22 Haziran 2009 Pazartesi

ŞEHİRDE MÜLTECİ OLMAK VEYA ŞEHRE İLTİHAK ETMEK..

Yahya DÜZENLİ, 3 Aralık 2008

Kavramlar, kullanıldıkları alana göre anlam genişlemesine veya daralmasına uğrarlar. “Mülteci” kavramı da öyle. Bugüne kadar ‘siyasî’ anlamının dışında pek kullanılmayan bu kavrama metafor olarak çok fazla anlam kaymasına uğratmadan yaklaştığımızda çağırışım zenginliğine kavuşturmamız mümkün. Hele de ‘mülteci’yi ‘şehir’ ve ‘medeniyet’le birlikte ele aldığımızda zihnimize hücum eden çağrışımları zapdetmekte bile zorlanırız.

‘Mülteci’ kavramının türkçe karşılığı olan ‘sığınma’yı metaforik yâni anlam kaydırmasıyla şehirle buluşturup medeniyet’le yan yana getirdiğimizde; buradan ‘şehrimize’ ve bu şehirdeki ‘hayat’a ilişkin önemli karşılıklar bulabiliriz.

Kendi şehrinde ‘mülteci’ olanlar… Yâni doğup büyüdükleri şehirde ‘sığınmacı’ olarak yaşayanlar… İnsan için bundan daha vahîm bir yaşama/ma biçimi olamaz… Peki şehirde nasıl mülteci olunur? Şehre nasıl sığınılır? Veya şehir ‘sığıntıların toplamı’ndan mı müteşekkildir?

Birincisi; şehre dair kimliği ve aidiyetini ancak şehre ‘sığınarak’ anlamlı kılma durumudur. Bu durum ‘mülteciliğin’ olabilecek, daha doğrusu özenilebilecek yanı olsa gerek. Bu anlamda mültecilik, ‘iltica’dan kopup ‘ittihad:birleşme’a dönüşmüştür.

Diğeri ise; “iltica edilen” şehirde yaşayan ‘mülteci::sığınmacı’ doğrudan ‘geçici’ ve ‘yabancı’ kimliğiyle bu şehirde bulunur. Kendisini şehre ait hissetmez. Oradaki hayatı ‘sınırlı’dır, sürelidir. Fizikî bir varoluş alanıdır şehir. Varoluşu ontolojik değil fizyolojiktir. Şehir onu, o şehri seyreder. Şehir onun için bir an bakılacak silik bir fotoğraftır. Direnir şehre katılmamak için.

Biz; mülteciliğin bu ikinci boyutundan yola çıkarak “medeniyet şehri” Trabzon’la ilgili bir yorum koridoru açtığımızda; farkında olalım veya olmayalım şehrimizde bir “mülteci hayatı” yaşadığımızı söylesek çok da haksız sayılmayız.

Trabzon; “medeniyet şehri” niteliğini tahkim etmeye başladığı kadîm zamanlardan bugüne kadar kendisine “iltica” edenlere değil, kendisine “iltihak” edenlere yâni katılanlara, onu sindirenlere kendisini sunmuştur.

Calvino ‘Görünmez Kentler’de yaptığı kent tanımında “kent girmeden geçen için başka, ona yakalanan ve bir daha asla çıkamayan için başkadır; biri ilk kez geldiğin, diğeri geri dönmemek üzere terk ettiğin kenttir her birine farklı bir ad verilmeli…” derken, belki de bizim şehre ‘iltica eden’le ‘iltihak’ eden arasındaki farka vurgu yapıyordu.

Mülteci için bulunduğu şehrin önemi yoktur. Ama ‘iltihak eden’in mutlaka o şehre kendisini ‘yer’leştirmek gibi bir önceliği, yerine getirmesi gereken mükellefiyetleri, ödevleri vardır. Mülteci için iltica ettiği şehir, sınırlarından çıktıktan sonra bir daha ‘hatırlanmayacak’ olandır.

Şehre ‘iltica eden’ ve ‘iltihak eden’e bu bağlam içerisinde baktığımızda; bugün Trabzon’da yaşayıp da kendisini ‘şehrine ait’ görenlerde gizli bir “mülteci”lik olduğunu söyleyebilir miyiz? Evet ! Çünkü Trabzon’da olup da veya Trabzon’dan metropollere taşınıp-‘yer’leşip de şehrine ‘cebren-zorla-zorunlu’ uğrayanlar, veya da şehrine olan bağlılığı tıpkı bir mültecinin ‘dönmek üzere bu şehirdeyim’ psikolojisinden ibaret olanların ‘mülteci’ olmadığını kim söyleyebilir?

Şehrinde ‘mülteci olmak’ bir varoluş problemidir. Ve herkes kendisine şu temel soruyu sormak zorundadır: ‘Şehrimde mülteci miyim acaba?” Şehre aidiyetleri vücuttaki ‘başarısız bir organ nakli’ gibi olanların mülteci olmadığını kim söyleyebilir?

Eğer şehrimizdeki varlığımız bir garda ‘banliyö treni’ bekleyen yolculardan ibaret değilse şehrimizin idrakinde olabilmeliyiz! Şehrimize “müştak: müfrit şekilde sevdalı” olmalıyız!

Trabzon’da mekân olarak “ısrar”la Trabzon’un ‘işaret ettikleri’ üzerinde ısrar etmek ! İltica edenler değil İltihak edenler şehri ‘kabul’lenirler, artık o şehrin parçasıdırlar. “Şehre katılmak” da budur.

Günümüzün Trabzon’unda yaşadığını zannedip de üzerindeki ‘Trabzon’lu’luğunun “mülteci kimliği”nden ibaret olduğunun farkına varamayan, bu farkı önemsemeyen, bu farkı içselleştiremeyen, gereğini yerine getirmeyen bir hayatı sürdüren aydın, sanatçı, siyasetçi, yönetici, vs. vs.’nin Trabzon’luluğunun ‘mülteci şehirliliği” olduğuna şüphe var mı?

“Şehrinde mülteci” olarak yaşayanlar, kimin olduğunu bilmedikleri bir hayatı ‘nerede yaşadığını’ bilmeden sürdürenlerdir.

Medeniyet şehrimiz Trabzon “özel mesajı” olan bir şehirdir. Bu “özel mesaj”, kendisini ‘medeniyet şehri’ haline getirenlerle başlayan (bugün oldukça uzaklaştığımız) bir hayat biçimi, bir hayat estetiği sunar insana.

“İltica” ve “iltihak” kavramlarına sadece kelime olarak işaret etmeyi denediğimiz bu yazımızda, varlığımızla şehrimize iltica eden bir ‘sığınmacı’ mıyız? Yoksa şehrimize ‘iltihak’ eden, ona katılan, onunla bütünleşen, ona ‘müştak’ olan mıyız? Kendimize soralım, kendimizi sorgulayalım.

“Kendi şehri”nde bir gün çekip gidecek mülteci kimliğiyle dolaşanlara (nostaljiye kapılmadan) bir de Kavafis’in ünlü şiirinden mısralarla seslenelim:
“Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin,bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet....Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak yerde?...Yeni bir ülke bulamazsın, bir başka deniz bulamazsın,Bu şehir ardından gelecektir. Sen aynı sokaklardaDolaşacaksın gene. Aynı mahallede kocayacaksın;Aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda”
“Şehirsiz hayatlar”; “hayatsız şehirler”de “mülteci psikolojisi” veya “mülteci sendromu”yla sürer veya sürünür. Mülteci olmadan, şehrinde mülteciye dönüşmeden şehrine dönmek, şehirli ‘olmak’ !
Bir “medeniyet şehrinin yerlileri”nin şehirlerinde “mülteci” olmaları düşünülebilecek, tahammül edilebilecek bir durum değildir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder