hayallerin insanı “kendinden geçiren hazz”a nasıl dönüştüğünü anlamak için bugünün “Trabzon yerlileri”nin epey yol katetmesi gerekecek.. Yazık ki bunu anlamak için Cervantes çapında edebiyat adamı olmak gerekecek herhalde. Bunun imkânsızlığını düşündüğümüzde, dev bir medeniyet kenti ‘cüce idrak’lerin ‘habersizliği’yle kahrolmaya doğru mu gidecek?
Don Kişot’un başka bir yerinde de asîl kişilerin yazdığı şiir-sanat-edebiyat eserlerinin atfedilmesi gerekenlerin başında Trabzon İmparatoru vardır:

“… İlk eksiklik olarak düşündüğünüz, ciddî ve asalet unvanı taşıyan kişiler tarafından yazılmış, başlangıçta yer alacak soneler, epigramlar ve methiyelerin eksikliğini, siz biraz uğraşıp kendiniz yazarak giderebilirsiniz; sonra onlara istediğiniz ismi verirsiniz, ister Hint Kralı Keşiş Yohannes’e atfedin, ister Trabzon İmparatoru’na; ikisinin de ünlü şairler olduğunu duydum. Onlara ait olmadığını, birkaç ukala geveze, arkanızdan fısıldayıp dedikodu yaparsa da, metelik vermeyin…..”

Cervantes’ten başka yerli yabancı birçok büyük edebiyat adamı Trabzon’un böylesine hayalleri tahrik eden, sıradan insanların farkedemediği bir “görünmez kent” olduğuna işaret eder.

Trabzon dışında büyük metropollerde icra edilen kimi “Trabzon Etkinlikleri”nde de o bildiğimiz “taşra hamaseti”yle “Türk sanatçılarının ezici bir çoğunluğunun Trabzon’lu” olduğuna vurgu yapılır. Öyle görünüyor ki bazı akl-ı evveller tarafından, kompleksten kaynaklanan bu “megalo saplantı” bundan sonra Trabzon’un sanat-edebiyatta ne kadar önemli ve yetkin bir kent olduğunu ifade için “temel veri” kabul edecekler. Ne diyelim? Allah şifa versin !

Tarihsel birikimi, zenginliği ve enerjisini “yabancı”ların teslim ve tescil ettiği medeniyet şehrimiz Trabzon’u yerliler ne zaman farkedecekler?

Sürekli “Trabzon insanında bitmek bilmeyen enerji” cümlesini enerjinin karşılığı olarak lakırdı haline getirmek, enerjinin tükendiğini de ifşa ediyor.

Acaba Cervantes, başta Don Kişot olmak üzere o dünya çapındaki eserlerini de (Osmanlı nefreti bir tarafa) Trabzon’dan aldığı “garip hazz”la yazmış olmasın?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder